İnsan bir hiç midir? Hiç benlik yapmamaya hiçlik denir mi?

Tarih: 15.10.2019 - 15:17 | Güncelleme:

Soru Detayı

Bize gelen iyilikler Allah'tan yani ben sporcuyum şimdi kazandığım müsabakayı aslında ben kazanmamış mı oluyorum? Bu insanı bir hiç gibi hissettirmiyor mu? La Galibe İllallah Allah'tan başka galip yoktur demek değil mi o zaman galip gelemez mi bir insan? Yani galip geldiğini düşünemez mi? Yani hiç bir şeyimiz yok anlamında mı bu? Enaniyet yapmadan bir insan nasıl yaşayacak hiç mi benlik olmayacak insan Allah'a benlik yani sahiplenme duygusu vermemiş midir? Bunu kullanmak haram olur mu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Bir şeyin varlığı ayrı, onun kullanımı ayrıdır. Şerri yaratmak şer değil, fakat onu kesp etmek, kötülüğü kötü kullanmak şerdir. Bazen kullandığımız hikmetli ve hakikatli bir düstur vardır: “Varlıkta imal hatası yok, kullanım hatası vardır”.

Örneğin, ateşin yaratılması kötü değil, fakat onu bir hata eseri yanlış kullanıp zarar görmek kötüdür. Keza, demirin yaratılması kötü değil, binlerce menfaati olduğundan çok da iyidir. Fakat insanların o demiri  bir zulüm ve cinayet malzemesi olarak kullanması elbette kötüdür. 

- Bu maddi unsurlar gibi, manevi donanımların varlığında da -Allah’ın hikmetli yaratması cihetine bakan- bir imal hatası yoktur. Ancak insanın bunları yersiz yere istimal etmesi bir kullanım hatasıdır.  Mesela:

- İnsanın birçok vasfı, donanımı Allah’ın sıfatlarına bir vahid-i kıyasi  olsun diye yaratılmıştır. Bu birer araz, özellik türünden olan bu sıfatların varlığı enaniyet/benlik merkezine bağlanmıştır.

Demek ki enaniyet/benlik, Allah’ın sıfatlarını tanımak için verilmiştir. Bu açıdan elbette “imal hatası yoktur.” 

Fakat, Allah’ın kudsiyetini izhar etmekle görevli birer alet olması gerekirken, insanı kutsallığa doğru yücelten bir tarzda istihdam edilmesi bir kullanım hatasıdır. 

Mesela: İnsan gerçek anlamda hiç bir şey yaratamaz. Hiç bir mülkiyeti yoktur. Bütün her şeyiyle her cihetten bağımlıdır. Varlığı Allah’ın varlığına, sıfatları Allah’ın sıfatlarına, tasarrufları Allah’ın tasarrufuna bağlı ve bağımlıdır. Yani kendisi zatında bir hiçtir. Emaneten kendisine verilen bütün sıfatları ve melekeleri yalnız görünürde var olan birer zahiri sebeptir. Diğer zahiri sebeplere hakiki tesiri vermek şirk olduğu gibi, insana da hakiki tesiri vermek bir nevi şirktir. 

Enenin/benliğin insana niçin verildiği konusunu  işin mütehassısından dinleyelim:

“...Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir." der ve cüz'î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelal'in ibda-i san'atını anlar” (Nursi, Sözler, 536 - 537)

- Demek ki, insanın fıtratında derç edilmiş güzel vasıfları kullanması yasak değil, aksine görevidir. Fakat  farklı renkler yansıtan niyetindeki ışıkların rengi, yapılan işlerin mahiyetini değiştirir. Elması kömüre, kömürü elmasa dönüştürür.

Örneğin bir insanın “spor ve benzerlerinde” aldığı bir galibiyet kendisini zaten yüceltmiştir. Eğer kendisi bunu Allah’ın bir lütfu olarak görürse, insanlar arasındaki galibiyetine hiçbir zarar vermez. Ama aynı zamanda Allah’ın nazarında da değer kazanmış olur. Buna mukabil, eğer kişi elde ettiği galibiyeti, başarıyı kendine mal ederse, bu takdirde insanlar arasında daha fazla bir mertebeye yükselmediği gibi, Allah katındaki değerini de kaybeder.

Demek ki, haddini bilen bir niyet ve tavır, insana “zararsız bir kâr kazandırdığı” gibi, haddini bilmeyen şımarık bir niyet ve tavır da “kârsız bir zarara sebebiyet verir.” Yani bu niyetiyle insanlar arasında niyetten dolayı şöhretini arttırmadığı gibi, Allah katındaki değerini tamamen kaybedebilir.

Demek ki zararsız yol zararlı yola daima tercih edilir.

Bununla beraber, görünürde kendisine ait olan bazı iyilikleri hakiki sahibi olan Allah’a vermek, kişinin ona karşı saygı ve sevgisinin de bir alametidir. Aksine vesilelikten öteye geçmeyen bir takım maharetlere sahip çıkmak ve yaptığı bazı başarıları onlara dayandırmak kişinin kendi nefsini sevmesine delalet eder. Zaten insana verilen şedid muhabbetin veriliş gayesi, Allah’ın zâtına karşı muhabbet beslemektir. Şayet insan bunu sû'-i istimal edip bu muhabbeti kendi zâtına sarfederse, nefsani heva ve hevesine bir nevi ilahlık verdiği anlamına gelir. 

“Öyle ise nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, onun esma ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû'-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünki yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir.” (Sözler, 359-360)

Hülasa: Kendini hiç bilen var olur, var bilen ise hiç olur. Bu sebeple hiçliğimizi kabul ederiz; fakat bu hiçlik yolundan varlığa çıkar, değer ve kıymet alırız.

Öyleyse, kendini ehemmiyetsiz görüp  “...deme ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?  Çünki sen çendan( her ne kadar), nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin…” (Sözler, 328)

Son olarak Kur’an’ın vurguladığı iki noktaya dikkat etmekte fayda vardır:

a) Allah “Ben bu başarıyı kendi ilmimle, becerimle kazandım” diyenleri kötülemiştir.

“Karun “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum. ” dedi. Peki şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmişti? Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz” (Kasas, 28/78)

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder. Sonra, ona bizden bir ni'met verdiğimiz vakit; "Bu, bendeki ilim sayesinde bana verildi" der. Hayır, o bir imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” (Zümer,39/ 49).

b) Allah savaşta gücüne güvenenleri hoş karşılamamıştır:

“Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı’nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız.” (Tevbe, 9/25)

c) Allah başarıyı meleklerine bile vermemiştir.

“Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti. Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/9-10)

İlave bilgi için tıklayınız:

"Övünmek, övülmek ve övmek" fiillerini hiç yapmamalı mıyız ...

Bir kişiyi övmenin ve kendiyle övünmenin İslâm'daki yeri nedir ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun