Savaş iki taraflı zarar mı?

Tarih: 18.05.2026 - 13:08 | Güncelleme:

Soru Detayı

Savaş iki taraflı zarardır şeklinde düşünceler var. Zarar olacak diye savaş yapılmasın mı? Örneğin İsrail’in yaptıklarına dur demenin ve yok etmenin zamanı gelmedi mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Savaş iki taraflı zarardır” sözü, savaşın hafife alınmaması gerektiğini anlatır. Çünkü savaş sadece askeri kayıp değil; can, mal, şehir, ekonomi ve nesiller üzerinde ağır yıkımlar bırakır. Bu sebeple İslam da barışı, sulhu ve diplomatik yolları öncelemiştir.

Ancak zulüm büyür, hak-hukuk çiğnenir, saldırı ve işgal karşısında başka çare kalmazsa elbette mücadele gerekir. Böyle bir durumda mesele sırf güç gösterisi veya menfaat savaşı olmaktan çıkar. İşte bunun adına İslam’da “cihad” denir.

Cihad; saldırganlık, intikam veya yayılmacılık değil; hakkı, mazlumu, vatanı, dini ve insan onurunu korumak için zaruret halinde yapılan meşru mücadeledir. Bu yüzden İslam’da savaş amaç değil, son çaredir. Barış mümkünken savaş aranmaz; fakat zulme boyun eğmek de doğru görülmez.

Detaya gelince:

“Savaş iki taraflı zarardır” sözü, savaşın yalnızca cephede verilen bir mücadele olmadığını; ekonomik, siyasi, sosyal ve insani bakımdan her iki tarafa da ağır bedeller ödettiğini anlatır. Bu sebeple devlet yönetiminde yalnızca duygusal reflekslerle değil; güç dengeleri, sonuçlar ve uzun vadeli etkiler hesaba katılarak hareket etmek gerekir.

Günümüzde sosyal medya sayesinde herkes her konuda kolayca hüküm verebilmekte, hatta bazı kimseler devletleri doğrudan savaşa çağırabilmektedir.

Fakat bir devletin savaşa karar vermesi, sadece karşısındaki ülkeyle değil; onun arkasındaki siyasi, ekonomik ve askerî güçlerle de hesaplaşmayı göze alması demektir.

Mesela İsrail meselesinde de yalnızca İsrail’in kendisi değil; başta ABD olmak üzere onu destekleyen küresel yapıların etkisi göz önünde bulundurulmaktadır.

Bu sebeple savaş kararı, sloganla veya hamasetle değil; çok ciddi stratejik hesaplarla değerlendirilir.

Evet, bazen zulmü durdurmak ve hakkı savunmak için savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Ancak bu, başka hiçbir çare kalmadığında başvurulacak son yoldur. Şimdilik devlet aklı diplomasiyi savaşa tercih etmekte, gece gündüz çalışarak siyasi ve diplomatik yollarla çözüm aramaktadır.

“Savaş iki taraflı zarardır” sözüne büyüklerin şu benzetmesi de uygun düşmektedir:

“İki testi birbirine çarpılırsa biri kırılabilir; ama diğeri de çatlar.” Yani galip gelen taraf bile savaştan yara almadan çıkamaz. Nitekim yakın dönemde yaşanan savaşlar da bunu göstermektedir. Dünyanın askerî bakımdan en güçlü devletlerinden sayılan ABD’nin dahi vekâlet savaşlarında ciddi yıpranmalar yaşadığı, savaşların kazanan taraf için bile ağır maliyetler doğurduğu görülmektedir.

Diyelim bir taraf askerî bakımdan üstün geldi; yine de bunun ekonomiye, insan hayatına, şehirlerin yıkımına ve toplum psikolojisine maliyeti çok büyük olmaktadır.

Bununla birlikte, yalnızca iyi niyet yetmez. Dünyada bazı devletler ancak güç karşısında geri adım atmaktadır. Bu yüzden caydırıcı askerî güce sahip olmak da gereklidir. Bir devletin sözüne itibar edilmesi, diplomaside etkili olması ve kendisine karşı savaş açmanın kolay görülmemesi; büyük ölçüde savunma sanayii, askerî kapasite ve stratejik gücüyle ilgilidir. Güç sahibi olmak başka, o gücü hemen kullanmak başkadır.

Asıl hikmet, güçlü olduğu halde savaşı değil; hakkı, adaleti ve barışı önceleyebilmektir.

Bu noktada Kuran’daki Neml suresinde anlatılan Sebe Melike’si kıssası dikkat çekicidir. Sebe Melike’si, Hz. Süleyman’ın mektubunu alınca hemen savaşa koşmamış; devlet ileri gelenlerini toplamış ve istişare etmiştir. Danışmanları güçlü bir orduya sahip olduklarını söyledikleri halde, son kararı ona bırakmışlardır. Bunun üzerine Melike, savaşın toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler.”

Bu ifade, savaşın yalnızca askerî bir mesele olmadığını; şehirleri yıkan, toplum düzenini bozan, insanları aşağılayan ve büyük acılar doğuran bir hadise olduğunu göstermektedir. Bu yüzden Belkıs, meseleyi önce diplomasi yoluyla çözmek istemiş, Hz. Süleyman’a hediyeler göndererek sonucu gözlemlemeyi tercih etmiştir.

Hz. Süleyman ise gönderilen hediyeleri reddetmiş ve dünya malı peşinde olmadığını göstermiştir. Onun amacı güç gösterisi yapmak değil; hakkı ve Allah’ın dinini hâkim kılmaktır. Ardından Belkıs’ın tahtının göz açıp kapayıncaya kadar getirilmesi gibi mucizevi olaylar gerçekleşmiş; Belkıs da gördüğü hikmet, düzen ve hakikat karşısında teslim olmuştur.

Burada dikkat çeken nokta, Hz. Süleyman’ın üstünlüğünün yalnız kaba kuvvetten değil; hikmetten, ilimden, otoriteden ve meşruiyetten kaynaklanmasıdır.

Dolayısıyla İslam’ın hedefi savaşın kendisi değildir. Ama zulmü durdurmak, bağımsızlığı korumak ve caydırıcılık sağlamak için güçlü olmak gerekir. Hatta nükleer güç dahil, düşmanı saldırmaktan vazgeçirecek seviyede maddi ve manevi kuvvete sahip olmak önemlidir ve gereklidir.

Fakat Müslüman, bu gücü zalimlerin yaptığı gibi sömürmek için değil; zulmü engellemek ve barışı korumak için kullanır.

Bu sebeple “Süleyman olmak” ifadesi yalnızca güçlü bir devlet olmayı değil; hikmetli, adaletli, itibarlı, caydırıcı ve hakkı önceleyen bir medeniyet olmayı ifade eder.

Süleyman olmak, Müslümanlara ve İslam Ülkelerine yakışır, Allah nasip eylesin!

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun