İnsanın kendisinde bulunan ene / benlik duygusunun, hakka bakan tarafı ile Rabb'ini bulacağı söyleniyor; doğru mu?

Tarih: 16.06.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

-  Bu durumda günümüz sahte benliğindeki insanlar bunu nasıl sağlayabilecek?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Enenin iki tarafı vardır. Birisi, mana-yı ismiyle bakmaktır ki, bu bakış, aslında itibarî bir vücudu bulunan eneye hayalî bir vücut verip onu şişirir ve kendine musallat eder. İkinci bakış açısında ise "enenin" itibarî bir varlığı vardır, mana-yı harfi vazifesini üstlenmiş, sonsuz olan Allah’ın isim ve sıfatlarının akıl tarafından idrak edilmesini sağlama adına bir birim ölçüsü, bir  “vahid-i kıyasî” kimliğine sahiptir.

O halde hak batıldan ayrılmış, yollar belirlenmiştir. Eneyi mana-yı ismiyle kullanan kimse gittikçe haktan ve hakikatten uzaklaşır. Onu mana-yı harfiyle gören ise, enaniyetini bir parametre olarak kullanır, onun ölçütleriyle Allah’ın sıfatlarını anlamaya çalışır. Veya enaniyetini bir kimya laboratuarı gibi değerlendirip, mana-yı ismi namına ne kadar zararlı bulgular varsa, hepsini Kitap-Sünnet ekseninde değerlendirip iman potasında eritip dışarıya atılmasını sağlamaya çalışır.

Eneye mana-yı harfi hüviyetini kazandırmak için, sağlam bir imana sahip olmak gerekir. Özellikle çağımızda Kur’an’ın manevî bir tefsiri, insanlara sunduğu bir reçetesi olan Risale-i Nur mizanlarından istifade edilebilir. Dış âlemdeki tabiat bir tağut olduğu gibi, iç âlemdeki tağut da enedir. Her iki tağut da insanları hak yoldan saptırıp, Allah’tan uzaklaştıran faktörlerdir. Hakikî ve tahkikî iman şuuru bu tağutlara yer vermediği için, böyle bir imana sahip olan kimsenin âleminde de bu tağutlara yer yoktur.

Fakat şunu unutmamak gerekir ki, imanın bilgisini ilmen öğrenmek ayrıdır, onu bütün hissiyatıyla hazmetmek ayrı bir şeydir. İmanî malumatı kuş gibi ağzında geveleyip kay/kusmuk olarak çıkarmak yerine, koyun gibi iliklerine kadar hazmettirip gıdalı, faydalı, berrak bir süt fabrikası haline getirmek gerekir.

İmanın bu hale dönüşmesi için, amelde uygulanmalı, yaptırım gücü takva ile arttırılmalıdır.

Bu asırda günahların takvaya mani olduğu bir gerçektir. Ancak, şunu unutmamak gerekir ki, eskiden yapılan fazla amel yerine bugün iman ilmine ihtiyaç vardır. Nefsi, riyaziyatla arındırmak yerine, aklı Kur’an ilmiyle vesveselerden arındırmalıdır. Bu gün aklımızı arındırmaya gerçekten çok fazla ihtiyaç vardır.

Ene, farazi ve vehmi benlik ve sahiplenme duygusudur. Yani hakikatte olmadığı halde, var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur.

Mesela, insanın ailesine "benim ailem" demesi, evine "benim evim" demesi, vücut ve azlarına "benim vücudum" ve "benim azalarım" demesi buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki "benim" ifadesi enedir.

Halbuki hakikat noktasından ne aile, ne ev, ne vücut ve ne de azalar insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi Allah’tır. Allah insana bu sahiplenme duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın isim ve sıfatlarına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencereler ile Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar.

Mesela der "Ben şu küçük hanemin terbiye edicisiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin Rabbidir; ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapıp yarattı; ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir, her şeye muttalidir vs." İnsan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak Allah'ın sonsuz isim ve  sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

İşte insanın mahiyetinden bir parça olan ene ve benlik duygusunun bir ayine, bir kıyas aracı, bir inkişaf aleti, bir mana-yı harfi yani Allah’ın isim ve sıfatlarını tarif ve tasvir eden bir harf olması hep bu anlamdadır.

İnsan ene ve benlik hissini bu yönde kullanabilir ise ene insana çok yüksek makamlar ve terakkiler kazandırır. Burada ene ve benlik hissinin insan vücudunda şuurlu bir tel ve insan mahiyetinden ince bir ip olarak tasvir edilmesinin sebebi, ene ve benlik hissinin insan kavramının bütünlüğü içinde bir parça bir yön olmasındandır.

Yani insanın fıtrat ve mahiyeti o kadar geniş ve kapsamlıdır ki ene ve benlik bu fıtrat ve mahiyette sadece bir bölüm bir cüz bir kısım mesabesindedir. Ene ve benlik hissini Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamakta ve kavramakta kullanamayan insan, mahiyetini ve fıtratını iflas ettirmiş demektir.    

Özet olarak, ene duygusunun hedef ve misyonu, Allah’ın mutlak ve kayıtsız sıfatlarına bir mikyas ve bir mizan olmaktır. Benlik duygusu itibari ve vehmi bir duygu olduğu için insanın nazar ve inancına göre şekilleniyor. İnsanın nazarı ve inancı küfür ve şirk ise, bu duygu kalınlaşıp insanı yutuyor, iman ve tevhit ise bu duygu incelip şeffaflaşarak Allah’ın o mutlak ve kayıtsız olan isim ve sıfatlarına tam bir mikyas ve ayna oluyor.

Ve ene duygusu, zerre kabiliyet noktasından sıfırlanmış ve tamamı ile hayra kabil bir alet hükmüne geçmiş oluyor ki, insanın hayatta en önemli hedefi, gayesi ve duası bu olmalıdır.

Mana-yı harfi: Mahlukata ve bütün kainata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani kendi başına bir mana ifade etmez; ancak başkasına işaret ederse, anlam kazanır manasınadır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, mucidi ve sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir. Aynı şekilde eneye de mana-yı harfi ile bakmak, Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamak, kıyas etmek anlamındadır.

Mana-yı ismi: Mahlukata ve kainata Allah namına ve Allah’ın sanat ve eseri olarak bakmamak demektir. Yani mahlukat ve kainata kendi namına bakıp, sanatkar ile olan ilişkisini koparmak manasınadır. Elmayı Allah’ın sanatı olarak değil, sadece nefsine bakan yönü ile değerlendirip, Allah’a bakan binlerce nispeti ve işareti kesmektir.

Mesela benlik duygusunu mevcut görmek, Allah ile nispetini kesmek demektir. İnsanın cüzi kudretçiğini Allah’ın sonsuz kudretine kıyas ederek anlamakta değil, firavunlukta kullanmasıdır.

Aynada yansıyan ışık, aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir. Bu benlikte görünen cüzi ilim, irade, kudret, sahiplik gibi hissiyatlar Allah’ın isimlerinden yansıyan tecellilerdir. Felsefe eneye, yani benlik duygusuna manay-ı ismi olarak bakıyor. Yani ene haddi zatında bir şeyin aynası ve levhası değil kendisi ve özüdür, demek istiyor ki bu felsefenin bir hezeyanıdır.

Bu manaya ve farka işaret etmek için bir temsil verelim: Çok zengin ve muktedir bir zat emrinde çalışan iki işçiye, servet idare etmenin meşakkatini, tasarrufunun büyüklüğünü, zenginliğin bir takım lezzetlerini kendi haşmet ve ihtişamını anlatmak için, çok tesis ve fabrikalarından ikisinin idare ve gelirini, bir yıllığına emaneten onlara verir. Şart olarak da fabrikanın mülkiyeti, içindeki makinelerin eksiksiz geri verilmesi, kendi namına işlettirilmesi ve kendi ahlaki prensiplerine göre idare edilmesi gibi şeyleri o iki işçiye tembih eder.

İki işçiden birincisi, fabrikanın idaresini alır ve aynen O zatın direktifine göre hareket eder ve onun çok vasıflarını kıyas yolu ile anlar. Mesela der, “Ben şu küçük tesisi idare ediyorum, şu zat ise binlercesini idare ediyor. Ben, şu kadar insanla uğraşıyorum, O binlercesi İle alakadardır. Şu tesisin gelirindeki zenginlik şu Onun mülkünün zenginliği ise baş döndürür.” der. O Zat’a olan sevgi ve saygısı artar ve her zaman da orada geçici ve emaneten bulunduğunu unutmaz. Bu davranışı ile onun teveccühünü kazanır. O Zatta, onu çok büyük bir mükafatla ödüllendirir.

Diğer işçi ise, fabrikaya girer girmez, vaziyetini ve vazifesini unutur. Hemen fabrikanın isim tabelasını indirir, kendi ismini takar. İdarede O zatın ahlakına uymaz. Demirbaş olan makineleri haraç merac satar. Emanetçi ve geçici olduğunu hiç hatırlamaz. Asıl fabrika sahibini inkar eder ve ona meydan okur. Haddini aşarak temellük davasına sapar. Ayna olduğunu inkar eder. Mevhum olan, yani farazi olan hallerini gerçek telakki eder. Asıl fabrika sahibi olan Zatta  ona layık bir ceza ile onu cezalandırır.

İşte bu misalde olduğu gibi, insanın vücudu bir fabrika azaları gibidir. O zat ise, Cenab-ı Hakk'tır. O iki işçi ise, biri mümin ve haddini bilen, temellük davasına sapmayan benlik ve hislerini Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamakta kullananları temsil eder. Diğeri ise temellük davasına sapan, haddini aşan, kendine ait olmayan şeyleri kendine mal eden, firavun meşrep kafirleri temsil eder. O Zat’ın tembihleri ise İslam ve şeriattır...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun