Peygamber Efendimiz’i eleştiren ayetleri yazar mısınız?

Tarih: 21.09.2020 - 20:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

Kuran'da Peygamber Efendimiz’in zelle denilen hatalarını eleştiren ve kendisine kısıtlamalar getiren ayetleri yazar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Allah tarafından kavimleri içinden seçilmiş ve nübüvvetle vazifelendirilmiş olan diğer peygamberler, beşer olmaları sebebiyle nasıl hata yapmışlar ve haklarında uyarı olmuşsa, bütün insanlığa ve alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed de yanılmış ve bazı küçük hatalı davranışlarda bulunmuştur.

Uyarılmayı gerektiren fiiller günah olan fiiller olmayıp daha güzel ve daha faziletli olanın hilafına cereyan eden içtihat örnekleri olarak ortaya çıkar.

Allah insanlara doğru yolu göstermek, dünya ve ahiret saadetini temin etmelerini sağlamak amacıyla peygamberler göndermiştir. “er Rabb” ismiyle önce peygamberleri sonra onlar aracılığıyla ümmetlerini terbiye etmek istemiştir. Hz. Peygamberin “Rabbim beni terbiye etti” (Suyuti, Camiu's Sağir, 1/12) buyurmasından da anlaşıldığı gibi Allah ile peygamberler arasında bir eğitim ve öğretim ilişkisi vardır.

Allah’ın peygamberlerine yönelttiği uyarı ve ikazlar da işte bu eğitim faaliyeti içerisinde değerlendirilebilir. Beşer olmak yönünden insanlara eşit olan peygamberlerin de hata yapması mümkündür. Buna literatürümüzde zelle denilmiştir. Kuran’da yer alan ve genelde peygamberlere özelde ise Hz. Muhammed (asm) Efendimize yönelik uyarı ve ikazları ihtiva eden ayetlere itab ayetleri adı verilmiştir.

Zelle Nedir?

Arapça “z-l-l” kökünden türeyen zelle: ayağın kayması, dil sürçmesi, hata, farkında olmadan çamurlu bir zeminde yere basan kişinin kayması anlamlarına gelir. (Ragıp, el-Müfredat, s. 214)

Zelle, peygamberler için kullanıldığında, “en faziletli olanı terk edip, faziletli olanı yapmalarıdır.” şeklinde ifade edilmiştir. (Nesefî, Medârik, 4/365)

Hz. Peygamber Efendimizin Allah tarafından itaba tâbi tutulması hususunda üç esası göz önünde bulundurmak gerekir:

1. Resulullah’ın itaba sebep olan zellesi açık olan ilahi bir emre muhalefet etmek veya çirkin fiillerden birini işlemek gibi fasık insanların işledikleri hatalar cinsinden değildir. O’nun işlediği zelle, açık nassın olmadığı hususlarda olmuştur. O, açık nass olmayan bazı meselelerde içtihat etmiş yani iyice düşünmüş ve bütün gayretini sarfetmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen en iyi olmayanı yapmıştır.

2. Allah hiçbir zaman Resulünün zelle üzere devam etmesini dilememiştir. Çünkü Allah, bütün söylediklerinde ve yaptıklarında Resulullah’a uymayı emretmiştir. Şayet Allah, Resulullah’ın zelle üzere devam etmesini dileseydi, bu dileme zımnen yanlışın doğruya ve hakkın batıla eşit olduğunu ikrar olurdu. Neticede insanlar içinden çıkılmaz bir karışıklık meydana gelirdi. Allah, Resulüne doğru olanı açıklar. Ancak bazen bu açıklama ile birlikte O’nu (asm) cezalandırmak değil de onu yöneltmek ve kemale erdirmek gayesiyle kendisine uyarıda bulunmuştur.

3. Resulullah (asm) hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan Rabbinin kendisine yönelttiği itabı ihtiva eden ilahi vahyi almış ve gizlememiştir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimize yapılan ilahi ikazlar:

1. Abdullah b. Ümmü Mektum Olayı

Hz. Peygamber (asm) bir gün Kureyş eşrafından bazılarını İslama davet etmekle meşgul iken, Abdullah ibni Ümmi Mektum adındaki sahabe huzuruna geliyor. Abdullah âmâ bir şahıs idi. O Resulullah’ın hidayete ermeleri konusunda son derece istekli olduğu bu Kureyş eşrafının Hz. Peygamber’in yanında olduklarından ve Hz. Peygamber’in onlarla meşgul bulunduğundan haberdar değildi. Hz. Peygamber’in gayesi, bu Kureyş eşrafının İslam’a girmelerini sağlamak ve bunlar vasıtasıyla Araplardan birçoğunun İslam’la müşerref olmalarını temin etmekti. Resûlullah, Kureyş’in ileri gelenleriyle beraber oturmuş, onlara İslam’ı anlatıyordu. Ve onların Müslüman olmalarını çok arzu ediyordu. İşte tam bu sırada içeriye Abdullah b. Ümmü Mektum ismindeki âmâ şahıs girerek, Hz. Peygambere bazı sorular sordu. Resûlullah o sırada diğerleriyle meşgul oluyordu. Sözünün kesilmesini istemediğinden, aynı zamanda zaten Müslüman olan bu şahsa karşı, yüzünü çevirerek ona cevap vermedi.

Hz. Peygamber’in (asm) bu davranışı Ümmi Mektum’a hakaretten ve halini beğenmemekten dolayı değildi. Aksine bu davranış Kureyş eşrafının hidayete ermeleri hususunda beslediği şiddetli arzudan kaynaklanıyordu. Zira Resulullah (asm) onları İslam’a davet için müsait bir ortam bulmuştu. Dolayısıyla bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bu sırada şu ayet nazil oldu:

“Yanına kör bir kimse geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp çevirdi. Ne bilirsin, belki de o arınacak; Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sen sorumlu değilsin. Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun. Dikkat et; bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen onu öğüt kabul eder.” (Abese, 80/1-12)

Onun hakkında bu ayetler inince, Hz. Peygamber (asm) kendisine ikramda bulundu, onunla konuştu, “İhtiyacın var mı? Bir şey istiyor musun?” dedi. Onun yanından ayrılırken de tekrar: “Bir ihtiyacın var mı?” diye sordu. Peygamberimizin, daha sonra zaman zaman Abdullah’ı gördüğünde “Kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı şahsa merhaba!” diyerek ona iltifatta bulunduğu rivâyet edilmektedir. Buna benzer iltifatlarının yanında, iki kez gazaya çıktığında yerine Medine’de kalanlara namaz kıldırmak üzere Abdullah’ı görevlendirdiği de rivâyet edilmiştir. (bk. Razi, ilgili ayetlerin tefsiri, Tirmizi, Tefsir, 73)

Müfessir Razi’ye göre Resulullah’ın bu davranışı yanlış değildi. Her makamın bir edep ve kuralı vardır. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda, herhangi bir varlığın huzurunda duruluyormuş gibi durulmaz. Aynı şekilde Onun elçisinin yanında da belli kurallar, yine Kuran tarafından belirtilmiştir. Ne zaman yanıma girileceği, yanında ne kadar oturulacağı, (Ahzab, 33/53 ) ses tonunun nasıl ayarlanacağı (Hucurat, 49/2-4 ) gibi hususlar bunlardandır.

Bu olayda cereyan eden davranışta, bir yönüyle bazı kuralların aşıldığı da açıktır. Böyle bir durumda Hz. Peygamber’in, daha önemli bir işle meşgul iken, tali sayılabilecek bir konuma çekilmesi elbette normal değildir. Ve o da pek tabiî olarak ikinci derecedeki bir işi bırakmış, en önemliye yönelmiştir. (Razi, a.y)

2. Bedir Esirlerine Yapılan Muamele

Müşriklerle Müslümanlar arasında cereyan eden Bedir savaşında, Müslümanlar galip gelmişler ve onlardan esirler almışlardı. Müslümanlar ilk defa böyle bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Bununla ilgili olarak vahiy de gelmediğinden, ne yapılacağı durumu kesinlik kazanmamıştı. İslam’dan evvelki Arap Yarımadası’nda harp esirlerine müteallik hususi ve muayyen bir muamele tarzı yoktu. Bazen öldürülürler, bazen köle haline getirilirler (bilhassa hanım ve çocuklar), bazen fidye-i necat alınarak, bazen de hiçbir karşılık alınmaksızın serbest bırakılır ve nihâyet bazen de karşı tarafın elinde bulunan esirlere karşılık mübadele edilirlerdi.

İşte böyle bir ortamda Hz. Peygamber (asm), durumu neticeye bağlamak için istişareye başvurdu. Önce Hz. Ebu Bekir’e fikrini sordu. Ondan şu cevabı aldı: “Ya Resulellah! Bunlar senin kavmin, kabilen ve senin milletindir. Gerçi sana ve Müslümanlara etmedik kötülük bırakmadılar. Fakat sen, af yolunu tutar ve bunları affeder, boyunlarını vurmaz ve bunları serbest bırakırsan, gönüllerini kazanır ve bunların hidayete ermesine vesile olursun. Benim kanaatim, bunların affedilmesi yönündedir.”

Daha sonra da Hz. Ömer’e fikrini sordu. O da: “Ya Resulellah! Şu anda elimizdeki esirler, Mekke’nin ileri gelenleridir. Bunlar öldürülürse, bir daha küfür belini doğrultup bizim karşımıza çıkamaz. Dolayısıyla bunların öldürülmesi gerekir. Hatta her Müslümana, kendi yakınını ver, onu bizzat o öldürsün. Akil’i Ali öldürsün, Abdurrahman’ı, babası Ebu Bekir öldürsün, falan akrabamı da bana teslim et, onu da ben öldüreyim” demiştir.

Onların bu düşüncelerine karşı Hz. Peygamber: “Ya Eba Bekir! Sen aynen atam Hz. İbrahim’e benziyorsun. Nasıl ki, kavmi ona her türlü kötülüğü yapmış, hattâ onu ateşe atmıştı. Halbuki o ellerini kaldırıp Rabbine şöyle dua etmişti: “Rabbim! Kim bana tabi olur uyarsa bendendir. Kim de bana isyan eder yüz çevirirse, (ne diyeyim) Sen Gafur ve Rahim’sin.” (İbrahim, 14/36) Ve yine sen İsa’ya benziyorsun. Kavmi ona her türlü eza ve cefayı reva gördü. Halbuki onun duası da şuydu: “Rabbim! Eğer onlara azap edersen, onlar Senin kulların. Eğer affedersen, Aziz Sensin, Hakim Sensin.” (Maide, 5/118)

“Ya Ömer! Sen de Nuh gibisin ki, o şöyle demişti: “Rabbim! Yeryüzünde bir tek kafir dahi bırakma.” (Nuh, 71/26) Ve sen aynı zamanda Musa gibisin ki, o da şöyle demişti: “Rabbimiz! (Firavun ve taraftarlarının) mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar.” (Yunus, 10/88) buyurmuştur.

Neticede Hz. Peygamber (asm) af yolunu tutmuş ve Hz. Ebu Bekir’in düşüncesi istikametinde karar vermişti. Hz. Peygamber’in bu görüşü benimsemesinin şu sebepleri vardı:

1. Bu esirlerin Müslüman olmalarını ummak,

2. Müslümanların ferdi ve umumi işlerinde bu fidyeden istifade etmeleri keyfiyeti.

Fakat hemen sonra şu mealdeki ayetler nazil oldu:

Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti kazanmanızı ister. Allah güçlüdür, hakimdir. Daha önceden Allah’tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap erişirdi. Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin; Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” (Enfal, 8/67-68; bk. Müslim, Cihad 58; Müsned, 1/31-32)

Bu ayetlerle, Müslümanların bu ilk savaşta düşmanlarını iyice mağlup edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine, sağlanacak maddi menfaat ön planda tutularak onları esir almaları hoş karşılanmamakla birlikte esirlerin fidye karşılığı salıvermesi hükmü de iptal edilmemiştir.

Bu ayetlerin inme sebebiyle ilgili bir başka ihtimal de şöyledir:

“Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin.” (Muhammed, 47/4) ayeti gereğince, savaş devam ederken ganimet ve esir alınmaması gerekirdi.

Bir kısım sahabenin bu emre uymaması ve savaş devam ederken esir toplamaya başlamaları ve muhtemelen Hz. Peygamberin de onların bu tavrını onaylaması üzerine bu ayet inmiştir. Zira ayetteki ifadeler, savaş sırasındaki bir durumu izah etmektedir. Savaş sonrası esirlerin durumu ile ilgili bir durum ayette söz konusu değildir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in esirlerle ilgili yanlış bir şey yaptığını söylemek mümkün olmaz.

Savaş sonrası alınan esirlere, misal teşkil edecek tarzda muamele tatbik edilmiş, az evvel aralarında bir harp cereyan etmesine rağmen Müslümanlar bu esirlere karşı lütufkar davranmışlardır. Hz. Peygamber Efendimiz bu esirleri en emin bir tarzda gözaltında bulundurmak için bunları kendi askerleri arasında taksim etmiş ve onlara iyi davranmalarını askerlerine tembih etmiştir. Bu emir karşılıksız kalmadı. Bu esirlerden elbisesi olmayanlara elbise temin edildi. Müslümanlara eşit surette iaşe edildi. Bazı Müslümanlar, bunlara ekmeklerini verip sade hurma ile yetindiler, gayeleri, sadece verilen emirden dışarı çıkmamak ve bu emre itaat etmekti.

Bu ayetlerdeki ikaz ve uyarıdan şu sonuçlar çıkarılabilir:

1. Bu ikazla Hz. Peygamber’in bir beşer ve aynı zamanda bir kul olduğu, peygamber olmasının asla onu hata etmeyen bir konuma çıkarmayacağı vurgulanmış, böylece Hristiyanların kendi peygamberleri hakkında yanıldıkları gibi, müminlerin de kendi peygamberleri hakkında bir ifrata düşmemeleri tenbih edilmiştir.

2. Bununla Resulullah’ın vahyi tebliğdeki güvenirliliği ve Allah’tan indirilen şeyleri asla gizlemediği vasfı ön plana çıkartılmıştır. Çünkü şayet o bir şey gizleyecek olsaydı, kendisine ikaz mahiyetinde gelen bu ayetleri gizlemiş olurdu.

3. Aynı zamanda burada, Hz. Peygamberin ümmetinin, karşılaşmış oldukları ve hakkında kesin bir delil bulunmayan konularda içtihada, fikir beyanında bulunmaya ve aralarında görüş alış-verişi yapmalarına bir teşvik vardır.

3. Tebük Seferinde Münafıklara İzin Vermesi

Hz. Muhammed (asm), İslam devletinin temelini sağlam esaslara, ilahi nizama oturttuktan sonra İslam’ın üstünlüğünü Arap Yarımadasının önemli bir kısmında kabul ettirmiş, İslam’ın sesini yarımadanın dışına ulaştırmaya başlamıştı. Mekke’nin fethi, Huneyn savaşı, Taif kuşatması artık İslam’ın karşısında durabilecek bir güç ve cesaretin Yarımadada kalmadığını ispatlamış ve bunun kesin hatlarını ortaya koymuştu. Birçok kabileler zekat verirken, bazıları da İslam’a girmeyip onun hakimiyeti altına girerek haraç vermeyi kabullenmişlerdi. Böylece yavaş yavaş ekonomik güç de oluşuyor ve devlet maliyesi teşekkül ediyordu.

İşte bu sıralarda Arap ülkeleriyle birçok yönden ilgisi bulunan ve yarımadayı kendi pazarı haline getiren Bizanslılar, yeni kurulan İslam devletine karşı ciddi tedbirler almayı düşünme ihtiyacını duymuştu. Büyüyen İslam’ı yok etmeyi, hiç değilse güçsüz ve etkisiz hale sokmayı planlamışlardı.
Suriye’den Medine’ye gelen Nabatî tüccarların Herakleios’un Medine’ye saldırmak için hazırlık yaptığını ve Lahm, Cüzam, Gassan, Amile gibi Hristiyan Arap kabilelerinin Bizanslılara katıldığını, öncü birliklerinin Arap çölü sınırındaki Belka’ya ulaştığını haber vermesi üzerine Hz. Peygamber (asm) Tebük Gazvesi’ne hazırlanmaya başladı. (Vakidi, Megazi, 1/990; İbn Sad, Tabakat, 2/165

Kısa zamanda durumu öğrenen Hz. Muhammed (asm), düşmanı yine onun topraklarında veya sınırında karşılamayı ve böylece İslam’ın yenilmez bir kudret, aşılmaz bir set olduğunu göstermek istedi. Allah’ın emri inince savaş hazırlığına başladı.

Rivayetlerden anlaşıldığına göre münafıklardan bazıları bu savaşa katılırken, bazıları da özür beyan edip katılmadılar. Diğer bedevi Arapların durumu da böyleydi. Samimi olanlara gelince üç kişi dışında özürsüz olarak güç yetirdiği halde katılmayan olmadı.

Bazı rivayetlerin belirttiğine göre münafıklardan, hastalıklı kalp taşıyanlardan savaşa katılmayarak yalan özürlerini beyan edip, Resulullah’ın kendilerine izin verdiği kişilerin sayısı 80 civarındaydı. Resulullah bu izni verince şu ayetler nazil oldu:

“Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin? Allah’a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler. Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah davranışlarını beğenmedi de onları alıkoydu. “Acizlerle beraber oturun” denildi. Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmağa çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir. And olsun ki, daha önce de fitne koparmak istemişlerdi. Sana karşı birtakım işler çeviriyorlardı, sonunda onlar istemedikleri halde hak ortaya çıktı, Allah’ın emri üstün geldi.” (Tevbe, 9/43-48)

Bu ayetlerde Allah, yumuşak bir üslup ile Resulullah’a sitem etmektedir. Ancak Allah, Resulullah’ın bu olayda daha uygun olan hareketi yapmamasından dolayı ona sitem etmeden önce, onun bu davranışını affettiğini bildirmektedir ki bu da Resulullah için bir lütuftur. (Taberi, ilgili ayetlerin tefsiri)

Fahreddin Razi, Allah’ın, “Hay Allah affedesice…” mealindeki ayetinin şöyle yorumlanmasını daha uygun bulur:

“Bu, Allah’ın, Hz. Peygamber’i iyice tazim edip yücelttiğine delalet eder. Bu tıpkı, bir adamın, kendisi nezdinde çok kıymetli olan birisine, ‘Hay Allah affedesice, benim şu işimi nasıl yaptın? Allah senden razı olsun; benim bu sözüme karşılık senin cevabın nedir? Allah sana afiyet versin, sen benim kadrimi bilemedin!’ demesi gibidir. Bundan dolayı, bu kimsenin bu sözünden maksadı, o kimseyi iyice yüceltmekten başka bir şey değildir.

Razi son olarak Allah’ın, “Neden onlara izin verdin?” ifadesi, daha evla ve daha mükemmel olanın yapılmaması manasına hamledilebileceğini söyler. (Razi, ilgili ayetlerin tefsiri)

Şurası da bilinen bir noktadır ki Hz. Peygamber (asm), Allah bildirmedikçe gayb ilminden haberdar olmadığından, onların bu gizli durumlarını bilemeyeceğinden dıştan söyledikleri sözlere itibar etmesi tabii idi. Fakat gayb ilmini kemaliyle bilen Allah, meselenin iç yüzünü bildiği için, onların yalanların üzerinden perdeyi kaldırdı. Böylelikle Hz. Peygamber (asm), ilahi vahiyle uyarılmış oldu ve ilahi bağışa eriştiği de kendisine bildirildi.

4. Hz. Zeynep’le İzdivaç Meselesi

Hz. Zeyd b. Harise, Hz. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice’nin kendisine hediye ettiği bir köledir. Hz. Peygamber onu kölelikten azat etmiş, evlendirmek suretiyle hür bir insan olarak topluma kazandırmıştır. Onun evliliği ile ilgili bir problem yaşanmış ve bu olay Kuran’da yer almıştır. Allah bunu anlatarak, cahiliye Arapları arasında mevcut olan köle ile hür insanın evlenememesi ve bir kişinin, evlatlığının boşadığı bir kadınla evlenememesi gibi bazı yanlış uygulamaları ortadan kaldırdığını bildirmektedir.

Zeyd ile Zeynep’in evliliğini Hz. Peygamber istiyor ve evlilik gerçekleşiyor. Zeyd bir gün aralarındaki şiddetli geçimsizlik nedeniyle Hz. Peygamber’e müracaat ediyor ve Zeynep’in asil bir aileden geldiğini, kendisinin ise azatlı bir köle olduğunu ve Zeynep’in kendisini ona denk görmediğini ve aralarındaki şiddetli geçimsizlikten dolayı hanımını boşayacağını söylüyor. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona: “Allah’tan kork! Eşini yanında tut” deyince Ahzab suresinin 37. ayeti nazil olmuştur.

Daha sonra Zeyd, Zeynep’i boşuyor ve iddeti dolunca Hz. Zeynep ile Hz. Peygamber evleniyor.

Ayet şöyledir:

“Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: ‘Eşini bırakma, Allah’tan sakın’ diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah’tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik ki evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah’ın buyruğu yerine gelecektir. Allah’ın Peygamber’e farz kıldığı şeylerde ona bir güçlük yoktur. Bu, Allah’ın öteden beri, gelmiş geçmişlere uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir.” (Ahzab, 33/37-38)

Ayette geçen "saklama" ve "çekinme"nin mâkul açıklamaları vardır. İleride Hz. Zeyneb'in boşanacağı ve Hz. Peygamber'in eşi olacağı bilgisi, Allah'ın ona verdiği bir sırdı, nasıl olsa zamanı gelince açıklanacaktı. Bunun önceden açıklamasının birçok sakıncası da vardı. Bu sebeple "Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun" cümlesi bir kınama değil vakıanın ifadesidir.

"Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun" cümlesi de iki manaya gelebilir:

1. "Sen Allah'tan çok halktan çekiniyorsun."

2. "Kendisinden çekinilecek olan Allah'tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur."

Birinci mana Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah'tan korktuğunu ve O'na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm'a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk'ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mana olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten surenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı, Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir. (Kur'an Yolu, Diyanet, İlgili ayetin tefsiri)

Bu durumu açıklamak Resulullah’a o kadar zor gelmişti ki, bununla ilgili olarak Hz. Aişe validemizin şu sözü nakledilmektedir: “Eğer Allah Resulü, kendisine gelen vahiyden bir şey gizleseydi, işte bu evlilikle ilgili olan ayeti gizlerdi.” (Buhari, Tevhid 22; Müslim, İman 288)

Bu ayetlerden toplumsal baskının öne geçtiği görülmekte ve bu konuda birinci derecede Hz. Peygamber eğitilmektedir. Allah’tan sakınmamız, insanlardan sakınmamızdan daha fazla olmalıdır. İnsanların ne diyeceğinden önce Allah’ın ne diyeceği düşünülmelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber Efendimiz'in kızı HzZeyneb'in hayatı hakkında bilgi ...

İslam'da düşünce özgürlüğü ve HzZeyneb'in Hz. Zeyd ile evliliği ...

5. Tahrim Olayı

“Eşlerinin rızasını gözeterek, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun? Allah bağışlayandır, acıyandır. Allah şüphesiz size, yeminlerinizi keffaretle geri almanızı meşru kılmıştır. Allah sizin dostunuzdur. O, bilendir, Hakim’dir. Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu Peygamberin diğer bir eşine haber verince, Allah da Peygambere durumu bildirmiş, o da bir kısmını yüzüne vurmuş bir kısmını yüzüne vurmaktan geri durmuştu. Eşine, gizlice söylediği şeyi başkasına nakletmiş olduğunu bildirince, eşi: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ demiş, o da: ‘Bana, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah haber verdi” demişti.” (Tahrim, 66/1-3)

Bilgi için tıklayınız:

Tahrim suresinin ilk beş ayeti kimler hakkında ve niçin inmiştir? Hz ...

Peygamber Efendimizin Hz. Mariye yemininden bahseder misiniz ...

6. Münafık Abdullah b. Übey’in Cenaze Namazını Kıldırması

Hz. Peygamber Efendimiz (asm), Münafık olan Abdullah b. Übey’in cenazesi ile ilgilenmiş, gömleğini vermiş ve cenaze namazını kıldırmıştır. Bunun üzerine şu mealdeki ayet nazil olmuştur:

“Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve peygamberini inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe, 9/84)

Bu ayet nazil olana kadar ölen bir münafığa nasıl bir muamele yapılacağına dair bir haber ve uygulamaya rastlanmamaktadır. Hz. Peygamber (asm), münafıkları davranışlarına göre değerlendirip, zahirlerine göre hükmederek onlara karşı Müslüman muamelesi yapmaktaydı.

Esasen Peygamber Efendimizin böyle davranmasının birkaç açıdan hikmeti vardır. Hz. Peygamber zahire göre hüküm verirdi. Abdullah b. Übey de namaz kılan ve zahiren Müslüman olan birisi idi.

Hz. Peygamber’in Abdullah b. Übey’in cenazesine karşı gösterdiği derin alakanın diğer bir sebebi de oğlu Abdullah’ın taltif buyrulmasıdır. Abdullah sahabenin ileri gelenlerinden çok samimi bir Müslümandı. Bedir ve ondan sonraki savaşlara katılarak Hz. Peygamber’in maiyetinden hiç ayrılmamıştı.

Bir rivayete göre de Hz. Peygamber Abdullah b. Übey’e gömleğini vermesinin sebebi sorulduğunda şöyle bir açıklamada bulunmuştur:

“Doğrusu benim gömleğim onun kendisin Allah’tan gelecek bir azaptan kurtarmayacaktır. Fakat ben bu sayede onun kavminden birilerinin Müslüman olmasını nifaktan kurtulmasını umuyorum.” Nitekim Hz. Peygamber’in bu hareketi sayesinde Hazrec’den bin kişi nifaktan kurtulmuştur. (bk. Zemahşeri, Razi, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy bin Selûl'ün ölümü ve ...

7. Müşrik Olarak Ölen Yakınları için Af Dilemesi

Rivayete göre Ebu Talib ölüm döşeğinde iken Resulullah (asm) onun yanına gitti. Orada, Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Ümeyye bulunuyordu. Resûlullah Ebu Talib’e “Ey amca, ‘La ilahe illallah’ de. Bununla seni Allah katında savunayım’ dedi. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Umeyye: “Ey Ebu Talib! Abdulmuttalib’in dininden dönecek misin?” dediler. Bunlar Ebu Talib’e devamlı olarak aynı şeyi telkin ediyorlardı. Nihâyet Ebu Talib onlara son söz olarak, Abdulmuttalib’in dini üzere olduğunu söyledi. Bunun üzerine Resulullah şöyle dedi: “Bana yasaklanmadıkça senin için mutlaka af dileyeceğim.”

İşte bunun üzerine şu mealdeki ayet nazil oldu.

“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygamber’e ve müminlere yaraşmaz. İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi.” (Tevbe, 9/113-114; bk Buhari, Tefsir, 4675)

Bilgi için tıklayınız:

Gayri müslime, zalime, münafığa ve kafire dua edilir mi? İslam ...

8. Diğer ikaz ayetleri:

- Kur’an okumakta acele etmesi:

Hz. Peygamber (asm) Cibril kendisine Kuran’dan bir şey indirdiğinde o geleni ezberlemek için kendini yoruyor; ezberlemeden önce Cibril geri dönecek diye endişe ediyordu. İşte bunun üzerine Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi:

“Gerçek hükümdar olan Allah Yüce’dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, “Rabbim! ilmimi artır” de.” (Taha, 20/114)

- İnşallah dememesi:

Yahudilerin akıl vermesiyle Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber’e (asm) ruh’u, Ashab-ı Kehf’i ve Zülkarneyn’i sorduklarında “İnşallah” demeksizin “Size yarın cevap veririm.” buyurmuş,  ancak bir müddet vahy gelmemiş ve Hz. Peygamber çok zor durumda kalmıştı. İşte bu hadise üzerine şu ayetler nazil olmuştur:

“Herhangi bir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: “Ben yarın onu yapacağım” deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: “Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir.” (Kehf, 18/23-24)

- Vahiyden uzaklaşma ihtimali:

Ümeyye ibn Halef, Ebu Cehl ibn Hişam ve Kureyş’ten diğer bazıları Resûlullah (asm)’a gelerek: “Ey Muhammed! Gel, bizim tanrılarımızı bir kerecik meshediver ki biz de seninle birlikte senin dinine girelim.” dediler. Hz. Peygamber (asm) kavminin İslam’a girmelerini çok istiyordu. Bunun üzerine Allah şu âyet-i kerimeleri indirdi:

“Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler. Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 17/73-75)

- Asıl hidayet verenin Allah olduğu:

Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma’ya bir gün annesi ve nenesi gelip ondan, yardım olarak kendilerine bir şeyler vermesini istemişlerdi. İkisi de müşrik idiler. Bu yüzden Esma, onlara bir şey vermeyip: “Allah’ın Resulü’ne sormadan size bir şey vermeyeceğim. Çünkü siz benim dinim üzere değilsiniz.” dedi. Gelip Hz. Peygamber’e (asm) onlara yardım olarak bir şey verip veremeyeceğini sordu da Allah şu âyet-i kerimeyi indirdi:

“Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Sarf ettiğiniz iyi şey kendinizedir, zaten ancak Allah’ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı haksızlığa uğratılmaksızın size verilir.” (Bakara, 2/272)

- Kafirin inkarına üzülmemesi:

Allah’ın Resulü’ne (asm) kavminden görmekte olduğu muhalefet, onlara getirmiş olduğu öğütleri inkar etmeleri çok ağır gelmiş ve onu çok üzmüştü. İşte bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” (Kehf, 18/6)

Aslında bu ve buna benzer ilahi hitaplar Resulullah’ın ister ümmet-i davet isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki istekliliğini ve herkese hidayeti ulaştırma azmini göstermektedir.

Detaylı bilgi ve değerlendirmeler için bk.
1. Sancaklı, Saffet, “Hz. Peygamber’in Bazı Nitelikleri Açısından Kur’ân-ı Kerîm’de Kendisini Uyaran Ayetlerin Analizi”, İslâmî Araştırmalar, cilt: XV, Sayı: 3, 2002, ss. 435-448.
2. Ahmet ÖzKur'an'da HzMuhammed'e Yapılan İkazlar, Marife, Kış 2011 S. 55-76.
3. Serikjan Kendebay, Kur’an’da itab âyetleriçerçevesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e yapılan uyarılar. Türkiye Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi. 3, 31-49.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun