Madem cennetlikler de cehennemlikler de belli, dünyaya ne gerek vardı o zaman?

Sesli dinle

Bugün kafede sohbet ediyorduk. Gülay, Beril, Füsun ve ben. Derken, Kadri de geldi. 

Kadri okuduğu bir kitaptan söz etti. Bu kitaba göre, cennetliklerin ve cehennemliklerin isimleri bir defterde yazılıymış.

Bunun üzerine Füsun, “Madem herkesin yeri belli, dünyaya ne gerek vardı o zaman? Herkes kendi yerinde yaratılsa olmaz mıydı?” dedi.

Ne dersin, ölünce gideceğimiz yer belli mi? Boş yere mi geldik dünyaya?

Evet, kim cennetlik, kim cehennemlik, kader defterinde yazılıdır. Peki, biz biliyor muyuz nereye gideceğimizi? Hayır. Bu yazgı bize baskı yapıyor mu? Hayır! İrademiz var, özgürce seçimler yaparak yaşıyoruz.

Dünyaya gönderme meselesine gelince… Hayır… İnsanları dünyaya göndermemek abes olurdu. Allah Hakîmdir, abes iş yapmaz. 

Üstelik, cehennemde yaratılanlar için tam bir zulüm olurdu bu. Sonsuz adalet sahibi olan Allah böyle bir zulmü işlemez.  

Dünya ve ahiret bir kâğıdın iki yüzü gibidir. Bir yüzü olmazsa öbür yüzü de olmaz.

İkisini birlikte ele almak zorundasın. Sebep yok sayılırsa, sonucun ne olacağına nasıl karar verilecek?

Bir eşitlik gibidir dünya ile ahiretin münasebeti. “Eşittir” işaretinin öbür tarafını belirleyen bu tarafıdır.

Bir tarafta “iki artı iki” olmalı ki öbür tarafa “dört” yazılabilsin. Birinci kısım olmayınca ikinci kısma rakam yazmak manasız olur.

Dünya-ahiret denkleminde dünya ahireti, ahiret de dünyayı gerektiriyor. Bunlar bir bütündür, asla birbirinden ayrılamaz. 

Bu hususta kaderin hükmü, "Falanca adam dünyadaki şu davranışlarından dolayı cennete gidecek.” biçimindedir. 

Dünya sebep, ahiret sonuç. Kader ikisini birden içeriyor. Cennet denilen sonucun nedeni dünyadaki yaşantılar.

Sonuç ise, bir sebep var olduğu için sonuç oluyor. Sebep yoksa sonuçtan söz edilemez.

Keza, kimi insanlar sınava sokulmaksızın cehennemde yaratılsalardı, "Rabbimiz, bizi dünyaya göndermedin, sınamadın, ne suçumuz vardı da ateşe attın?" diyebilirlerdi.

İnsanın yeryüzüne gönderilip imtihan edilmesi ilahi adalet ve hikmetin gereğidir.

Böylece, yapıp ettikleriyle cehennemi hak eden kişi amellerinin şahidi olur, azaba itiraz edemez.

Mahşer günü hesaba çekilirken ilahî adaleti tasdik etmekten başka bir şey yapamaz. 

İnsan dünyada sınanıyor. Sonunda kazanır ya da kaybeder. Rekabetin, yarışın, kazanmak için gösterilen çabanın olmadığı yerde ne ödülün bir anlamı kalır ne de cezanın.

İnsan, adına “ömür” denilen sınırlı bir zaman parçasında, özgür tercihleriyle kendine bir rol biçer, eline verilen imkânları kullanarak dünya sahnesinde o rolü oynar.

Kaldı ki, insanın dünyaya gönderilmesindeki tek neden, onun cennete ya da cehenneme gitmesi değildir.

Varlıkların biri yaratıcıya, biri akıl sahiplerine, biri de kendilerine bakan üç hikmeti vardır.

Birincisi ve en önemlisi, insanın ilahî isimlere ayna oluşudur. İnsanda yetmişten fazla isim tecelli ediyor, beliriyor, görünüyor.

Bu hikmet, insanın dünyaya gelmesini, çeşitli aşamalarla gelişmesini, zıtlarla kuşatılmış bir hayat yaşamasını gerekli kılıyor. 

İnsan yeryüzünde bulunduğu sürece pek çok olaylar yaşar, çeşitli durumlarla karşı karşıya gelir.

Mesela fakir olur, zengin olur, hastalanır, sıhhat bulur, günah işler, af diler.

Bu sayısız durumlarına göre ilahî isimler onda tecelli eder, belirir, görünür.

İnsan da Hakîm, Rahîm, Ganî, Gafûr, Şafi, Muîz, Muzîl, Azîz ve benzeri güzel isimlere ayna olur.

Sözün kısası, bir kısım ilahî isimlerin tecelli etmesi için insanın dünyaya gelmesi gerekiyor.   

Kategori:
14 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun