Kur'an-ı Kerim'deki mucizelerin Hint kitaplarında da olması, Kur’an’ın kopya olduğunu mu gösterir?

Tarih: 25.12.2014 - 03:14 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bir yerde Kuran-ı kerimdeki mucizelerin (astronomi gibi evrenin genişlemesi gibi) Hint kitaplarında da olduğunu okudum kafam karıştı; soru işaretleri oluştu bu doğru mudur?
- Şayet doğruysa dinimizle alakası nedir?
- Hint kitaplarındaki ve tahrif olunmuş Hıristiyan ve Yahudi kitaplarında gecen astronomi biyoloji gibi ilimlere ne dersiniz?
- Kuran’daki farklılıklar nerededir ve bunlardan neden haşa bir şekilde kopyalanmış olamaz.
- Ve ikinci sorum ise, Peygamber Efendimizin (asm) bazı hadislerinde hayvana ya da başka şeylere benzeterek bazı şeyleri anlatması ve Kuran-ı kerimde de bazı şeylerin benzeterek anlatılmasını açıklar mısınız?
- Mesela biz arzı uysal hayvan kıldık ve hadiste de balık ve inekli bir hadis ya da ayette kadınların tarlaya benzetilmesi. Benim benzetmelerde bir sorunum yok Allah nasıl isterse öyle konuşur. Beni düşündüren Efendimiz (asm) da bazen benzeterek konuşması ve bu benzerlik soru işaretleri doğuruyor.
- Ben Kuran’ın Allah kelamı olduğuna inanıyorum ama bu tür soru işaretleri beni çok yoruyor ve imanım adına korkuyorum. Allah rızası için yardımlarınızı bekliyorum.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Dünya Hz. Âdem’den beri peygamberlerle dolup taşmıştır. Bunların sayısı 124.000 olarak ifade edilmiştir. Bu sebeple her bölgedeki önemli bilgilerin kaynağının semavi dinler olduğuna şüphe yoktur.

- İmam Rabbani’nin bildirdiğine göre, Hint kıtasında yüzlerce peygamber gelmiştir. “Hindistan’da görülen Allah’ın sıfatları ve onları tenzih ve takdis eden bazı bilgilerin ve daha başka önemli bilgilerin gerçek kaynağı o peygamberlerdir.” manasına gelen İmam Rabbani’nin ilgili sözleri için bk. Arapça, el-Mektûbât, 259. Mektup, 1/313-315.

- Konuyla ilgili Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadeleri de şöyledir:

“Hindistan'da çok nebiler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyahut mahdud birkaç adama münhasır kaldığı için iştihar bulmamışlar veyahut nebi ismi verilmemiş.” (bk. Mektubat, s. 386)

Demek ki bugünkü dinlerinde veya uygarlıklarında ortaya koydukları güzel bazı maddi ve manevi değerlerin ve bilgilerin kaynağı o peygamberlerdir.

- İslam dininin kaynağı da Allah olduğuna göre, aynı bilgilerin onda da olması garipsenecek bir şey değildir. Çünkü, bütün hak dinlerin kaynağı aynıdır.

- İslam’ın eski dinlerde olan bazı konuları işlediği bilinmektedir. Bunu Kur’an açıkça bildirmektedir:

“Bir zamanlar biz (Tevrat’ta) İsrâiloğullarından; 'Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı kılın, zekâtı verin.' diye kesin söz almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, verdiğiniz sözden caydınız. Hâlâ da yüz çevirmekte devam ediyorsunuz.”(Bakara, 2/83)

“İşte bundan dolayı, İsrailoğullarına Kitap’ta şunu bildirdik; Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de birisinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. Andolsun ki; bizim peygamberlerimiz apaçık delillerle onlara geldiler. Ama bundan sonra onların bir çoğu yine de yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (Maide, 5/32)

mealindeki ayetler bu konuda yalnız iki örnektir.

- “Kur’an’ın eski kitaplardan kopya olduğunu” söyleyenler, Kur’an’ı inkâr eden ve onun Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmeyenlerdir. Kur’an’ın nasıl bir mucize olduğu hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır. Risale-i Nur bunlardan biridir. Bediüzzaman, Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğunu belirtmiş ve bunların önemli kısmını eserlerinde yazmıştır. Kur’an’dan başka hiçbir kitap mucize olduğu konusunda bir iddia da bulunmamış ve Kur’an gibi insanlara meydan okumamıştır. Böyle bir kitabın eskilerden kopya olduğunu düşünmek hakikatten gözü kapamak demektir.

- Hz. Muhammed (asm)’in peygamber olarak geleceğine dair eski kitaplarda da haber verilmiştir.

“Bir zamanlar Allah peygamberlerden kesin bir söz almıştı: 'Size kitap ve hikmet vermemden sonra elinizdeki kitabı tasdik eden bir peygamber (ahir zaman peygamberi Muhammed) geldiğinde, ona mutlaka iman edecek ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi ve bu hususta ağır yükümü(size yüklediğim ağır sorumluluğu) üzerinize aldınız mı?' demişti. Onlar: 'Kabul ettik!..' dediler. Allah da; 'Şahit olun. Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım.' demişti.” (Âl-i İmran, 3/81)

mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Bunun eski metinlerdeki varlığını gösteren bir- ki misali verelim:

- Hind mukaddes metinlerindeki işaretler:

Paru 8, Khand 8, Adhya 8 ve Shalok 5-8 gibi Hind mukaddes metinlerinde, Efendimiz (asm)'den şöyle bahsedilmektedir:

“Arkadaşlarıyla birlikte bir mellacha (yabancı dil konuşan veya yabancı bir ülkenin mensubu) olan ruhi bir terbiyeci gelecek ve ismi Muhammed olacaktır. Onun gelişinden sonra Raja, Pencap ve Ganj nehirlerinde yıkanır... Ona der ey sen! Beşeriyetin iftiharı, Arap ülkesinin sakini, şeytanı öldürmek için büyük bir güç topladın.” (bk. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)

Yukarıdaki ifadede Efendimiz (asm)'in has isminin aynen belirtilmiş olması, son derece dikkat çekicidir. Aynı satırlarda geçen “beşeriyetin iftiharı” kelimeleri ise, Peygamberimiz (asm)'in "fahr-i âlem" şeklindeki ismiyle aynı manadadır.

Buda (Gautama Buddha) kendisinin ölümünden sonra dünyayı şereflendirecek olan bir yüce kişiden bahseder. Palice lisanında adı “Matteya”, Sanskritçede “Maitreya”, Burmacada ise “Armidia” olarak geçen bu kişi müşfik ve iyi kalpli olup, insanları doğru yola çağıracaktır. Buda’nın çok önceden vermiş olduğu bu haberde geçen isimlerin manası da ”rahmet” demektir.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (asm) için, Kur'an'da Enbiya Suresi'nin 107. Ayetinde, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurulmaktadır.

Bu yazmalardan birinde, şu ifade geçer:

“Buda şöyle dedi. Ben dünyaya gelen ilk buda (yol gösterici) değilim, son da olmayacağım. Belli bir zamanda dünyaya bir başka kişi gelecektir. O da kutsi, aydınlanmış ve idarede fevkalade kabiliyetli olan biridir. O benim size öğretmiş olduğum aynı ebedi gerçekleri öğretecektir... Ananda sordu: O nasıl bilinecek? Buda cevapladı: O, maitreya (rahmet) olarak bilinecek.”

Pali ve Sanskrit yazılı metinlerinde, ileride gelecek olan o yüce kişinin isimleri Maho, Maha ve Metta olarak geçer. Bu isimlerden ilk ikisi, “yüce aydınlatıcı”sonuncusu ise “inayetli” manasına gelir ki, bunlardan her ikisi de peygamberimizin sıfatlarıdır. Zaten dikkat edilecek olursa, başka kutsi metinlerde geçen Efendimiz (asv)'in has ismini gösteren Mohamet veya Mahamet adının,Maha ve Moha kelimelerinden teşekkül ettiği açıkça görülecektir. [Bilgi için bk. Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed (Zerdüşt, Hindu, Budist), A. H. Vidyarthi; Çeviren: Kemal Karataş, İnsan Yayınları; İstanbul, 1997].

Hak ve hakikatler güneş gibi ortadadır. “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”, çünkü “Dinde zorlamak yoktur”.

- İkinci sorunuza gelince:

Benzeteme yoluyla konuşmak edebiyatın en başta gelen sanatlarından biridir. Arapça lisanında, “istiare, mecaz ve teşbih” denilen bu edebi sanatlar Kur’an’da da  kullanılmıştır. Çünkü insanlar temsil ve misallerle konuyu daha kolay kavrar. Bugünkü çağdaş eğitimde de “örnekleme metodu” oldukça önem arz eden bir konudur.

- Kur’an’da bu tür benzetmeler olduğuna göre, Hz. Peygamber (asm)'in de bu benzetmeleri yapması kadar doğal bir şey olamaz. Hatta onun da -kendisine vahyedilen- Kur’an gibi benzetme yoluyla ifadelerde bulunması, onun Kur’an’a bağlılığını ve dolayısıyla peygamberliğini pekiştiren bir husustur.

- Sizin işaret ettiğiniz “yere boyun eğdirilmesi” ayetinde, yeryüzünü açıkça hayvana benzeten bir ifade kullanılmamıştır. Dolaylı olarak insanlar öyle kavrayabilir. Olsa bile edebi sanat bakımından  hiçbir sakıncası yoktur.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. O halde yerin omuzlarında (dağlarında, tepelerinde) yürüyün ve Allah’ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O’nadır.” (Mülk, 67/15)

Dolaylı da olsa anlaşılan bir benzetmeye göre düşünürsek, ayette denilir ki: Allah  yiyecek, içecek ve yük taşımak gibi değişik boyutlarıyla hayvanları sizin emrinize verdiği gibi, yeryüzünü de (her türlü nimetlerin sofrası olarak sermek suretiyle), sizin emrinize vermiştir. İstediğiniz yerlere gidip rızkınızı araştırabilir ve bulabilirsiniz.

Bundan daha güzel bir benzetme olabilir mi?

- Balık-öküz (Hut-Sevr) konusundaki benzetme şöyledir:

Denizin müvekkel meleği Balık; ziraatın müvekkel meleği Sevr adıyla anılır. Bu sebeple “Dünya hut ve sevr üzerindedir.” denilmiştir. Bununla insanların geçim şartlarına sahip ortamlardan birinin deniz/deniz ürünleri, diğerinin kara paçaları/ziraat ürünleri olduğuna işaret edilmiştir.

- Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri de bu benzetmenin ne kadar güzel olduğunu göstermektedir.

"Meselâ nasıl ki denilse: 'Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?'Cevabında: 'Kalem ve Kılıç üzerinde.' denilir. Yani 'Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad eder.'"

"Öyle de: Küre-i Arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevahil kısmının (sahil bölgelerinde oturanların) kısm-ı a'zamının medar-ı taayyüşleri (geçim kayankları) balıktır ve ehl-i sevahil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf (kılıç) ve kalem üstünde durduğu gibi; Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zira ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de Arz'ı harab eder. (bk. Lem'alar, s. 92-93)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun