Allah’ı tanımanın yolları nelerdir?
Değerli kardeşimiz,
İnsan, inanan bir varlıktır. Bu inanış, dinler şeklinde kendini gösterir. Dinler ise iki kısımdır:
1. Beşerî dinler.
2. Semâvi dinler.
Beşerî dinler, Hinduizm, Budizm gibi insanların ortaya koydukları dinlerdir. Semâvi dinler ise, Allah’ın gönderdiği dinlerdir. Bunlar da “muharref ve muharref olmayan” diye ikiye ayrılır. Mesela, Yahudilik ve Hristiyanlık muharref dinlerdir. Yani, menşe itibariyle semâvi olmakla beraber, zamanla değiştirilmişler, kısmen beşerî bir hüviyete bürünmüşlerdir. İslamiyet ise değişmeden günümüze kadar gelen tek semâvi dindir.
“Allah katında din İslam’dır.”[1] âyeti bu son semâvi dini ifadenin yanında, mutlak manada bütün semâvi dinleri de içine alır. Çünkü bütün peygamberler, dinin esasını teşkil eden inanç sisteminde müşterektirler. Mevsimlere göre gıdaların ve elbiselerin değişmesi misali, füruatta farklılık arzederler. Hz. Peygambere vahyedilenlerin özü, diğer peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir.
Ali Fuat Başgil, dinin mahiyeti ile ilgili şunları söyler:
"Din, insan ihtiraslarını frenleyen en kuvvetli manevi dizgindir... Şok içinde bunalan insan ruhunun ışığıdır." [2] "Din, sırf bir inançtan ibaret değildir... Din aynı zamanda amelî bir hayat yolu, emirler yasaklar ihtiva eden ilâhî bir kanundur." [3]
Teomorfik (ilâhî) bir varlık olmasına rağmen, insan fıtraten unutkan, kaygısız, yetersizdir. Bu mahiyetteki insan, yalnız başına yükselemez. Uyanık biri tarafından unutkanlık rüyasından uyandırılması gerekir.[4] İşte, Allah’ın elçileri olan peygamberler, beşeri uyarmakla ve uyandırmakla görevli seçkin insanlardır. Nitekim yüce Allah’ın Hz. Peygambere verdiği talimatlar içinde şu da vardır:
“Kalk ve uyar!”[5]
"Mademki hepimizin vahiy sahibi olmadığını görüyoruz. O halde peygambere ihtiyacımızı kabul etmek durumundayız." [6]
Bilimler, eşyada ortaya çıkan olayların nasılını araştırırlar, niçininden bahsetmezler.[7] Niçinini ise, felsefe ve din ele alır.
Menşei bakımından, din ilâhî, felsefe ise beşerîdir. Dinde ortaya konan doğrular vahiy yoluyla, felsefede ise akıl yoluyladır.[8]
Ebu Zehra’nın da ifade ettiği gibi, İslâm, her ne kadar bütün hükümlerinde akla muvafık ise de mercii nakildir,[9] yani, vahye istinat eder.
Din ve felsefe, eşyanın niçinine yönelmekle beraber sonuç itibariyle farklılık arzederler. Necib Fazıl, konuya şöyle yaklaşır:
"Felsefe, bulmanın değil boyuna aramanın yolu... Din buluş, felsefe ise, bulduğu her şeyde hatalı veya hata etmesi mümkün bir arayış."[10]
Tolstoy (ö. 1910), dinin insan hayatındaki yeri ve önemine şöyle işaret eder:
"İnsanın kâinatla ilişkisini bir felsefe ya da bilimin değil, sadece ve sadece dinin kurabileceğine inanıyorum."[11]
Bütün bunlardan şöyle bir sonuca varabiliriz: "İdeolojiler hiçbir zaman dinin alternatifi olamaz. Bunlar ancak birbirlerinin alternatifi olagelmişlerdir."[12]
Felsefe, gerçeklere ulaşmada daima hak dine muhtaçtır. Garaudy, felsefenin dine ihtiyacını şöyle ifade eder:
“Felsefe, peygamberlerin mesajlarına kulak vermedikçe, tek adım atamayacaktır.”[13]
“Dilini bilmediğimiz şu canlı cansız varlıklar, zerreler, küreler ne yapıyorlar ne vazife görüyorlar?” şeklindeki bir soru, bütün felsefecilerin zihnini yormuş mühim bir meseledir. Felsefe tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla, felsefeciler bu soruya tatmin edici bir cevap bulabilmiş değillerdir. Kur'ân-ı Kerim, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tesbih ediyor olmasın. Lakin siz onların tesbihini tam anlayamazsınız.” gibi âyetleriyle meseleyi kökünden halleder.[14]
Şüphesiz, bilim ve felsefe yoluyla insanlar çok şeyler öğrenmişler, nice gerçeklere ulaşmışlardır. Fakat öğrenilen bu şeyler, ulaşılan o gerçekler insanı vahyin bildirdiği gerçeklerden hiçbir zaman müstağni kılamaz. Kur'ân-ı Kerim bunu “Size ilimden çok az şey verildi” âyetiyle bildirir.[15] Hamdi Yazır’ın yorumuyla, “Yani, hiç verilmedi değil, fakat az. Bildiğiniz de az, bilişiniz de azdır. Çünkü sonradan meydana gelmiş nisbî bir ilimdir. Sofestailerin dediği gibi, ‘hiçbir şey bilmez’ değilsiniz. Haktan bazı şeyleri bilirsiniz, ama hakikatin bütün derinliğiyle değil.” [16]
Hak ile batılın mücadelesini anlatan şu âyet, bir yönüyle konumuza da ışık tutmaktadır:
“Allah gökten bir yağmur indirdi de vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de üzerine çıkan bir köpük yüklenip götürdü. Süs eşyası veya âlet yapmak için, ateşte üzerini yakıp erittikleri madenlerden de bunun gibi bir köpük oluşur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal verir. Köpüğe gelince, atılır gider. İnsanlara faydalı olan ise, yerde kalır.”[17]
Hamdi Yazır, âyetin yorumunda şunları nazara verir: Semâdan inen ve hayata medar olan halis su, Kur'ân’ın ve ilâhî vahyin temsilidir ki bunda beşer kesbinin hiç müdahalesi yoktur. Ocaklarda eritilen madenler de beşerin kesp ve içtihadıyla istinbat ve te’lif olunan hak malumatın temsilidir.[18]
Semadan berrak, safi olarak inen suya yerde köpük karışması gibi, hak dine de zamanla hurafe ve bid’at köpükleri arız olur. Madenler ayrıştırılırken ortaya çıkan posa gibi, beşerî ilimlerde de gerçek dışı teoriler, aldatıcı hayal posaları görülür. Bunlar zamanla atılır, geriye sadece gerçek bilgi kalır.
Peygambere Olan İhtiyaç
Nübüvvet yani peygamberlik müessesesi, insanlık âlemi için “olmazsa olmaz”lardandır. Allahu Teâlâ arı ve karınca gibi varlıkları bile kendi hâllerine bırakmamakta, onlara içlerinden lider çıkararak hayatlarını tanzim etmektedir. Onlara “ne yaparlarsa yapsınlar” demeyen ezelî kudretin, en câmi bir mahiyete sahip olan ve yeryüzüne halife olarak gönderilen insanı kendi hâline bırakması elbette düşünülemez. Âlemdeki düzen, insanların vahiyle yönlendirilmesini, ilâhî kânunlarla hayatlarının tanzim edilmesini gerekli kılar.
İnsan, aklıyla Allah’ın varlığına ulaşabilir, ama O’nun sıfatlarını ve bizden isteklerinin neler olduğunu bilemez ve bulamaz.
Öte yandan öldükten sonra hayatın olup olmaması gibi gaybî konularda aklen yol alamaz. Ayrıca nelerin helâl, nelerin haram olduğunu da tam idrak edemez. Deliler bile içkinin zararlı bir şey olduğunu farkettiği halde, akıllı kabul edilen nice kimsenin “İçki içmeyen biri çağdaş olamaz!” şeklinde hezeyanlar savurması “İçki size haram kılındı”[19] hükmünü bildirecek ilâhî vahyi gerekli kılmaktadır.
Din ve Marifetullah
Marifetullah, Allah’ı tanımaktır. Allah’ı tanımak, O’na imanın devamı olan bir merhaledir. Matematiğin varlığını kabul etmek, matematik bilmek anlamına gelmediği gibi, Allah’ın varlığını kabul etmek, O'nu tanımak demek değildir.
Bilme iştiyakının insanı daima düşünmeye yönelttiği konulardan birincisi, Allah’ın varlığı meselesidir.[20] İnsanlığın en büyük ihtilafı, Allah inancı etrafında cereyan eder. Ateist, materyalist, pozitivist düşünce mensupları doğrudan Allah’ı inkâr ederler. Yaratılmamış, fakat her şeyi yaratan yüce bir kudreti kabul etmek dar zihinlerine sığmadığından, ezeli bir âlem anlayışını ileri sürerler. Bunu yaparken, Allah’a vermekte zorlandıkları “ezeliyet” sıfatını her zerreye verdiklerini nedense göz ardı ederler. İnançtan kaçarken yine bir inancı kabulden kurtulamazlar.[21] Hiçbir dini kabul etmezken, “dinsizlik dini” mensupları haline gelirler.
Âlemi yaratan, sonsuz kudrete sahip müteal (aşkın) bir varlık inancı yaygın olmakla beraber, insanların Allah’ı tanımaları farklı farklı olmuştur. Kur'ân üç ayrı yerde şöyle bildirir:
“Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar.”[22]
Gerçekten de
-bir kısım melek ve cin gibi görülmeyen ruhanilere tapanlar,
-Firavun gibi zalimleri tanrı kabul edenler,
-Hz. İsa gibi bir büyük peygamberi ulûhiyetin bir rüknü sayanlar,
-inek gibi mübarek bir hayvanda mabudiyet nişanesi görenler,
-taş, ay, güneş gibi cisimlere ibadet edenler,
-kendi hevâ ve nefsini ilâhlaştıranlar… elbette ve elbette Allah’ı tanıyamamışlar, o yolda bir mesafe kat edememişlerdir.
Allah’ın Zatı
Gündüz vakti dünyanın yarısını aydınlatan güneşin varlığını anlamakta çok da zorlanmayız. Ama “Acaba güneşin zatı nasıldır?” deyip güneşe bakacak olsak gözümüz birkaç dakika içinde artık bir şey görmez hale gelir. Temsilde hata olmasın, “Şu âlemde gördüğümüz ne varsa bunların hepsi Allah’tandır ve O’nun yaratmasıyla var olmuşlardır” diye iman etmemiz bizi çok da zorlamaz. Ama “Acaba O’nun zatı ve keyfiyeti nasıldır, O bir mekânda mıdır…?” gibi sorular idrak boyutumuzu çok çok aşar.
Ziya Paşa bazı şeyleri idrak etmenin aklı aştığını ifade babında şöyle der:
“İdrak-i meâli bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.” [23]
İnsan, ruh ve cesetten meydana gelir. Ruhun varlığı bizler için çok açık olmakla beraber, onu belli bir tarifle anlatmakta zorlanırız. Kendi ruhunun varlığını bilen, ama tarif edemeyen bu insan, ruhu ve mahlûkatı yaratan Allah’ın varlığını anlamakta çok da zorlanmaz, “Âlem varsa, yaratan da vardır” der. Ama Allah’ın zatını anlamakta, hatta âlemde tasarruflarını anlamakta pek de yol alamaz. Çünkü insan gözü güneşin zatına bakmaya uygun yaratılmadığı gibi, insan aklı da Allah’ın zatını idrak etmeye yetmemektedir.
O’nun varlığını bilmek (iman etmek) ayrı, O’nu isim ve sıfatlarıyla tanımak (marifetullah) ayrı, zatını idrak edebilmek bütün bütün ayrıdır.
Hz. Ali şöyle der:
“Belli bir görünüm ve edevatı olanları vasfetmekten aciz olan bu insan, mahlûkatı yaratanı vasfetmekten elbette çok daha acizdir, varlıkların özellikleriyle O’nu tarif edebilmekten çok daha uzaktır.”[24]
Yüce Allah mevcud-ı meçhuldür.[25] Onu tanımamız zatı itibarıyla değil eser ve fiilleriyle, bir de bunların arka planında yer alan isim ve sıfatlarıyla olmaktadır. Nitekim peygamber efendimiz Allah’ın zatını tefekküre çalışan bir gruba şöyle demiştir:
“Allah’ın mahlûkatını/nimetlerini tefekkür edin, zatını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç getiremezsiniz.”[26]
Allah zamanın ve mekânın yaratıcısıdır, kendisi zamandan ve mekândan münezzehtir. Onunla mahlûkatı arasındaki münasebet “Halıkiyet-mahlûkiyet” alâkasıdır. Bu, bir nevi ressam-resim münasebeti gibi düşünülebilir. Resim ve ressam birbirinden ayrı mahiyetlerdir. Resim ressamdan haber verir, ama ressamın mahiyet ve hakikati resimle aynı şeyler değildir. Resim resimdir, ressam da ressam… Benzeri bir şekilde Allah Allah’tır, âlem âlemdir.
Hamdi Yazır, gayet derinlikli bir ifadeyle konuya şöyle yaklaşır:
“Âlem, masivâullah'tır ve Allah, mâverâ-yı âlemdir.”[27]
Masivâ, Allah’ın dışında olanı ifade eder. Allah masivâ olan âlemleri yaratmış ve âlemlerde bulunan her şeyi kendi zatına, esma ve sıfâtına bir alem, yani alâmet kılmıştır. Ama O, zatı itibarıyla âlemle iç içe olmaktan münezzehtir. Bunu bir nevi boyut farklılığı misaliyle anlayabiliriz. Mesela her ikisi de mahlûk olmakla beraber iki boyutlu olan bir düzlem, üç boyutlu olan bir cismi ihata ile içine alamaz.
Âlem Allah’ın aynısı değil, aynasıdır. Bu noktada ciddi bir temyiz ve tefrik yapmak gerekir, yoksa bu meselede pek çok batıl fikirlere kapılar açılabilmektedir. Bu mahiyet farklılığı meselenin püf noktasıdır. Nitekim bu meselede şöyle denilmiştir:
“Onu idrakten aciz olduğumuzu bilmek, bir nevi idrak etmektir.”
“Allah olarak hatırına ne gelirse, Allah o değildir.”
İnsan idraki üstte nazara verdiğimiz güneş ve ruh örnekleri gibi bazı misallerle konuya bakabilse de bu misallerin sadece bir dürbün görevi gördüğü unutulmamalıdır. Nitekim Kur'ân şöyle bildirir:
“O’nun misli (O’na benzer) bir şey yoktur. O, Semi’-Basîr’dir.”[28]
Bu âyette hem tenzih hem de teşbih vardır. Allah mülkündeki bütün sesleri işiten ve her şeyi görendir, ama onun işitmesi ve görmesi elbette bizlerin işitmesi ve görmesi gibi değildir. Yüce Allah bu meselede insan idrakinin sınırlılığını şöyle bildirir:
“Gözler Onu idrak edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, Latîf - Habîr’dir.”[29]
O Latîf’dir, her şeye nüfuzu vardır. Habîr’dir, her şeyden haberdardır. Yani, gözler O’nu idrak edemez, çünkü O Latif’tir. O ise gözleri idrak eder, çünkü O Habîr’dir.
Allah’ın Sıfatlarında İhtilaf Edilmesi
En büyük gerçek, Allah’ın varlığıdır. İnsanların büyük bir ekseriyeti Allah’ın varlığını kabulle beraber, genelde O’nun sıfatlarında ihtilafa düşerler. “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”[30] diyen cahiliye Arabı aslında Allah’ı kabul etmektedir. Fakat onun itikadında, Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lazımdır. İşte putlar birer sembol olmuş, tarih boyunca nice insan putlara tapmaktan kurtulamamıştır.
İneği kutsal kabul eden bir Hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir Budist, herhalde bunlarda ilâhî bir sembol görmekte, o şekilde bunlara ibadet etmektedir.
Pek çok insan, Allah’ı hemen karşısında görüvermek ister. "Ey Musa! Allah'ı açıktan görmedikçe sana inanmayacağız"[31] diyen Hz. Musa'nın kavmi buna güzel bir misaldir.
Hamdi Yazır üstteki âyetle ilgili şu orijinal yorumları yapar:
"Böyle duyularıyla muhatap olduklarından başka bir şey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayan, inanmak istemeyenler, asasız yürüyemeyen âmâlara benzerler. Mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Nazarlarında manevi şeyler sadece akıllarıyla ulaştıkları; mücerret şeyler ise birer vehim kabul edilir. Tapmak için mücessem şeyler ararlar. Bulamazlarsa yaparlar, ona taparlar, ondan imdat ararlar. Çünkü insanlarda ibâdet fıtrî bir kanundur, bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek mabudu göremeyince, kalplerinden ve akıllarından kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar..."[32]
Antikçağ filozoflarında Tanrı, evrenin mimarı ve san’atkârıdır. Şekil verdiği maddeyi hazır bulmuştur, madde de Tanrı gibi ezelidir, dolayısıyla yaratılmamıştır.[33]
Eski Yunan’da “insanların yarattığı(!) tanrılar” vardır. Olympos dağı, bunların meskenidir. Yunanlılar, yapmak istedikleri rezaletleri hayal âlemlerinde önce tanrılarına işletmişler, ardından bu rezaletleri kendileri işlemişlerdir.
Avrupa’da çıkan deist filozoflar, akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Bunların kabulüne göre, Tanrı evrenin içine mekanik ilkeler yerleştirmiştir. O istese bile, evrene yerleştirdiği rasyonel düzene karşı gelemez. Onun iradesi bile bu rasyonel ilkelere bağlıdır... Bu dünyada mucizenin yeri yoktur. Tanrı, evreni mucize ile değil, rasyonel yasalarla yönetir. Gerçi bu yasaları o kendi koymuştur. Ama bir defa yarattıktan sonra evrenin gidişine artık karışmaz olmuş, onu kendi kendine işlemeye bırakmıştır.[34]
Bir kısım filozoflar ise, -Panteizmde olduğu gibi- Allah’ı âlemde mündemiç olarak kabul ederler.
"Panteizm, Allah’ı tabiata mutabık, tabiatın aynı, kendisi kabul etme mezhebi... Tevhide doğru giderken, birden müşahhasa düşmenin ve mahlûku Hâlık görmenin mezhebidir... Allah’ı bulmaya doğru bir adım olduğu halde, sürçmekten ve eşyayı putlaştırmaya düşmekten ibaret bir ekol."[35]
İşte bunlar gibi Allah’a iman ve O’nun sıfatları hususunda nice ihtilaflar söz konusudur. Özellikle semâvi bir dinden ilhamını almayan felsefe ekolleri, Allah’ı tanımada yolda kalmışlardır. Bu durumu hisseden Pascal “Bana Allah gerek, filozofların anladığı manada değil, haberini peygamberin getirdiği Allah” demiştir.[36]
Sözün burasında, meselemize ışık tutacak iki âyete dikkat çekmek istiyoruz:
1. “Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden ibarettir. Allah, onların ilâhlığı için hiçbir delil indirmemiştir.”[37]
Yani, hiçbir hakikatleri yoktur. Müsemmasız isimlerden ibarettirler. İlah olmaya, ibadet edilmeye hiçbir cihetle liyakat ve kabiliyetleri söz konusu değildir.[38]
İster beşerî rabler, isterse beşer dışı rab kabul ettikleri ruh, şeytan, melek, kevnî kuvvetler olsun, bunların hiçbirinde rububiyetten bir eser yoktur... Ancak insanlar, çeşitli şekillerde kendini gösteren cahiliyetlerde bunlara birtakım isimler takmışlar, sıfatlar yüklemişler, özellikler vermişlerdir.[39]
Bir garibana “sen hükümdarsın” demekle hükümdar olamayacağı gibi, tabiata veya ruhani varlıklara “ilâh”, “tanrı” adını vermekle onlar ilâh olamazlar, hiçbir cihetle rububiyetten, ulûhiyetten bir hisse alamazlar.
2. “Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah’a iman ederler.”[40]
Kurtubi, âyetin genel ifadesini şu örneklerle açıklar:
-Allah’a inanıp putlara tapanlar,
-Ehl-i Kitap,
-Zor anlarda Allah’ı hatırlayanlar.
-"Falan olmasaydı kurtulamazdık.” gibi lakırdılar edenler.[41]
İşte, bütün bu tip insanlar ve benzerlerinin Allah inancında şirk şaibesi vardır. Halis tevhid ise, ancak ve ancak bütün şirk şaibelerinden uzak bir şekilde, Cenab-ı Hakk’ı gerçekte olduğu gibi tanımakla mümkün olacaktır.
Şüphesiz, böyle bir iman yüce bir ideal ve bir “ufuk-u âlâ” olmakla beraber, buna ulaşmak o derece kolay değildir. Zira insan Cenab-ı Hakk’ı perdeler arkasından tanımak durumundadır. Bu perdeler, şairin
“Perdeler, hep perdeler,
Her yerde, her yerdeler.”[42]
“Perdenin ardı perde, perdenin ardı perde,
Her siper aşıldıkça, gaye öbür siperde.”[43]
sözleriyle ifade ettiği gibi, hem her yerde, hem de iç içedirler. Açılan bir perde bizi yeni bir perdeyle karşı karşıya getirmektedir. Mesela, hastalıklar Azrail’e, Azrail ise ruhların kabzedilmesine perdedir. Gerçekte ise ölümü takdir eden Allah’tır. Azrail canının istediği zaman can alan bir yetkili değil, aksine kendine verilen talimata göre hareket eden bir görevlidir.
Bir hadiste, Cenab-ı Hakk’ın nurdan yetmiş perde ile perdeli olduğu, şayet bu perdeleri kaldırsa, nurunun her göz sahibinin gözünü yakıp görmez hale getireceği ifade edilir.[44] Bir başka hadiste ise, Cenab-ı Hak için nurdan ve zulmetten yetmiş bin perde olduğu bildirilir.[45] Arapçada yedi, yetmiş, yedi yüz gibi ifadeler kesretten kinaye kullanıldığı gerçeğinden hareketle, bu farklı rakamların çokluk manasını taşıdığını söyleyebiliriz.
Yüzlerce ilimde otorite bir zatın ilmine muhatap olan bir çocuk, her geçen gün o zatın ilmini daha ileri düzeyde anlayabilir. Her yeni öğrendiği bilgi, âdeta bir perdeyi daha aşmaktır. Onun gibi, her insan aklıyla, kalbiyle, latifeleriyle Allaha muhatap olur. Kâinatın ilâhî bir san'at eseri olduğunu anlamasıyla her varlığı O'na delalet eden işaretler olarak görür. Resimden ressama, nakıştan nakkaşa, eserden müessire intikal tarzında varlıklardan Allaha yollar bulur. Mevcudatta cilveleri tezahür eden ilâhî isimlerin farkına varır, isimlerden sıfatlara, sıfatlardan şuunat ve zata ulaşır.
Marifetullah Yolları
Bediüzzaman, marifetullahta şu üç büyük, külli tanıtıcıya dikkat çeker:
1. Kâinat kitabı.
2. Hz. Muhammed (a.s.m.)
3. Kur'ân-ı Kerim.[46]
Kâinatı meydana getiren her bir varlık, Allah’a açılan bir pencere gibidir. Eser ustasını, san’at san’atkârını, nakış nakkaşını gösterdiği gibi, her bir varlık dahi Allah’ı gösterir, Onu tanıttırır, isim ve sıfatlarını bildirir.
Hz. Peygamber hem kâinat kitabının manalarını anlatan hem de Kur'ânı bize açıklayan bir elçidir.
Kur’ân-ı Kerim ise, âlemlerin Rabbinin kendisine yakışan bir beyanla, kendisini insanlara tanıtması, fermanlarını bildirmesidir. Kendi idrakimizle baş başa kalsak, bazı felsefecilerde olduğu gibi, Allah’ı Sani olarak bilir, fakat Halık olarak tanımazdık. Veya O’na zevceler, oğullar, kızlar isnat ederdik. Veya ilmini, iradesini bilmezdik. Veya O’nu mahlûkata benzetirdik...
İşte, bütün bu tür dalaletlerden uzak kalış, Allah’ı gerçekte olduğu gibi tanıyış, ancak ve ancak O’nun kelamı olan Kur'ân’ı anlamakla mümkündür. Kur'ân-ı Kerim Cenab-ı Hakkı zat, sıfat, esma ve fiilleriyle bildirir, tanıttırır. Zatının hiçbir şeye benzemediğini,[47] ilim- irade gibi sıfatları olduğunu,[48] Semi-Basir gibi isimleri bulunduğunu,[49] her an faaliyette olduğunu… anlatır.[50]
Bununla birlikte Kur'ân’ın anlatmış olduğu ilâhî gerçekler, farklı meşreplerde bulunan muhatapları tarafından farklı şekillerde algılanmıştır. Bu meşrepler, başlıca şunlardır:
1. Selefiye
2. Kelam
3. Tasavvuf.
Bunlardan selefiye nass’çıdır. Kelam, aklı ön planda tutar. Tasavvuf, keşfe dayanır.
Süleyman Uludağ bu üçünü şöyle yorumlar:
“Herhangi bir şeyin var olması için üç boyuta ihtiyaç vardır: En, boy derinlik. Nass, akıl ve keşf, İslâm düşüncesinin üç boyutudur. Bunlar var olmadan İslâm düşüncesi var olamaz. İslam düşüncesi için nass ve nakil bir insandaki hafıza; akıl ve istidlal muhakeme, ilham ve sezgi his gibidir. Hafıza olmazsa düşünmenin, muhakeme olmazsa hafızanın önemi yoktur. Bir Müslüman, düşünüş ve duyuş dünyasını nass, akıl ve keşf unsurlarını değişik nisbetlerde kullanarak inşa eder. Eğer bu üç malzemeden meydana getirdiği fikir sisteminde nass ve nakil ağır basıyorsa biz ona selefî, akıl ağır basıyorsa ona mütekellim, keşif ve ilham ağır basıyorsa ona da mutasavvıf diyoruz.” [51]
İman felsefesi
İmanın altı esası arasında telazum, yani birbirini gerektirme vardır. Buna göre şöyle diyebiliriz:
Madem Allah var, elbette âlemi meleklerle şenlendirecektir.
Madem Allah var, elbette insanlardan neler istediğini kelamıyla bildirecektir.
Madem Allah var, öyleyse emirlerini ve yasaklarını bildiren peygamberler gönderecektir.
Madem Allah var, öyleyse ahiret de olacak, insanlar şu dünyada yaptıklarının karşılıklarını alacaklardır.
Madem Allah var, bir kader programı olacaktır.
Din ve Hayat
İslam Dünyası son dört yüzyılda teknolojik olarak Batıdan geri kaldı. Pek çok insan, bu geri kalmanın İslam’dan kaynaklandığını zannetti, “Din bizi geri bıraktı” diye düşünenler, hatta bunu fikir olarak ileri süren “aydınlar” çıktı. Ziya Paşa (ö. 1880), bunların fikrî durumunu şöyle şiirleştirir:
“İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakki.
Evvel yoğ idi, iş bu rivâyet yeni çıktı.” [52]
Yani devletin yükselmesine ayak bağı İslâm Diniymiş. Önceleri böyle diyen olmazdı, bu rivayet yeni çıktı.
Osmanlının son döneminde Avrupa teknolojide ilerleyince toplumda -özellikle yeni nesilde- Avrupa hayranlığı ortaya çıktı. 19. yüzyılda Osmanlıdaki bu yeni nesle Avrupalılar “Jön-Türkler” adını verdi. Bu tabir zamanla Osmanlı diyarında da kullanılır hâle geldi.
Jön-Türkler içinde dindar olanlar da bulunmakla beraber pek çoğu az veya çok dine mesafeli idi. İşte bunlar, İslâm’ın topluma hayat verdiğini göremedi, millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti. Medeniyetin ise hep ileriye doğru gideceğini, bütün dünyaya Batı medeniyetinin hâkim olacağını vehmetti. “Saadetimiz Batının değerlerine sarılmakta” şeklinde düşünüyorlardı. Ama I. Dünya savaşı gibi olaylarla görüldü ki, medeniyetin sisteminde problemler vardı, faydalı olması beklenirken etrafa zarar veriyordu.
Jön-Türklerin dinde lakaytlığına dikkat çeken Bediüzzaman, dinin önemine şöyle dikkat çeker:
“Din hayatın hayatı hem nuru hem esası.
İhyâ-yı dinle olur şu milletin ihyâsı.”[53]
Yani, din hayatın hayatıdır, onun nuru ve esasıdır. Şu milletin hayat bulması din ile olacaktır.
Hristiyanlıkta ruhani liderlerin şekillendirdiği din ilerlemeye engeldi. Kilise, âdeta bilime savaş açmıştı. Fikren susturamadıklarını Engizisyon mahkemeleriyle susturuyorlardı. Batı, Hristiyanlık dininin hegemonyasından “Rönesans ve reform” hareketleriyle sıyrılabildi, “Aydınlanma felsefesiyle” akla yönelebildi. Böylece muharref Hristiyanlık dininin prangalarından kurtulup maddeten ilerledi.
Hâlbuki İslâm Dinini Hristiyanlık gibi zannetmek son derece yanlıştır. Çünkü İslâm, düşünceye savaş açmamış bilakis aklı kullanmayı teşvik etmiştir. Böyle olunca Müslümanlar İslâm’a sarıldığı ölçüde ilerlemiş, milletler yarışında öne çıkmışlardır. Dine bağlılıkları azaldıkça ise, kendilerinde gerileme görülmüştür. Bu, aslında tarihi bir hakikattir, ama nedense göz ardı edilmektedir.
[1] Âl-i İmran, 3/19.
[2] Başgil, s. 68-69.
[3] Başgil, age. s. 89.
[4] Seyyid Hüseyin Nasr, İslam, İdealler ve Gerçekler (Ideals and Realities of Islam), Ter. Ahmet Özel, İz Yay. İst. 1996, s. 27.
[5] Müddessir, 74/2.
[6] Yazır, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s. 41.
[7] Taylan, s. 320.
[8] Türker, s. 18.
[9] Ebu Zehra, Tarihu'l-Mezahibi'l-İslamiye, II, 5.
[10] Kısakürek, Batı Tefekkürü, s. 15-16.
[11] Tolstoy, Din Nedir? Ter. Murat Çiftkaya, Furkan Yay. İst. 1995, s. 82.
[12] Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, Diyanet Yay. Ankara, 1985, s. 180.
[13] Garaudy, İslam’ın Bize Vadettikleri, Pınar Yay. İst. 1983, s. 137.
[14] İsra, 17/44.
[15] İsra, 17/85.
[16] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3203.
[17] Ra'd, 13/17.
[18] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2976.
[19] Bkz. Mâide, 90. İlgili âyette içki için “Şeytan işi bir pisliktir” denilmektedir.
[20] M. Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ, İnsan Yay. 1994, s. 31.
[21] Bkz. Günaltay, s. 36.
[22] En'am, 6/91; Hacc, 22/74 ve Zümer, 39/67.
[23] Ziya Paşa, Terci-i Bend ve Terkib-i Bend, Şule Yayınları, İst. 1999, s. 98.
[24] Şerif Radî, Nehcül-Belağa, Müessesetü’l- Mearif, Beyrut. s. 391.
[25] Bkz. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 131.
[26] Muhammed Abdurrauf Münavi, Feyzu’l- Kadîr, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, III, 262-263.
[27] Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 71.
[28] Şûra, 42/11.
[29] En'am, 6/103.
[30] Zümer, 39/3.
[31] Bakara, 2/55.
[32] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 359
[33] Gökberk, s. 148. Mesela, Aristo'nun Tanrı'sı, âlemin yaratıcısı değil, sadece "ilk Muharrik"tir. Bkz. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, Dokuz Eylül Ün. Yay. İzmir, 1987, s. 140.
[34] Gökberk, s. 392; ayrıca bkz. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 141.
[35] Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, s. 21-22.
[36] Kısakürek, Batı Tefekkürü, s. 55.
[37] Yusuf, 12/40.
[38] Beydâvî, Envaru't- Tenzil ve Esraru't- Te'vil, I, 484.
[39] Kutub, IV, 1990.
[40] Yusuf, 12/106.
[41] Kurtubî, el-Cami li ahkami'l- Kur'an, IX, 179.
[42] Kısakürek, Çile, s. 256.
[43] Kısakürek, Çile, s. 349.
[44] Bkz. Ebu Hâmid Gazali, Kavaidu'l- Akaid, Âlemu'l- Kütüb, Beyrut, 1985, s. 112; Râzî, Mefatihu'l-Gayb, XXIII, 230- 231.
[45] Bkz. Râzî, XXIII, 230- 231.
[46] Nursi, Sözler, s. 235.
[47] Şûra, 42/11.
[48] Mesela, Bakara, 29; Hud, 107.
[49] Şûra, 42/11.
[50] Rahman, 55/29.
[51] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergâh Yay. İst. 1985, s. 273-274.
[52] Ziya Paşa, Terci-i Bend ve Terkib-i Bend, s. 121.
[53] Nursi, Asar-ı Bediiye (Muhakemat), s. 567.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- Gerçek nedir, nasıl anlaşılır?
- ''Allah, mevcud-ı meçhuldür'' ifadesi ne demektir?
- Yaratan ve yaratılışla ilgili sorulara nasıl cevap verilebilir?
- İlahi irade, kader ve insan iradesi nasıl uyumlu olabilir?
- Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?
- Felsefe, varlık felsefesi ve bilgi felsefesi nedir?
- Maddeye takılanlara madde ötesini göremeyenlere ne dersiniz?
- Bilim ile inkar felsefesi nasıl açıklanabilir?
- Gerçekten, şeytan, savaş, hastalık güzel mi, kötülüğü Allah mı yarattı?