Kur'an’da olduğu iddia edilen çelişkilere nasıl cevap verilebilir?

Tarih: 25.03.2015 - 01:03 | Güncelleme:

Soru Detayı

a) Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi. (7 Araf Suresi, 107) Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). (20 Taha Suresi, 20) (Asa Ejderha mı oldu Yılan mı oldu?)
b) Mücadele suresindeki arka arakaya gelen iki ayet (12-13) arasında bir çelişki olduğu iddiası vardır. Bir ayette verilen bir hüküm (Peygamberin (asm) yanına girerken sadaka verme) diğer ayette kaldırıldığı iddia edilmekte ve bununda bir çelişki oluşturduğu söylenmektedir.
c) Kocası ölen bir kadının durumuyla ilgili bazı hükümler Kuran’da bildirilmektedir. (Bakara 234, 240) Bu ayetlerin birisinde bir yıllık bir süreden söz edilirken diğerinde ise dört ay on günlük bir süreden söz edilir. Eğer kadın 4 ay 10 gün sonra evlenmek isterse diğer ayette bir yıl boyunca evden çıkmaması istenmektedir bu durum nasıl açıklanır?
d) Hz Meryem kaç tane melekle konuşuyordu? (Meryem 19, Ali imran 43)
e) Ölürken ruhu kim alır? (Secde 11, Muhammed 27)
f) “Veledün” ifadesinin tercümesinden kaynaklanmaktadır. “Veledün” bir çocuk demek. Eğer iki çocuk kastedilseydi “Veledani-Veledeyni”, ikiden fazla çocuk kastedilseydi “Evladun” ifadesi kullanılırdı. Burada geçen ifade “Veledün” kelimesidir ve anlamı “Bir çocuktur.” Dolayısıyla ortada bir sorun bulunmamaktadır. (Nisa 11,12) Bu açıklama gerçekten doğru mudur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

a) Soru:

Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi. (7 Araf Suresi, 107) - Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). (20 Taha Suresi, 20) (Asa Ejderha mı oldu Yılan mı oldu?)

Cevap:

Aynı hakikati farklı ifadelerle seslendirmek edebiyatın ve belagatin önemli bir prensibidir. Kur’an’da bu edebi sanat yönü oldukça fazla işlenmiştir.

- Hz. Musa’nın asasıyla ilgili hususlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Asanın mucizesi konusunda Allah tarafından farklı şeyler söylenmiş, ancak bu söylenenlerin hepsi bir yerde değil, konunun inceliği ve alakasına uygun olarak farklı parçalarına yer verilmiştir. Bu tefennün sanatından biri de yılanın farklı vasıflarına işaret edilmiştir. Mesela:

“Musa asasını attığında o koca bir yılan kesiliverdi.” (A'raf, 7/107)

mealindeki ayette, asanın “su’ban” denilen büyük cüsseli bir yılana dönüştüğüne dikkat çekilmiştir.

“(Allah) ‘Bırak onu Mûsâ!’ buyurdu. Hemen bıraktı. Bir de ne görsün: Hızla koşan (kıvrılıp sürünen) bir yılan oldu! 'Tut onu! Korkma, biz onu eski haline çevireceğiz!' buyurdu.” (Tâhâ, 20/17-21)

mealindeki ayette, asanın dönüştüğü yılan “hızla kıvrılıp sürünen, bir “hayye/yılan” şeklinde tasvir edilmiştir.

“Haydi asanı yere bırak! Mûsâ onun çevikçe hareket eden bir yılana dönüştüğünü görünce derhal kaçtı, bir kere olsun dönüp arkasına bile bakmadı. 'Gel Mûsâ! Endişe etme, çünkü sen güven içinde olanlardansın!'(Kasas, 20/31)

mealindeki ayette ise yılan “çevikçe hareket eden bir yılan/cann” şeklinde tasvir edilmiştir.

Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ifadeleri arasında bir çelişki yoktur.

İlk ayette yılanın büyüklüğüne işaret eden “su’ban” sözcüğüyle;

İkinci ayette yılanın genel adı olan “hayyetun” kelimesiyle;

Üçüncü ayette ise kıvraklığı ifade eden daha özel bir vasıf olan “cannun” unvanıyla anılmıştır. 

Demek ki, asa büyük, kıvrak ve çevik hareketli bir yılana dönüşmüştür.

- Bazı meallerde “ejderha” kelimesinin kullanılması, büyük yılan manasının Türkçeye aktarılması olup bu hakikati değiştirmez.

b) Soru:

Mücadele suresindeki arka arakaya gelen iki ayet (12-13) arasında bir çelişki olduğu iddiası vardır. Bir ayette verilen bir hüküm [Peygamberin (asm) yanına girerken sadaka verme] diğer ayette kaldırıldığı iddia edilmekte ve bununda bir çelişki oluşturduğu söylenmektedir.

Cevap:

Mücadele suresinin 12. ayetinde Hz. Peygamber (asm) ile görüşmek isteyenlerin, önce fakirlere sadaka vermeleri ön görülmüştür. Bunun hikmetlerinden bazıları şöyledir:

1) Hz. Peygamberi rahatsız edecek boyuttaki görüşmeleri azaltmak.

2) Zenginlerin bu yolla fakirlere yardım etmelerini sağlamak.

3) Hz. Peygambere karşı insanların saygılarını pekiştirmek. Çünkü her görüşmede sadaka vermek meşakkatli bir iştir. Bunu göğüsleyenlerin gönüllerinde Resulullah’ın saygısı daha pekişmiştir.

4) Keza insanlar bundan böyle rastgele huzuruna varmadıkları Hz. Peygambere olan şevkleri ve iştiyakları daha da artmıştır. Bu da imanlarına katkı sağlamıştır.

5) Bu sadaka şartı, aynı zamanda Müslümanların samimiyetini test eden bir uygulama olmuştur. Dünya malını sevenlerle ahiret hayatını sevenlerin konumları test edilmiştir.

Şüphesiz sahabeler bu testi geçmişlerdir. Fakat Müslüman gibi görünen münafıklar ise bu imtihanı da kaybetmişlerdir.

- Bu durum kısa bir süre devam ettikten ve sayılan hikmetler tezahür ettikten sonra, özellikle bu konuda imkânları olmayan fakirlerin de durumu nazara alınarak, bu uygulamaya son verilmiştir. Yani, 13. ayetle 12. ayetin hükmü neshedilmiştir. Bunda hiçbir çelişki yoktur. Kur’an’da “nesih” konusu bilinen bir hakikattir. (krş. Razi, Kurtubi, İbn Aşur, Meraği,  ilgili ayetlerin tefsiri)

c) Soru:

Kocası ölen bir kadının durumuyla ilgili bazı hükümler Kur'an’da bildirilmektedir.(Bakara, 2/234, 240) Bu ayetlerin birisinde bir yıllık bir süreden söz edilirken diğerinde ise dört ay on günlük bir süreden söz edilir. Eğer kadın 4 ay 10 gün sonra evlenmek isterse, diğer ayette bir yıl boyunca evden çıkmaması istenmektedir, bu durum nasıl açıklanır?

Cevap:

Bakara suresinin: “Sizden vefat edenlerin arkalarında bıraktıkları hanımlar (evlenmeden önce) dört ay, on gün iddet beklesinler.” mealindeki 234. ayetinde, kısaca “kocası ölen kadınların dört ay on gün iddet süresini bekleyeceği” ifade edilmiştir.

Surenin “İçinizden vefat edip geride eşler bırakanlar; eşlerinin evlerinden bir sene çıkarılmamasını ve geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Eğer kendileri çıkarlarsa, onların örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah, Aziz'dir, Hakim'dir.” mealindeki 240. ayette ise, kısaca “kocası ölmüş kadının, kocasının evinde bir yıl kadar kalabileceğine” vurgu yapılmıştır.

234. ayetteki, dört ay on günlük bekleme süresi, kocaya karşı bir nevi matem/yas müddeti olarak belirlenmiş ve bu süreye riayet etme zorunluluğu getirilmiştir.

240. ayette ise, bir zorunluluk olmaksızın, özellikle de ölecek olan kocaların vasiyet etmek suretiyle geriye kalan eşlerinin, varisler tarafından bir yıla kadar kocalarının evinden çıkarılmaması ve nafakalarının verilmesini temin etmeye yöneliktir. Şayet kadın (dört ay on gün sonra) evinden çıkarsa, bunda da bir beis olmadığına işaret edilmiştir.

- Bununla beraber, alimlerin büyük çoğunluğuna göre, 240. ayetin hükmü, 234. ayet ile neshedilmiştir. (bk. Taberi, Kurtubi, Razi, ilgili yer)

Durum ne olursa olsun, bu ki ayet arasında bir çelişki söz konusu değildir. Çünkü ayetlerin muhtevası ve amaçları farklıdır.

d) Soru:

Hz Meryem kaç tane melekle konuşuyordu? (Meryem, 19/19; Âl-i imran, 3/43)

Cevap:

Âl-i İmran suresinin “Hani Melekler dediler ki: 'Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı, hatta seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı.'” mealindeki 42. ayetinde Hz. Meryem’in şahsi kemalatına dair vasıfları zikredilmiştir. Bu güzel vasıflarının birkaç melek tarafından seslendirilmiş olması mümkündür.

Meryem suresinin “Ruh/Cebaril: 'Ben' dedi, 'Rabbinden sana gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye geldim.'" mealindeki 19. ayetinde ise, Meryem’e çocuk müjdesi verilmiş ve bu müjde yalnız bir melek olan Hz. Cebrail tarafından seslendirilmiştir.

Bununla beraber, Âl-i İmran suresinde yer alan “melekler” ifadesi çoğul olmakla beraber, bununla yalnız bir melek (Cebrail) kastedilmiş olabilir. Nitekim, Nahl suresinin “Allah melekleri, kendi tarafından bir ruh (vahiy) ile kullarından dilediği kimselere, 'Benden başka ilah yoktur. bana karşı gelmekten sakının!' diye uyarmak üzere gönderir.” mealindeki 2. ayetinde de Vahiy meleği olan Hz. Cebrail için “melekler” ifadesi çoğul olarak kullanılmıştır.” (bk. Razi, Al-i İmran 42. ayetinin tefsiri)

e) Soru:

Ölürken ruhu kim alır? (Secde, 32/11, Muhammed, 47/27)

Cevap:

Ölüm olayının gerçekleşmesi konusunda ayetlerde farklı ifadeler söz konusudur:

“Allah, nefislerin ölümü zamanında canlarını alır." (Zümer, 39/42)

mealindeki ayette ruhları kabzedenin Allah olduğu ifade edilmiştir.

“De ki: Sizin (ruhunuzu almaya) görevli kılınan Ölüm Meleği canınızı alır, sonra da Rabbinize döndürülürsünüz.” (Secde, 32/11)

mealindeki ayette, insanların ölümünü gerçekleştiren bir melek (Azrail) olduğu ifade edilmiştir.

“Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman, bakalım nasıl olacak?” (Muhammed, 47/27),

"Sizden birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz (meleklerimiz) onun ruhunu alırlar." (Enam, 6/ 61)

mealindeki ayetlerde ise, canları alanların birden çok melekler olduğu ifade edilmiştir.

- Buna göre, Allah, ölüm meleği ve Allah'ın ruhları almakla görevlendirdiği melekler ruhu almaktadırlar. Bu ayetler arasında var gibi görünen zıtlığı ortadan kaldırmak için âlimler, hadis-i şeriflere müracaat ederek şöyle bir açıklama getirmişlerdir:

Ölümün gerçek faili Allah'tır. O, hikmeti icabı, ruhları almakla ölüm meleğini (Azrail'i) görevlendirmiştir ve ölüm meleğinin yardımcıları durumunda bir kısım melekler daha bu işte görevlidirler.

Buna göre, ölümün başlangıcı olan, ruhun ayaklardan itibaren boğaza kadar çıkarılması işini ölüm meleğinin yardımcıları yapmakta; gırtlağa gelmiş olan ruhu ise, "Ölüm Meleği" adı verilen Azrail almaktadır. Ölümün hakiki faili ve yaratıcısı ise Allah Teâlâ'dır. Böylece yukarıdaki dört ayet, birbirini desteklemekte ve ölüm fiilinin meydana gelişinde rolü olanları beyan etmektedirler. Aralarında hiçbir zıtlık yoktur. (Hasan el-İdvi, el-Hamzavi, Meşariku’l-Envar, s. 23)

Ölüm meleğinin yardımcıları, rahmet ve azap meleklerindendir. Bir insan vefat edeceği zaman ölüm meleği ile birlikte rahmet ve azap melekleri de hazır olur. Bunların sayılarının dört ya da üç rahmet, üç de azap olmak üzere altı olduğunu bildiren rivayetler vardır. (bk. Hasan el-İdvi, s. 25-26).

Rahmet meleklerinin yedi, azap meleklerin de yedi olduğunu söyleyenler de vardır. (bk. Kurtubi, Enam, 61. ayetin tefsiri)

- Tefsir alimleri de ayetlerde ölüm görevlileri için bazen “melek” bazen “melekler” ifadesinin kullanıldığına dikkat çekmiş ve bu ifadelerden asıl görevli meleğin “Azrail”, diğerlerinin ise onun yardımcıları olduğunu anlamak gerektiğine işaret etmişlerdir. (bk. Taberi, Maverdi, Razi, Kurtubi,  Enam, 61. ayetin tefsiri)

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin de görüşlerine yer vermekte fayda vardır:

“Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, kabz-ı ervaha müekkel olan melaikelerin nâzırıdır. Her ölünün ruhunu, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm mı bizzât kabzediyor? Yoksa aveneleri mi kabzediyorlar?"

Bu hususta üç meslek var:

"Birinci Meslek: Azrail Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz, çünki nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzât bulunabilir ve temessül eder. Nuranînin temessülâtı, o nuranî zâtın hâssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misalleri, Güneşin ziya ve hararetini gösterdiği gibi; melaike gibi ruhanîlerin dahi, âlem-i misalin ayrı ayrı âyinelerinde misalleri onların aynılarıdır, hâssalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kabiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasılki Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı A'zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanadlarıyla secde ediyordu. Heryerde, o yerin kabiliyetine göre temessülü varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş..."

"İkinci Meslek odur ki: Hazret-i Cebrail, Mikâil, Azrail gibi melaike-i izam, birer nâzır-ı umumî hükmünde.. kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muavinler, enva'-ı mahlukata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehanın ervahını kabzeden başkadır; ehl-i şekavetin ervahını kabzeden yine başkadır..."

"Üçüncü Meslek: Yirmi Dokuzuncu Söz'ün Dördüncü Esasında beyan edildiği gibi ve ehadîs-i şerifenin delalet ettiği üzere: "Bazı melaikeler var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var -Demek, seksenbin gözü dahi var(...)  İşte bu mesleğe binaen, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır...” (bk. Mektubat, s. 351-353)

f ) Soru:

“Veledün” ifadesinin tercümesinden kaynaklanmaktadır. “Veledün” bir çocuk demek. Eğer iki çocuk kastedilseydi “Veledani-Veledeyni”, ikiden fazla çocuk kastedilseydi “evladun” ifadesi kullanılırdı. Burada geçen ifade “veledün” kelimesidir ve anlamı “bir çocuktur.” Dolayısıyla ortada bir sorun bulunmamaktadır. (Nisa, 4/11,12) Bu açıklama gerçekten doğru mudur? 

Cevap:

- Sorunun son cümlesini: “Bir sorun bulunmaktadır” şeklinde kabul ediyoruz.

- “Veled” kelimesi, bir cins isimdir. Cins isimler bir için kullanıldığı gibi, birden çok çocuklar için de kullanılır. Bu kural her dil için geçerlidir. Örneğin Türkçe’de Hasan’ın “çocukları var” ifadesi yerine “çocuğu var” ifadesi de kullanılabilir ve bununla bir de beş de kastedilebilir...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun