Niye zulümler görüyoruz?

Soru Detayı

- Bu soruyu sorduğum için beni ateist falan sanmayın. Ben günde beş vakit namazını kılmaya çalışan bir Müslümanım. Sadece bu soru çokça kafamı bulandırıyor. Ben de bu sorunun hikmetini öğrenmek istedim.
- Şimdi, Allah, bizi ve cinleri kendisine kulluk yapmamız için yarattı. Kendi sıfatlarını tecelli ettirmek için de. Buraya kadar her şey tamam. Ama bu hayatın sonunda yine kendisinin baştan bildiği kazanan ve kaybedenleri sonsuz cennet ve cehennemle buluşturuyor. Sorularım şunlar:
1) Allah, bizi sanatını göstermek için yarattığında bize sormadı ki. Sorsa belki cenneti kazanacağımızı bilsek dahi yaratılmayı istemezdik.
2) Allah, sıfatlarını tecelli ettirmek için yarattıysa, mesela Kahhar ismini de tecelli ettirmek isteyecektir. Ve bunun için insanlar bazı yanlışlar yapmak zorunda kalacaktır. Yani isminin tecellisi için sırf ben bak yapabiliyorum, güçlüyüm demek için bir sürü insanın hata yapmasına izin verecek ve onları kahredecektir. Bu adalet midir? Bunu ben güçlüyüm diye bir insan yapsa tepkimiz ne olurdu?
3) Hayatta bir sürü musibet, bela vs var. Bunların muhatabı hep yaratılan. Yani insan, hayvan. Mesela bir insan üst üste gelen belalara dayanamayarak delirebiliyor, intihar edebiliyor vs ya da bir ceylan aslan tarafından parçalanırken çok acı çekebiliyor. Tamam bunların sorumluları ya ahirette ya da dünyada cezasını görecek. Ama şu var, Allah sırf sıfatlarını gösterebilmek için başkalarına acı çektiriyor.
4) Allah, bu musibetler, acılar vs. kendisi niye yaşamıyor. 5) Sırf, yine insanların bazıları kendisine itaat etmediği için, yine sıfatlarını tecelli ettirmek için o insanlara hakikaten akıl almaz işkenceleri ahirette cehennem vasıtasıyla ve kabirde uyguluyor. 

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1) Evvela, şunu bilmek lazımdır ki, Allah sizi yarattığı zaman/yaratmadan önce siz yoktunuz ki size sorsun.

İkincisi, Allah kâinatın mutlak hâkimdir, sultanıdır. Sonsuz ilim ve hikmet sahibidir. Her şeyi en iyi bildiği ve bütün akılların yaratıcısı olduğu halde, hangi sanatı nasıl, ne zaman, nerede yaratacağı konusunda başkasına danışması düşünülemez. Sokrat’ın felsefe konusunda iki yaşındaki bir çocuğa danışması söz konusu olamayacağı gibi, bundan milyar defa daha farklı olarak Allah’ın herhangi bir konuda başkasına danışması söz konusu olamaz.

- Allah mülkün yegâne sahibidir. Evrensel bir kural olarak, “Mülk sahibi mülkünde istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahiptir.”

O halde, Allah’ın bazı yarattıklarını taş, toprak, bitki; bazılarını fare, öküz, deve, bazılarını da insan olarak yaratmasını sorgulamak hiç kimsenin ne hakkıdır ne de haddine düşmüştür.

Her varlık, yokluktan var edildiği için yaratıcısına teşekkür etmekle yükümlüdür. Yoksa, “Fare ben de niye at olamadım; öküz niye ben de filozof olmadım; deve niye ben de insan olamadım!..” şeklindeki -hezeyan dolu- soruların ardı arkası kesilmez…

2) Önce Kur’an’a iman eden bir kimsenin Allah’ı Kur’an’dan öğrenmesi gerekir. Kur’an’da “Allah asla kimseye haksızlık etmeyeceği” defalarca vurgulanmıştır.

Öyleyse her şeyden önce -bir mümin olarak- “Allah’ın asla haksızlık ve adaletsizlik yapmayacağına” iman etmemiz şarttır. Ve bu imanımıza ters gibi görünen hususların hikmetini öğrenmeye çalışalım.

Öğrenme imkânımız olmadığı takdirde, imanımızın ön gördüğü çizgide düşünelim ve “Bu işin hikmetini bilemiyoruz; ama şunu çok iyi bilirim ki, Allah asla haksızlık etmez.” diyelim. Bu imanımızın gereğidir.

 “Eğer inkâr edecek olursanız bilin ki Allah sizden müstağnidir, hiç kimseye ve olmaz. Eğer şükrederseniz, bundan hoşnut olur. Hiçbir kimse başkasının hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ama kullarının küfre/inkâra sapmalarına razı günah yükünü taşımaz. Sonunda hepinizin dönüşü Rabbinize olacak ve O da yaptıklarınızı size tek tek bildirecek ve dilerse bunların karşılığını verecektir. Gerçekten O, kalplerin en derin yerinde olan şeyleri dahi bilir.” (Zümer, 39/7)

mealindeki ayette, Allah’ın kullarını cehenneme sürükleyecek küfür gibi bir sapkınlığa düşmelerini istemediği açıkça ifade edilmiştir. Bu da sorudaki vehmin doğru olmadığını göstermektedir.

- Allah’ın KAHHAR gibi celalli sıfatlarının manasını, Onun sonsuz izzet, azamet sahibi olduğu şeklinde anlamak gerekir. Yoksa, bunu insanları kahr-u perişan etmek anlamında algılamak yanlıştır.

- Bununla beraber, cehennem celalli sıfatların tecelli ettiği yerdir. Hiçbir insan orada olmadığı zaman da bu tecelli söz konusudur.

- Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerini -daha iyi anlaşılması için- birkaç madde halinde vermeyi uygun buluyoruz:

a) Kâfirlerin ve zalimlerin ceza alması adaletin gereğidir: “Onu (o kâfir ve zalimi) Cehennem'e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz davacılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o davacılar Cehennem'in vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celal ve azamet-i kemal dahi kat'î isterler.

b) Eşkıyanın ceza görmesi, ilgili makamın izzet ve azametinin korunması açısından da büyük önem arz etmektedir: “Evet nasıl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: "Beni hapse atamazsın ve yapamazsın." diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.

c) Cehennemin varlığının başka hikmetleri de vardır: “Aynen öyle de; kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celaline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemal-i rububiyetine tecavüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem'in pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mûcibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem'i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celalin şe'nidir.” (Asa-yı Musa, s. 48 - 49)

3) Allah hem kazanan hem de kaybedenin kaçınılmaz olduğu bir imtihan açmıştır. Bu onun mutlak otorite ve kayıtsız iradesinin tercihidir. Bu imtihanın adalet ölçülerine göre cereyan etmesi için, akla kapı açılır, fakat insanın özgür iradesini rafa kaldıracak ve kendi tercihine imkân vermeyecek şekilde tek zorunlu istikamet gösterilmez. Aynı şartlarda bazı kimselerin iman edip bazılarının inkâr etmesi, bu gerçeğin göstergesidir.

- İnsanlar için dinin/şeriatın hükümleri geçerli olduğu gibi, hayvanlar için de fıtri şeriatın hükümleri geçerlidir. Hadislerde ifade edildiği gibi, Ahirette boynuzlu ile boynuzsuz koyun arasındaki hesaplaşma bu fıtri şeriatın hükmüne göre icra edilir.

“Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 74)

- İnsanların imtihanları nefis ve akıl ile kalp dairesinde cereyan etmektedir. Sağlık ve servet gibi nimetler, insanların bir çoğunda nefsin şımarıklığına sebep olduğu bilinmektedir. Bela ve musibetler ise, nefsin bu şımarıklığını kırdığı için imtihanın kazanılmasında büyük rol oynamaktadır. Bu sebeple, musibetleri bazı kimseler için büyük bir nimetin mukaddimesi olarak değerlendirmek gerekir.

- Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri bize ışık tutmaktadır:

“Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta bela, bela değil, belki bir lütf-u İlahîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı ve sair musibetzedeleri (fakat musibet, dine dokunmamak şartıyla) bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îras etmiyor. Çünki hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum; emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki: Öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlahiyedir. Çünki çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet îras ediyor. Fakat onun ebedî hayatına faidesi dokunuyor, bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle elbette hastalık haletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.” (Lem'alar, s. 13)

4) Bu soru haddinden fazla yersizdir. Ve bu soruya cevap vermek de doğru olmayabilir. Çünkü, bu soru, Allah’ın zat ve sıfatlarıyla taban tabana zıttır. EZELİ olan Allah’a arızi birer olgu olan musibetlerin arız olmasını düşünmek, Kur’an’ın tanıttığı Allah’a imanla bağdaşmaz. Birisi de kalksa “ALLAH DA BİZİM GİBİ NİYE ÖLMEZ” dese ne diyeceğiz? Bu tür bir düşünce, şeytani vesveseden kaynaklanan bir “HEZEYAN”dır.

5) Bu sorunun da cevabı yukarıda geçmiştir.

Bugün bütün dünya devletleri bir hukuk sistemini kurmuş ve bu hukuka göre insanlarla muamele ediyor. “Hak ve hukuk herkes için geçerlidir/ hukuk herkes için lazımdır.” sözü, evrensel bir değer olarak algılanmaktadır. Suçlu olanların ceza görmesinden dolayı hiç kimse, kalkıp da “hukuk sistemini ortadan kaldıralım” demez. Çünkü hukukun olmadığı yerde anarşi ve terör vardır.

Bu husus insanların adaleti için vazgeçilmez bir insanlık prensibi olduğu ve hiç kimsenin  âdil olan bir kanun koyucuyu için “kendi şahsi kaprisleri adına bu kanunları yapıp uyguluyor” demediği halde, her yaptığı işi, hak ve hakkaniyet üzere olduğu kâinatın şahadetiyle sabit olan Allah’ın ortaya koyduğu kanunları uygulamasını “şahsı için” yaptığı bir hareket olarak düşünmek ne vicdanın, ne irfanın ne de insafın kabına sığar..

Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (Nisa, 4/147)

mealindeki ayetten de Allah’ın o ulvi maksadını, şaşmaz adaletini ve sonsuz merhametini görmek mümkündür.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
EN ÇOK SORULANLARDAN
UYGULAMALAR