Peygamberimizin Ad Elçisinin varlığını bir adamdan öğrenmesi nasıl açıklanabilir?

Soru Detayı

- Aşağıdaki yazı kafamı çok karıştırdı. Cevap verir misiniz? Özellikle şu kısım:
- Tirmizi, Tefsir, Zariyat, (3269, 3270). hadisi açıkça Muhammed’in bu olayı bilmediği daha sonra adamdan öğrendiği ve ardından hemen ayet gelmesi beni çok şüphelendirdi. Hatta bitirdi. Açıkça Muhammed’in bu bilgileri öğrendikten sonra ayet geldiğini görüyoruz. Zaten yazının altında (Görüldüğü gibi Muhammed adama Ad elçisini soruyor adam detaylı bir şekilde anlatıyor. Muhammed bilmiyor, adamdan öğreniyor. Hatta adamın söyledikleriyle yeni bir ayet de uyduruyor.) yazısı var.
- Daha 15 yaşındayım çevremdekilere de Kuran’ı anlatıyordum. Çünkü çevremdekiler Kuran’ı takmazlar değiştirildiğini söylerler. Ben tersini savunuyordum. Ama bu yazıyı okuyunca şu an namaz kılmamaya başladım kim bilir belki de şu an inanmıyorum. Lütfen yardım edin yoksa cidden ben bırakıcam. Yazı şöyle:
- Ayette ''Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi'' deniliyor, yani ayetten Ad kavminin ve İrem şehrinin ne olduğunun Muhammed zamanında bilindiği anlaşılıyor. O zamanlar bilinmeyen bir şey olsa Allah Muhammed'e ''görmedin mi'' diye bir cümle kurmazdı. Zaten Muhammed ya da bir başkası İrem şehri hakkında hiçbir şey sormuyor Allah'a yani biliyorlar İrem'i ve Ad kavmini. Eğer bilmeselerdi Allah açıklardı elbetteki. Zaten Muhammed eski kavimler hakkındaki her şeyi başkalarından öğrenmiştir. Bakınız şu hadis bunu apaçık kanıtıdır;
- Ebu Vail, Rebi'a kabilesinden el-Haris İbnu Yezid el-Bekri adında bir adamdan naklen anlatıyor:
"Medine'ye gelmiştim, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gittim. Mescid, cemaatle dolu idi. Orada dalgalanan siyah bayraklar vardı. Hz. Bilal radıyallahu anh kılıcını kuşanmış, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanında duruyordu. Ben: "Bu insanların derdi ne, (ne oluyor)? diye sordum. "Resûlullah aleyhissalatu vesselam Amr İbnu'l-As'ı, Rebi'a'ya doğru göndermek istiyor, (onun hazırlığı var)!" dediler. Ben: "Ad elçisi gibi olmaktan Allah'a sığınırım" dedim. Aleyhissalatu vesselam: "Ad elçisi de nedir?" buyurdular. Ben: "Bunu çok iyi bilen kimseye düştünüz. Ad (kavmi) kıtlığa uğrayınca Kayl'ı kendileri için su aramaya gönderdi. Kayl da, Bekr İbnu Muaviye'ye uğradı. O, buna şarap içirdi ve Mekke'de o sıralarda seslerinin ve tegannisinin güzelliğiyle meşhur Cerade isminde iki cariye de şarkılar söyledi. (Bu suretle bir ay kadar kaldıktan) sonra, Mühre (İbnu Haydan Kabilesi'nin) dağına müteveccihen oradan ayrıldı. Dedi ki: "Ey Allahım! Ben sana ne tedavi edeceğim bir hasta, ne de fidyesini ödeyeceğim bir esir için gelmedim. Sen kulunu, sulayıcı olduğun müddetçe sula. Onunla birlikte Bekr İbnu Muaviye'yi de sula. -Böylece kendisine içirdiği şarap için ona teşekkür eder.- Bunun üzerine onun için üç parça bulut yükseltildi. Biri kızıl, biri beyaz, biri de siyah. Ona: "bunlardan birini seç!" denildi. O, bunlardan siyah olanını seçti. Ona: "Ad kavminden tek kişiyi bırakmayıp helak edecek bu bulutu toz duman olarak al!" denildi." Bunu söyleyince Aleyhissalatu vesselam: "(Onlara) sadece şu -yüzük halkası- miktarında rüzgar gönderildi" buyurdular ve arkasından şu mealdeki ayet-i kerimeyi tilavet ettiler: "Ad (kavminin helak edilmesinde) de (ibret vardır). Hani onların üzerine o kısır rüzgarı göndermiştik. Öyle bir rüzgar ki, her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu." (Zariyat 41-42) Tirmizi, Tefsir, Zariyat, (3269, 3270).
- Görüldüğü gibi Muhammed adama Ad elçisini soruyor adam detaylı bir şekilde anlatıyor. Yani Muhammed bilmiyor-adamdan öğreniyor. Hatta adamın söyledikleriyle yeni bir ayet de uyduruyor. Yani bunlar Muhammed zamanında hep anlatılan masallardır, bin bir gece masalları gibi!
- Bakınız eski şiirlerde de geçmektedir Ad ve Semud kavimleri; İslam öncesinin "hutbe"lerinde, yani "söz ustalığı"na örnek gösterilen seslenişlerde de "Allah" adına yer verildiğini görmekteyiz:
- Ünlü söz ustalarından Kus İbn Saide'nin (ölm. yak. 600.) ünlü "hutbe"si: "Ey halk! Dinleyin, belleyin: Yaşayan ölür. Başa gelen gelir. Gece, karanlık; gündüz, durağan; gök, burçları olan; yıldızlar parlar; denizler kabarır; dağlar birer çivi; yer yayılıp döşenmiş; ırmaklar akağında akmakta. Gökte haber, yerde 'ibret' var. insanlar gidiyorlar (ölüyorlar) ve dönmüyorlar. Öyle istedikleri için mi kalıyorlar, yoksa uyusunlar diye mi bırakılıyorlar? Ey güçlü topluluk! Nerde Semûd (toplumu), nerde Ad(toplumu)? Nerede babalar, atalar? Şükürle karşılanmayan iyilik nerede, ne oldu? Yadırganmayan zülüm nerede, ne oldu? Kus gerçek ve içinde günah bulunmayan bir antla ant içer ki, üzerinde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır 'Allah kalında.' (Ali Muhammed Hasen, e't-Tarihu'l.Ebedi, 1964, s.115.)
- Ad ve Semud kavimleri İslam'dan önce de biliniyordu.Muhammed zaten Kur'an'a eski masalları kopyalamıştır, çoğunluğunu Tevrat'tan çoğunluğunu ise yaşadığı bölgelerde anlatılan masallardan-hikayelerden Kur'an'a geçirmiştir.
- Sonuç olarak tüm bunlar İslam'dan önce bilindiğine göre Kur'an mucizesi olamaz.Bu hikayelerin İslam'dan önce bilindiğini ve sonra Kur'an'a kopyalandığını hem sahih bir hadisle hem de İslam öncesi bir şiirle kanıtlamış oldum. Umarım iddia sahipleri bu yazılarımı okuyup gerçekleri öğrenebilirler. Zaten gerçekleri adları gibi biliyorlar ama neyse...

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Soruda atıfta bulunulan bu yazı tam bir cehalet vesikasıdır. Dinsizliğin insanı nasıl maskara ettiğinin açık bir göstergesidir. Aslında uzun uzadıya bu maskaralığı ortaya koymak mümkündür. Fakat biz, “soru-cevap” sitilimizdeki limitimizi de göz önünde bulundurarak konuyu birkaç madde halinde ortaya koyacağız:

a) Önce şunu belirtelim ki, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu gösteren binlerce delil vardır. Bunların bir kısmı sitemizde de mevcuttur. Bu kadar delillerin varlığına rağmen, bazı kimseler kendi akıllarınca/daha doğrusu kendi cahilliklerinden ötürü Kur’an’ın bu “mucizelik” yönüne ters düşen bir şey gördükleri zaman hemen şüpheye düşerler.

Halbuki burada aklın yolu birdir. Eğer bir şeyin doğruluğunu ispat eden yüzlerce delil varsa, aksine işaret eden bir konu olduğu zaman bunun “bilinmezlerimiz” olarak değerlendirmek gerekir.

Örneğin, gündüz ortasında güneşi gören bir kimse, bir ara güneşin aydınlığını görmediği zaman, güneşi inkâr etmeye yeltenmez. Bilakis, güneş ışığının neden gizlendiğini, kendisinin mi kör olduğunu yoksa güneş bulutların arkasında gizlenip perdelendiği için mi ışıklarını görmediğini düşünür.

b) Milyonlarca Doğulu-Batılı insanlığın yıldızları olarak kabul edilen din ve ilim adamları tarafından Kur’an’ın sönmez bir güneş olduğunu kabul ettiği halde, Turan Dursun gibi Allah’ın lanetine uğramış bir zındığın sözüne itimat etmek ve o yüzden Kur’an hakkında tereddüt geçirmek aklıselimle bağdaşmaz.

- Bir yandan Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt gibi filozoflar;

- Bir yandan, dört mezhep imamı başta olmak üzere, İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Beydavî, İmam Bakıllani, İmam Rabbani, Halid-i Bağdadi, Bediüzzaman Said Nursi gibi yüz binlerce akıl ve kalbin en derin bilgilerinin bilgeleri ve ilim-irfan güneşleri;

- Diğer yandan, keşif ve kerametleri kendi çağlarındaki insanlar tarafından kesin birer bilgi olarak kabul edilen Abdulkadir Geylani, Abdulkerim Ceyli, Ahmed Rufai, Ebulhasen Şazeli;

- Diğer yönden bu günkü İslam aleminin hatırı sayılır bir kesiminin ve Batılı bilim adamlarının müthiş zekası karşısında el pençe durduğu İbn Teymiye, İbn Kayyım el-Cevziye, İbn Kesir, İzz b. Selam gibi binlerce ilim adamlarının;

Öte taraftan adlarını burada sayamayacağımız kadar çok olan ve bir kısmının isimleri “İşaratu’l-İ’caz” adlı eserde yer alan Batı dünyasının bilim ve fikir adamlarının, Kur’an’a karşı en derin hayranlıklarını gösteren ifadeleri ve eserleri ortada dururken…

Allah’ın gazabına uğramış bir adamın düşüncelerine kapılmak gerçekten çok antika bir hamakatin yansımasıdır.

c) Soruda geçtiği üzere, bir yerde “sahih hadis” vurgusu yapılarak yanlış tevil edilen bir hadisi “sağlam bilgi” kaynağı olarak gösterilirken, ondan katbekat daha sağlam olan yüzlerce sahih hadisi görmezlikten gelmek, şimdilik ismini bilemediğimiz çağ dışı bir “cehalet”in ünvanıdır.

d) Farz edelim ki, Tirmizi’nin ilgili hadisinde Hz. Peygamber (asm) Ad kavmiyle ilgili bir konuyu bilmiyordu. Hz. Peygamber (asm)'in her şeyi bilmesi peygamberlik şartı mıdır? Eğer peygamberler de her şeyi bilirlerse onlarla Allah arasında -haşa- ne fark kalır?

- Hz. Muhammed (asm) dahil hiçbir peygamber, Allah’ın bildirmediği gaybi olan bir haberi bilmediğine inanmak, İslam inancının temel felsefesindedir.

- Hz. Peygamber (asm)'in bilmediği bir konunun Kur’an’da yer almasını bahane ederek Kur’an’ın -haşa- uydurma olduğunu söyleyenler, aynı zamanda Hz. Muhammed (asm)’in bildiği bir konuyu da bahane ederek Kur’an’a “uydurma” diyorlar.

Halbuki Hz. Peygamber bir şeyi ya bilir ya bilmez. Eğer her iki tarafı da imansızlık için bir gerekçe görürseniz, sittin sene mümin olamazsınız. Şeytanın oyuncağı ateist, deist, Turanist olursunuz.

- Şunu unutmayalım ki, cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir... Her ikisi için de adam aranıyor... Gözünü kapayan kendine gece yapar. İnkâr eden çukurunu kazar... Allah’ın verdiği  en büyük bir nimet olan aklı yerli yerince kullanmayanların cezası çok büyüktür.

e) Bir konuyu bilmek ile bilinen konunun bir detayını bilmek arasında çok fark vardır. Biz onlarca konuyu biliriz ki, onların bazı detaylarını bilmeyiz.  O detaylarını bilemeyişimiz konuyu hiç bilmediğimiz anlamına gelmez.

- Buna göre, Tirmizi hadisinde verilen biliye göre, Hz. Peygamber (asm)'in AD kavmiyle ilgili bilgisinin olmadığını gösteren tek bir kelime yoktur. Onun bilmediğini söylediği şey, tarihte olmuş küçük bir detaydır. O da “Vafidu Ad” olarak geçen ve -o kavimle ilgili- bir heyet/ziyaretçi grubunun başından geçen olaydır. Hz. Muhammed (asm)’in her şeyi bildiğini düşünenler ta başta imanı kaybetmişler demektir.

- Hz. Peygamber (asm)'in bu olayı dinledikten sonra, Zariyat suresinin 41-42. ayetini -haşa- uydurup ortaya attığını söylemek, dinsizlik sara nöbetinden cinnet geçirmiş bir ahmağın hezeyanından ibarettir.

- Çünkü: Adam, Ad kavmiyle ilgili bir ziyaretçi guruptan bahseder. Ayette ise, Ad’ın rüzgârla helak edildiği bildirilmektedir. Kuvvetli ihtimal ki, adam bunların nasıl helak olduklarını bilmediği için, Hz. Peygamber (asm) daha önce inmiş olan Zariyat suresinin bu ayetiyle onların helâkini de ders vermiştir.

- Bu iddia bir hezeyandır. Çünkü: Hadiste açıkça ifade edilmiştir ki, olayı anlatan kişi “Ben Medine’de Resulullah’ın yanına gittim...” diyerek olayı anlatmıştır. Demek ki bu hadisin ifade ettiği hususlar Medine’de cereyan etmiştir. Halbuki, Zariyat suresi Mekke’de inmiştir.  

Demek ki, Hz. Peygamber (asm)'in bu ayeti orada hemencecik uydurduğunu söyleyen sersem, bilgiden yoksun bir Turan Dursun kuklasıdır. O hangi yalanı söylemişse, o da onu bir gerçek gibi lanse etmeye başlar. Biri çalar biri  oynar, ikisi de tarumar....

- Bu iddia alçakça bir iftiradır. Çünkü: Hz. Peygamber (asm)in o anda aldığı vahiy söz konusu ise, bu husus hadis kaynaklarında açıkça ifade edilir. Oysa, burada öyle bir şey söz konusu değildir. Burada yalnızca: “...ayeti okudu” denilmiştir. Her ayeti okumak onun o anda indiğini ilan etmek manasına gelmediğini, zerre kadar aklı olan anlar, zerre kadar vicdanı olan bunun aksini iddia etmenin iftira olduğunu kavrar...

- Kur’an’da anlatılan şeylerin bir kısmı, Hicaz bölgesindeki Arapların bildiği hususlar olduğu doğrudur. Ancak, verilen bilgilerin bütün detaylarının bilindiğini söylemek, delilsiz bir kuru-sıkma ve mesnetsiz bir atmasyondur. Bunun en büyük delili, aynı halkın Kur’an’a karşı beslediği hayranlıktır. Eğer bütün söylenenler onların gerçekten bildikleri türden olsaydı, onlardan bir kişi bile Müslüman olmazdı. Oysa, Müslümanların Hz. Peygamber (asm)'den sonra da canlarını mallarını Kur’an yolunda feda etmeleri, onların Kur’an’da Allah’ın sözünü, ilmini, hikmetini gördüklerini gösterir.

f) Peki, Hz. Peygamber (asm)'in hak peygamber olduğunu gösteren, hatta Tirmizi’den daha sahih kaynaklarda geçen şu bilgilere ne diyeceksiniz?

1) Kur’an’ın indiği günden itibaren muarızlarına meydan okuması, bir tek suresine bile bir nazirenin yapılamayacağını ilan etmesi ve bu meydan okumanın kıyamete kadar aynı ayetlerle devam etmesi ve buna karşı dost ve düşmanın ittifakıyla gerçek anlamda böyle bir nazirenin ortaya konulamamış olması bütün mucizelerin üstünde bir peygamberlik mührüdür.

2) Mucizeden maksat, sahibinin hak peygamber olduğunu tasdik etmek anlamına geldiğine göre, sadece Kur’an ve Kur’an’da yer alan mucizeler Hz. Muhammed (asm)’in hak peygamber olduğunu ispat eden açık delillerdir.

Bu konular sitemizde açıklamalı olarak yer almaktadır. Onun için onlardan yalnız bir kaç olayla ilgili kısa açıklama vermekte yarar vardır.

3) Sahih hadis kaynakları, tarih ve siyer kitaplarının ittifakla belirttiği gibi, Hz. Peygamber (asm) Bedir savaşında, eline aldığı bir avuç çakılı “yüzler kara olsun” diyerek düşmana doğru atmış ve o az bir avuç toprak/çakıl bütün düşman askerlerinin gözlerine girmiş, onları kaçırmış ve hezimetlerine vesile ol muştur.

“Resulüm! Sen (o çakılları) attığın vakit -gerçekte- sen atmadın, lâkin Allah attı.” (Enfal, 8/17)

mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmektedir.

4) Hz. Peygamber (asm) hanımlarından birine gizli bir şey söylemiş ve kimseye açmamasını tembih etmişti. Ancak, o Efendimizin diğer bir hanımına söylemişti. Vahiy ile bundan haberdar olan Hz. Peygamber (asm) söz konusu hanımına kendi sırını başkasına açtığını söyleyerek sitemde bulunmuştu. Hanımı, bundan nasıl haberdar olduğunu sorunca da Hz. Peygamber (asm) “Bunu bana her şeyden haberdar olan Allah bildirdi” diye cevap verdi.

“Hani peygamber zevcelerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, (o sözü) başkalarına haber verip Allah da bunu peygambere açıklayınca, peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince hanımı: 'Bunu sana kim haber verdi?' dedi. Peygamber de: Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi.” (Tahrim, 66/3)

mealindeki ayette bu olay anlatılmaktadır.

5) Ayı ikiye bölmesi hadisesi, hem hadislerde, hem tarih kaynaklarında geçtiği gibi, Kur’an ile de sabittir:

“Kıyamet saati yaklaştı, Ay bölündü. Ama o müşrikler her ne zaman bir mûcize görseler sırtlarını döner: 'Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!' derler. Onlar hakkı yalan saydılar, heva ve heveslerine uydular. Halbuki (peygamberlik de dahil) her işin varacağı bir son durağı/ kararlaştırılmış bir son şekli elbette vardır. Oysa onlara kendilerini inkârdan vazgeçirecek ibret derslerini ihtiva eden nice olaylar bildirilmişti!.” (Kamer, 54/1-4)

mealindeki ayetlerde Ayın yarıldığı ve kâfirlerin bunu inkâr edemedikleri, yalnız bunun bir büyü olarak değerlendirdiklerine vurgu yapılmaktadır.

6) İsra suresinin birinci ayetinde, Hz. Peygamber (asm)’in gecenin çok küçük bir zaman diliminde Mekke’den Kudüs’e gidip, Mescid-i Akasa’yı ziyaret ettiği vurgulanmıştır. Hadis ve siyer kaynaklarında, olayın detayları da anlatılmış, aynı gecede onun  tekrar Mekke’ye döndüğü ve yattığı yatağının ısının hâlâ devam ettiği anlatılmaktadır.

Daha önce, Kudüs’e hiç gitmediği bilinen biri olarak, Mescid-i Aksa hakkında kendisine sorulan sorulara doğru cevaplar vermek ve daha başka bilgiler vermek suretiyle bu olayın doğruluğunu ispat etmiştir.

7) Kur’an’da, -Fetihten iki sene önce inmiş olan- Fetih suresinde, çok açık bir ifadeyle Mekke’nin fethedileceği haber verilmiş ve Hz. Peygamber (asm)’in bu hususta gördüğü rüyanın tasdik edildiği vurgulanmıştır. İki yıl sonra gerçekten Mekke fethedilmiştir.

- Görüldüğü üzere, Kur’an’da zikredilen bu olayların hepsi önce Hz. Peygamber (asm) tarafından -hissi ve gaybî haberler şeklinde- ortaya konmuş mucizelerdir. Kur’an’da da o mucizelere işaret edilmiştir..

8) “İşte bunlar gayb olan birtakım haberlerdir. Onları sana biz vahyediyoruz. Halbuki bu vahiyden önce onları ne sen, ne de milletin bilmezdiniz. Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet müttakilerindir/Sonunda kazananlar, Allah'ın emirlerini çiğnemekten sakınanlar olacaktır.” (Hud, 11/49) mealindeki ayette daha önce söz konusu edilen Hz. Nuh ve onun kavmiyle ilgili verilen bilgilerin Kur’an’dan önce ne Hz. Peygamber (asm)'in ne de onun kavminin bilmediği hususu açıkça vurgulanmış ve hiçbir kimse buna itiraz edememiştir. Bundan hemen sonra Ad kavmiyle ilgili bilgiler on bir ayet içinde -alınacak bir ders olmasını sağlayacak yönüyle- detaylandırılmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber kıssalarının -haşa- diğer ilahi kitaplardan alıntı olduğu iddialarına cevap verir misiniz?
Hanif ne demektir? Cahiliye döneminde haniflik nasıldı?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR