Kureyşlileri kızdırıp işkenceleri artırmalarına sebep olan ayet hangisidir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Peygamber (a.s.m), yaklaşık üç yıl insanları gizlice İslam’a davet etti. Bu dönemde önemli bazı kimseler iman ettiler. Daha sonra Allah “Şimdi sen, sana ne emredilmişse onu açıkça onlara söyle, o müşriklerden yüz çevir.”(Hicr, 15/94), “Önce en yakın akrabanı uyar.”(Şuara, 26/214) mealindeki ayetlerle davetin bundan böyle açıktan yapılmasını emretti.

Hz. Peygamber (a.s.m) bu emre uyarak, önce Safa Tepesi'ne çıkıp Kureyşlileri toplantıya çağırdı. Bir araya gelen müşrikler, beklemedikleri bir anda, kendilerini tek bir Allah’a iman etmeye, putlardan vazgeçmeye davet eden Peygamberimize (a.s.m) karşı çıktılar. Bu arada amcası Ebu Leheb “Bunun için mi bizi buraya çağırdın, ellerin kurusun/hep zararda olasın.” şeklinde beddua etti ve bunun üzerine de TEBBET Suresi indi.

Safa Tepesi'nden indikten sonra, kendi yakın akrabalarını bir araya topladı ve onları  tevhit dini olan İslam’a davet etti.(bk. Müslim, İman, 348,350,351, 353)..

İşte, kendi babalarının dinine karşı çıkan, putları açıktan tahkir eden Efendimize (asv) karşı kureyşliler bundan böyle sert tepki göstermeye ve Müslümanlara işkence etmeye başladılar.(bk. Said. R. el-Butî, Fıkhu’s-sîre, s. 98-100).

Daha sonra  Efendimiz “Bir gün sen bizim ilahlarımıza tap, bir gün de biz senin ilahına tapalım...” şeklindeki Kureyş tekliflerini şiddetle reddetmiş, Kâfirun Suresi de Efendimiz (asv)'in bu tavrını pekiştirmiştir.  Hz. Peygamber (a.s.m)’in bu tavrı da  -deyiş yerindeyse- müşrikleri çileden çıkarmış ve daha da azgınlaşmaya başlamışlardır. Nihayet hak üstün gelmiş ve batıl yok olmaya mahkum olmuştur.

Kur'an'ın eski toplumlara ilişkin kıssalarında, ilâhî davete karşı çıkan müstekbirlerin peygamber ve müminlere karşı uyguladıkları işkence ve şiddet yöntemleri geniş bir yer tutar. Peygamber ve mü'minlerin öldürülmelerine kadar varan bu baskı ve işkenceler, son peygamber Hz. Muhammed (asv)'in tebliğinin Mekke döneminde de bütün çirkinliği ile gözler önüne serildi. Sözgelimi Habbab b. Eret, Mekkeli müşrikler tarafından, eriyen yağları ateşi söndürünceye kadar kor üzerinde yatırıldı; Bilal-i Habeşî, demir bir zırh içinde kavurucu güneş altında yatırıldı; Ammar b. Yasir'in anne ve babası gözleri önünde öldürüldü.

Müşriklerin dayanılmaz baskı ve işkenceleri Müslümanların önce Habeşistan'a, arkasından Medine'ye hicret etmelerine neden oldu. Müslümanlar daha sonraki dönemlerde de çeşitli işkencelere maruz kaldılar.
 
Meselâ, müşrikler savaşlar sırasında Müslüman cesedlere bile müsle denilen organ kesme ve parçalama uygulamalarına başvurdular. Yalancı Müseyleme'nin emri ile Habib b. Zeyd b. Asım adlı bir Müslümanın tüm organları teker teker kesildi. Kâfirlere özgü bu genel tutum, günümüzde de bütün acımasızlığı ile sürmektedir.

Müslümanların maruz kaldıkları tüm işkencelere karşın İslâm, işkenceye karşı kesin bir tavır koyarak haram kılmıştır. Çünkü İslâm'a göre insan en şerefli varlıktır (eşref-i mahlukat); en güzel biçimde yaratılmış, izzet ve şeref bağışlanmış, evrendeki her şey kendisine musahhar kılınmıştır. O, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Bu nedenle doğuştan dokunulmaz hak ve özgürlüklere sahiptir. Bunların başında insanlık şerefine yakışır biçimde yaşama hakkı ve buna bağlı diğer haklar gelir. Bu haklar başkaları için haram, başka bir deyişle dokunulmazdır.

Hz. Peygamber (asv), ünlü Veda hutbesinde bu haklara değinerek;

 "Şu şehrinizde, şu ayınız içinde bu gününüz ne kadar muhterem ve mukaddes ise, mallarınız, namus ve şerefiniz, kanlarınız da öyle haramdır, dokunulmazdır." buyurmuştur.

Bu nedenle insanın canına, bedenine, malına, namus ve şerefine yönelik maddi ya da manevi tüm tecavüzler haram kılınmış; bu tür tecavüzlere karşı cezalar öngörülmüştür.

İslâm'ın insana tanıdığı bu saygınlık ve dokunulmazlık, yalnız Müslümanlarla sınırlı değildir. Müslüman olmayanlar da aynı güvence altındadır.

 "Gayrimüslim vatandaşlara (zimmiler) velev bir kötü söz, namuslarıyla ilgili bir gıybet veya herhangi bir rahatsız edici davranışla olsun tecavüz eden yahut mütecavize yardım eden kimse Allah, Resulu ve İslâm'ın verdiği teminata ihanet etmiş, onu zayi eylemiş olur." (el-Karafî, el-Furuk, III, 11).

İslâm'ın insana tanıdığı saygınlık, ölümünden sonra da devam eder. Bu nedenle ölüye, ölünün vasiyetlerine, hatta yattığı yere, kabrine saygı göstermek bir görevdir. Ölüye de, dirilere olduğu gibi tecavüzde bulunulamaz, eziyet edilemez. Söz gelimi, tıbbi bir zaruret olmadıkça hiç bir ölünün kesilmesine, parçalanmasına izin verilmez.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun