Şia'ya göre "On İkinci İmam"ın kaybolması inanışı hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 27.05.2011 - 07:59 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Şîa, Ali (r.a)'nin Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından kendi yerine imam tayin edildiğini ileri sürmüştür. Hz. Ali (r.a) yerine oğlu Hasan (r.a)'ı, o da kardeşi Hüseyin (r.a)'i bı­rakmış ve imamet zinciri son imama ka­dar, bir önceki tarafından tayin edilmek suretiyle devam etmiştir. Burada esas itibariyle imametin Hz. Ali (r.a)'den sonra bir anlamda veraset yoluyla intikali söz ko­nusu ise de Şîa bunu tayin yoluyla intikal olarak sistemleştirmiştir. Tayin usulünde imametin Hz. Ali (r.a)'den başlatılması zaruri olduğundan, ilk üç halifenin imametini reddetmek gerekmiş. Şîa da tutarlı ola­bilmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonra ilk meşru halifenin Ali (r.a) olduğunu ileri sür­müştür.

Hz. Ali (r.a)'den başlayıp on ikinci imama ka­dar gelen bu tayin usulü, on ikinci imamın çocuk yaşta ölmesiyle tıkanmıştır. Aslın­da on ikinci imamın mevcudiyeti de tar­tışmalıdır. On birinci imam Hasan el-Askerî 260 (874) yılında öldüğünde çocuğu yoktu. Bazı kaynaklar, bu sebeple bıraktı­ğı mal varlığının kardeşi Ca'fer ile annesi arasında paylaşıldığını kaydetmektedir. Bir müddet on birinci imam Hasan el-Askerî'nin gâib olduğu söylenmişse de hayli tartışmalı geçen bir süreçten sonra Ha­san el-Askerî'nin, ölürken dört yaşındaki oğlu Muhammed'i on ikinci imam olarak bıraktığı ve aynı yıl bu imamın gâib oldu­ğu görüşü kabul edilmiştir.

İmamiyye'ye göre yeryüzünde Hasan el-Askerî'den sonra onun neslinden gelen, Allah'ın emriyle kâim olan, seleflerinden intikal eden ilâhî hükümler, farzlar ve sünnetler kendisine tevdi edilmiş, halkın dinî ve dünyevî işle­rinde muhtaç olduğu hidayeti üstlenmiş bir hüccet vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'den ge­lip kendisinden sonra imamlar tarafından belirginleştirilen usul ve âdâb çerçevesin­de, kıyametin kopmasına kadar bir ima­mın var olacağını benimseyen bu fırkaya göre, Allah'ın kullarına yönelik emri ve nehyi devam ettiği sürece, yeryüzünde sa­dece iki kişi bile kalsa bunlardan biri mut­laka hüccettir, onlardan biri ölse kalan kişi hüccettir. Bu görüş, sadık imamlardan nakledilen ve İmâmiyye Şîası arasında ka­bul edilen görüştür. Yeryüzü hüccetten yoksun kalamaz, bir an kalacak olsa üzerindekilerle birlikte ortadan kaybolur. Ha­san el-Askerî'nin mutlaka bir oğlunun bu­lunduğuna ve onun imametinin gerçek­leştiğine inanan bu fırka onun korkudan dolayı gizlendiğini, zamanı gelince zuhur edip gereken işleri yürüteceğini ileri sür­mektedir.(Sa'd b. Abdullah el-Kummî, el-Makâlât ve'l-fırak.Tahran, s. 102-103; Nevbahtî, Fıraku'ş-Şî'a, s. 90-93)

Bu suretle İmâmiyye fırkası, ancak gaybet-i suğrâ döneminde "el-imâmü"l-kâim, hüccet, sâhibü'z-zamân, doğumu insanlardan giz­li, zikri mücmel, imam b. imam" diye ta­nınan bir imam kabul eden Şiî fırkası ola­rak bilinmeye başlandı. Daha önce Keysâniyye fırkasında görülen "el-imâmü'l-mehdî" telakkisi de "kâim el-mehdî" şek­linde İmâmiyye'ye intikal etti. On ikinci imamın gaybete girmesi, İmâmiyye akai­dinin mihverini teşkil etmiştir.

On birinci imam Hasan el-Askerî'nin ölümünden sonra ortaya çıkan Şîa fırka­ları içinde, silsileyi gaip imamla tamamlayan İmâmiyye'yi gerçek Şiîlik olarak kabul eden Nevbahtî, bunların dışında kalan bü­tün fırkaları reddetmiş(a.g.e., s. 93) er-Red 'alâ fıraki'ş-Şia mâ hâla'l-İmâmiyye adlı eserini de bu amaçla kaleme almıştır. Gaybet-i suğrânın başlangıcından itibaren ve Hasan el-Askerî'den son­ra ortaya çıkan çeşitli gruplar giderek güçlerini kaybetmiş, sadece İmâmiyye Şîası büyük bir gelişme kaydedip varlığını sürdürmüştür. Bu devrede asıl İmâmiyye doktrinine gaybet ve imamların sayısı ko­nuları da ilâve edilerek fırka IV. (X.) yüzyıl sonlarına doğru el-İmâmiyyetü'l-İsnâaşeriyye diye anılmaya başlanmıştır.(Şerîf el-Murtazâ, el-Fuşülü'l-muhtare, Necef, s. 2/111) Fırka sonraki dönemlerde İmâmiyye adı yanında İsnâaşeriyye, ayrıca fıkıh literatüründe Ca'fer es-Sâdık'a nisbetle Ca'feriyye şeklinde meşhur olmuştur.

İmamın, Ehl-i beyt'ten tayin yoluyla be­lirleneceği değişmez bir esas olarak ka­bul edilince, mevcut imamın bir halef bırakmadan ölmesi durumunda gaybetten başka bir çözümün bulunması esasen mümkün değildi. Bu anlayışa göre gâib imam bir gün geri gelecek ve dünyayı zu­lümden kurtaracaktır. Ancak gâib ima­mın geçen asırlar boyunca görünmemesi ve bu süreç içinde İmâmîler'in bir devlet kurma imkânından mahrum kalması, İmâmiyye Şîası'nı bu teori üzerinde tekrar düşünmeye sevketmiş. Çok sonraları ima­mın dönüşüne kadar ona vekâleten müctehid fakihlerin sorumluluğunda bir dev­letin kurulması imkânı ve mecburiyeti "velâyet-i fakih" anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır.

Gerek tayin usulü gerekse bulunması şart koşulan nitelikler açısından değer­lendirildiğinde görülür ki Sünnî hilâfet teorisiyle Şiî imamet anlayışı arasındaki temel fark, Sünnî halifelerin meşruiyet­leri, İslâm toplumunun rızâsına dayanan, insan üstü vasıfları olmayan, ferdî çabay­la elde edilen bilgi ve liyakatle toplumu yöneten ve icraatından dinen ve hukuken sorumlu tutulan sivil bir yönetici olmala­rına karşılık, Şiî imamların meşruiyetlerini Allah tarafından seçilmesinden alan, ilâhî nur ve bâtını bilgilerle desteklenen, her türlü günahtan arınmış ve toplumu hem siyasî hem dinî açıdan yöneten ve yönlendiren, dinî ve hukukî sorumlulukları bulunmayan, âdeta insan üstü siyasî-ruhanî bir lider kimliğine sahip olma­larıdır.

(bk. DİA, Diyanet Vakfı Yayınları, İmamiyye Md. 22/207-208)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun