Hz. Peygamberin, Hudeybiye’de bazı kelimeler, krallara mektuplar ve sadaka/zekâtla ilgili bir yazılar yazdığı doğru mudur?

Soru Detayı
Ateistler linkteki yazıyla peygamber efendimizin okuma yazma bildiğini ispatlamışlar benim de kafam karıştı bu durumu açıklığa kavuşturur musunuz? Linkteki iddiaların geçersizliğini ispatlar mısınız? Muhammed Okuma-Yazma Biliyordu !! Birazdan Müslümanların çok sık kullandıkları bir yalanın çöküşünü büyük bir heyecanla izleyeceksiniz.Muhammed’in okuma-yazma bilmediği yalanı! Bu yalanın bu kadar sık dile getirilme nedeni ise ”Muhammed okuma-yazma bilse Kur’an’ı kendi yazabilirdi,fakat okuma-yazma bilmediği için kesinlikle Allah’tan inmiştir” diyerek Kur’an’ın Allah katından olduğuna kanıt getirmek derdidir. Bir kere Muhammed tüccardı,okuma-yazma-hesap-kitap bilmediğini iddia etmek çok gülünçtür.Bunu bi dereceye kadar kabul ettik diyelim fakat bu yazıyı okuduktan sonra hala aynı iddiaları savunan kişinin aklından şüphe ederim. Tabi bu iddiada şu ayetlerin yanlış anlaşılması da rol oynuyor. Ayetleri verelim ve yanlış anlamayı düzeltelim önce: Ankebut: 48=Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi. Muhammed’in okur yazar olmadığı görüşü doğru olamaz. Bu anlayış, Kur’ân’ın, Muhammed’in, daha önce bir ‘Kitap’ okumadığını ve eliyle kitap yazmadığını belirten Ankebût Suresi’nin yukarıdaki ayetinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Oysa o âyette Muhammed’in okuma yazma bilmediği değil, o çevrede tek dinî Kitap olan Tevrat’ı okumadığı ve onu yazmadığı, Kur’ân’ı bir yerden okuyarak değil, vahiy ile aldığı anlatılır. Bazı ‘Kitap’ ehli kimseler, Kur’ân’da anlatılanların Tevrat ve İncîl’den iktibas edildiğini söylemiş olmalılar ki (ki bu şüphe götürmeyecek derece açıktır ”Kur’an’ın büyük çoğunluğu İncil ve Tevrat’tan kopyalanmıştır) 47. ve 48. âyetler, Muhammed’in, önceden bir ‘Kitap’ okumadığını, yazmadığını; bu söylediklerinin, kendilerine ilim verilmiş olanların hafızalarında bulunan âyetler olduğunu belirtiyor. Bu yanlışı düzelttikten sonra diğer kanıtlarıma geçmek istiyorum.Muhammed birçok mektup yazmıştır hatta kitabı bile vardır. Bu arada kanıtlarımın kanıt niteliği taşıması için çok uğraştım,hadislerin tümü sahihliği reddedilemez olan Kuttubi Sitte’dendir: Sâlim, babası Abdullah İbnu Ömer’den naklen anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) (mallardan alınması gereken) zekâtlarını miktarını belirten bir kitap yazmıştı. Âmillerine göndermeden vefat etti. Resülullah onu kılıncına yakın olarak asmıştı. Hz. Ebü Bekir (radıyallâhu anh), ölünceye kadar onunla amel etti. Sonra Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de ölünceye kadar onunla amel etti. Bu kitapta şunlar yazılı idi: Develer 1) 5 devenin zekatı 1 koyundur. 2) 10 devenin zekatı 2 koyundur. 3) 15 devenin zekatı 3 koyundur. 4) 20 devenin zekatı 4 koyundur. 5) 25’e ulaştı mı 35’e kadar, zekat bir bintu mehaz’dır. 6) 36’ya ulaştı mı 45’e kadar, zekat bir ibnu lebun’dur. 7) 46’ya ulaştı mı 60’a kadar, zekat bir hıkka’dır. 8) 61’e ulaştı mı 75’e kadar, zekat bir ceza’a’dır. 9) 76’ya ulaştı mı 90’a kadar, zekat 2 ibnetu lebûn’dur. 10) 91’e ulaştı mı 120’ye kadar, zekat 2 hıkka’dır. 11) Deve 120’den fazla ise zekat her elliye bir hıkka; her kırka bir ibnetu lebûn zekat gerekir. Koyuna Gelince 12) 40’a ulaşınca 120 koyuna kadar zekatı 1 koyundur. 13) 121’e ulaşınca 200 koyuna kadar zekatı 2 koyundur. 14) 201’e ulaşınca 300 koyuna kadar zekatı 3 koyundur. 15) 300’ü aştı mı her 100 koyuna bir koyun zekat düşer, yüzden aşağıda kalan küsurata zekat düşmez. 16) Zekat korkusuyla müctemi (birleşik) olanlar ayrılmaz, müteferrik (ayn) olanlar da birleştirilmez. 17) İki ortağın malından alınan zekatta, her ikisi de adalet üzere birbirlerine müracaat ederler. 18) Zekât olarak, çok yaşlı ve ayıplı olan hayvan alınmaz. 19) Zühri der ki: “Zekatı almak üzere memur geldiği vakit, koyunlar üç sınıfa ayrılır: Üçte biri kötü, üçte biri iyi, üçte biri de vasat. Zekat memuru, zekat payını vasat kısmından alır.” Zühri, sığırdan bahsetmez.” Tirmizi, Zekat 4, (621); Ebu Davud, Zekat 4, (1568, 1569, 1570); İbnu Mace, Zekat 9, (1798). Görüldüğü gibi Muhammed’in kitabı bile varmış ve içeriği bile ”Sahih” kaynaklarda geçmektedir.Bu kitaptan sonra hala mı Muhammed’in okur-yazar olduğuna iman etmezsiniz? Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) (İran Kisrasına göndermek için) bir mektub yazmıştı. Kendisine: “Onlar mühürlü olmayan mektubu okumazlar” denildi. Bunun üzerine gümüş bir mühür yaptırdı. Üzerine Muhammed Resülullah cümlesini kazdırdı. Cemaate de: “Ben bir mühür yaptırdım. Üzerine Muhammed Resülullah kazdırdım, kimse bunu yüzüğüne kazdırmasın” buyurdu.” Bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) sağ (eli) ne gümüş bir yüzük taktı. Kaşı Habeşi idi. Karşı avucunun içine geliyordu.” Buhâri, Libâs 46, 50, 51, 54, 55; Müslim, Mesâcid 222, (640); Libâs 55-63, (2092-2095); Ebü Dâvud, Hâtim 1-2, (4214-4217, 4221); Tirmizi, İsti’zân 25, (2719), Libâs 14-17, (1739-1748); Nesâi, ZÎnet 48-82, (8,173-195); İbnu Mâce, Libâs 39, (3639), 41, (3645). Muhammed’in yazdğı mektupları. Abdülmecid İBnu Vehb anlatıyor: “Bana, el-Addâ’ İbnu Hâlid (radıyallahu anh): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bana yazdığı bir mektubu sana okuyayım mı?” dedi. Ben: “Memnuniyetle!” deyince bir mektup çıkardı. Mektupta şunlar yazılı idi: “Bu, el-Addâ İbnu Hâlid İbni Zehve’nin Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’den satın aldığı şeyi tevsik eder. el-Addâ ondan bir köle veya cariye satın aldı. Kölede, ne herhangi bir hastalık, ne (zina, hırsızlık, kaçma gibi) bir düşkünlük ne de (satışını gayr-ı meşru kılan hürr asıllı bulunmak, emânet ve rehin olarak verilmiş olmak gibi) haramlık yoktur. Bu Müslümanın Müslümana satışıdır.” Tirmizî, Büyû 8, (1216); Buhârî, senetsiz olarak kaydetmiştir. (Büyû, 19); İbnu Mâce, Ticarât 47, (2251). Muhammed’in yazdığı mektupları. 809 – Abdullah İbnu Ebî Bekr İbni Amr İbni Hazm (radıyallahu anh), “Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Amr İbnu Hazm (radıyallahu anh)’a yazdığı mektupta: “Kur’ân’a sâdece temiz olanlar dokunsun” emri de vardı.” Muvatta, Kur’ân 1, (1,199). Muhammed’in yazdığı mektupları. Amir İbnu Şehr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (peygamber olarak ortaya) çıktığı zaman, Hamdân kabilesi bana: “Gidip şu adam hakkında araştırıp bize haber getirebilir misin? Şâyet bizim adımıza memnun kalırsan biz de onu kabul ederiz, şayet beğenmediğin bir husus olursa biz de reddederiz” dediler. Ben de: “Pekâla!” dedim. Yola çıkıp Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in yanına kadar geldim. (Gördüm, inceledim ve) memnun kaldım. Kavmim de Müslüman oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ümeyr Zî Merrân’a şu mektubu yazdı.” Râvi devamla der ki: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Mâlik İbnu Mirâre er-Rehâvî’yi Yemen’in tamamına (elçi olarak) yolladı. Akk Zû Hayvân Müslüman oldu.” Râvi devamla der ki: “Akk’a: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a git, köyün ve malın için kendisinden emân al” dendi. O da hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a geldi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine şu eman mektubunu yazdı: “Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ın Resûlü Muhammed’den Akk Zû Hayvân’a: “Eğer arâzisinde, malında, kölesinde (İslâm’a) sadık kalırsa, kendisine emân vardır, Allah’ın ve Allah’ın Resûlü Muhammed’in garantisi vardır. Bu emânı Hâlid İbnu Saîd İbni’1-As yazdı.” Ebu Dâvud, Harâc 27, (3027). Muhammed ve yazdığı mektupları. Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Kisrâ’ya ve Necâşi’ye -bu Necâşî üzerine cenaze namazı kıldığı Necâşi değildir- ve bütün inatçı cebbarlara, onları aziz ve celil olan Allah’a davet eden mektuplar yazdı.” Müslim, Cihad 75, (1774); Tirmizi, İsti’zân 23, (2717) Muhammed ve yazdığı mektupları. Seleme İbnu Nu’aym İbni Mes’ûd el-Eşca’i, babası radıyallahu anh’tan anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’ın, Müseylime’nin kendisine yazdığı mektubu okuyunca, mektubu getiren iki elçiye şöyle söylediğini işitmiştir: “Bu yazdığı meselede siz ne diyorsunuz?” Elçiler: “Biz de onun söylediğini söyleriz!” dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Eğer elçileri öldürmemek kaide olmasaydı boyunlarınızı muhakkak uçururdum!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Cihad 166, (2761) Görüldüğü gibi burada da Muhammed mektup okuyor. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Miraç gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibarenin yaz ılı olduğunu gördüm: “Sadaka on misliyle mükafaatlandırılacaktır. Ödünç para onsekiz misliyle mllükafaatlandırılacaktır.” Ben: “Ey Cibril! Ödünç verilen şey ne sebeple sadakadan daha üstün oluyor?” diye sordum.” “Çünkü dedi, dilenci (çoğu kere) yanında para olduğu halde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle talepte bulunur.” Kütüb-ü Sitte – Hadisler: : 6705 Muhammed okuma bilmese,Cennet kapısındaki yazıyı nasıl okuyupda Cebrail’e o yazı hakkında sorabilir? Zeyd İbnu Abdillah anlatıyor: “Biz Basra’da Mirbed denen yerde idik. Saçları dağınık, bir adam geldi, elinde kırmızı renkli bir deri parçası vardı. Kendisine: “- Köylüsün galiba.” dedik. “- Evet!” dedi. “- Elindeki şu deri parçasını bize ver (de ne var bir bakalım)!” dedik. Hemen alıp içindekini okuduk. Şu yazılı idi: “Allah’ın Resûlü Muhammed’den Benî Züheyr İbnu Kays . Siz, şâyet Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet eder, namaz kılar, zekat verir, ganimetten beşte biri, Peygamberin hissesini ve safiyy payı’nı eda ederseniz, sizler Allah ve Resûlü’nün emânıyla emniyette olursunuz. Biz: “Bu mektubu size kim yazdı?” diye sorduk. “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)!” dedi. Ebu Dâvud, Harac 21, (2999); Nesâî, Fey 1, (7,134). Görüldüğü gibi Muhammed’in yazdığı bir mektup daha. Hudeybiye Barış Antlaşması yazılırken Kureyş delegesi “Allah’ın Elçisi Muhammed” sözünü kabul etmeyince Hz. Muhammed, antlaşmayı yazan Alî’ye “Allah’ın elçisi” sözünü silmesini emretti, fakat Alî, bu sözü silemeyeceğini söyleyince Peygamber (S.A.V), sayfayı alıp, o sözü sildi ve kendi adını yazdı. (Buhârî)
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Peygamber (asm), peygamber olmadan önce okur-yazar olmadığı güneş gibi ortadadır. Çünkü:

a) “Resulüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.” (Ankebut, 29/48) mealindeki ayette Hz. Muhammed’in peygamber olmadan önce okuma-yazma bilmediği açıkça ilan edilmiştir.

Eğer gerçekten okuma-yazma bilseydi, muarızları Kur’an’daki bu ifadeye itiraz eder ve bunun yalan olduğunu dünyaya ilan ederlerdi.

Halbuki inkârcılar hiç bir zaman böyle bir iddiayı seslendirmemişlerdir. Çünkü Mekke toplumunda topu topuna 17 kişi okuma-yazma biliyordu ve bunların kimler olduğu da çok iyi biliniyordu.

Böyle bir ortamda bir kimse okuma-yazmayı gizliden gizliye öğrenip insanlardan saklayabilir mi? Hem de bunu saklamaya ne gerek var! Okuma-yazma bilmek bir suç değil, bir şereftir. Mekke toplumunda bunlar parmakla gösteriliyordu.

Kaldı ki, eğer  okuma-yazması olsaydı, bunu ona öğreten bir öğretmenin olması lazımdır. Bu öğretmenin de bu işi saklı tutmasının hiç bir mantık tarafı yoktur.

- Kur’an’ın Allah’ın sözü olmadığını iddia eden o günkü müşrikler, hiç bir zaman Hz. Muhammed’in başka kitaplardan bunu kopya edip yazdığını veya başka kitaplar okuduğunu iddia etmemişler, edememişler. Sadece “birilerinin ona yazdığı ve okuduğunu” iddia etmişlerdir.

“İnkâr edenler, ‘Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir' diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam ona okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, 25/4-6) mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

b) Farzmuhal, Hz. Peygamber okuma-yazma bilseydi bile onun Kur’an gibi binlerce hakikati barındıran bir kitabı ortaya koymasının imkân ve ihtimali yoktur.

Ne kadar bilgili olursa olsun, hiç bir insan, özellikle de 14 Asır önce kâinatın yaratılışı, sosyal hayatın dinamikleri, insanın anne rahmindeki yaratılış safhaları,  evrensel ahlaki prensipler, dünya ve ahiret mutluluğunu netice veren düsturlar, evrensel hukuk kuralları, gaybi haberler gibi binler hakikati içeren bir kitabın sahibi olamaz.

- “De ki: Onu/Kur’an’ı, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahîmdir/çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Furkan, 25/6) mealindeki ayette Kur’an’daki bilgilerin yerde ve göklerde olan her şeyi bilen, ilmi her şeyi kuşatan Allah’ın bildirdiği bilgiler olduğuna vurgu yapılmıştır.

Bugün bilimsel keşiflerin ortaya koyduğu birçok hakikatin Kur’an’da açıkça veya işari yolla yer aldığı hususu kabul edilmektedir. Böyle sonsuz ilmin bir tezahürü olan Kur’an bilgilerini zavallı bir iki kölenin bilgisiyle karşılaştırmak, şuradan-buradan kopya edildiğini iddia etmek ne vicdana, ne izana ve ne de irfana sığar..

- Tevrat ve İncil dahil, hangi kitapta, Bizanslılarla İranlıların (Rum suresi) savaşacakları ve İranlıların bu savaşta yenilecekleri bildirilmiştir? Hangi kitap, Mekke fethine dair FETİH suresini iki sene önce ortaya koyabilir? Hangi kitap, Müslümanların Bedir zaferini (Rum:4-5; Kamer:45) yıllarca önce haber verebilir? Hangi kitap, Hz. Peygamberin vefatından sonra İslam devletinin hilafet kurumuyla devam edeceğini (Nur:55) ön görebilir?

Akl-ı selim sahibi herkes bilir ki, bu gaybi haberleri veren ancak -her şeyi yaratan, her şeyi hakkıyla bilen, her şeye gücü yeten- Allah’tır. Başka bunun hiç bir ihtimali yoktur.

Demek ki Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu hakikati gündüz gibi açıktır.

c) Kur’an’da onların “bir kimseden ders aldığı” yolundaki müşriklerin iddiası çok veciz bir şekilde çürütülmektedir: “Andolsun ki, biz kâfirlerin ‘Bu Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. (Sözü/Kur’anı) kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu Kur’ân, apaçık bir Arapça’dır.” (Nahl, 16/103)

- Arapların en meşhur söz ustaları olan edip ve şairlerine -Arapça belagat ve fesahat sanatında- meydan okuyan Kur’an gibi bir kitabı, doğru dürüst Arapçayı bile bilmeyen ve bir köle olan bir demir işçisine mal etmek, inkârcıların içine düştüğü çaresizliğin boyutunu göstermesi bakımından manidardır. (krş. Razi, Beydavi, İbn Kesir, ilgili yer)

- Eğer söz konusu adam bu kadar bilgiye sahip olsaydı, dünyanın en ünlü ve şöhretli ve zengin ve saygın adamı olması an meselesi iken, gelip bütün bu bilgilerini Hz. Muhammed’e vermesi ve kendisi yine demircilik yapmakla meşgul olması ne ile izah edilebilir?

d) Soruda Ankebut suresinin 48 ayetinde yer alan “sen daha önce hiç bir kitap okumadın” mealindeki ifadede yer alan “Kitap”tan maksat Tevrat olduğu iddia edilmektedir. Halbuki, biraz Arapça dil bilgisi bilen çok iyi bilir ki, ayette yer alan “kitab” kelimesi nekre (belirsiz) bir şekilde kullanılmıştır. Bu ise “herhangi bir kitap” anlamına gelir. Burada “kitab”ın başına “min” harf-i cerri de vardır. Yani ayetin ifadesi “Min kitabin” şeklindedir. Bu ise, kitabın belirsizliğini daha fazla pekiştirmeye -belli bazı kitaplar değil- bütün kitapları kapsayacak şekilde bir anlam genişliğini kazandırmaya yöneliktir.

Nitekim bu ayeti tefsir eden İslam alimleri şu açıklamaya yer vermişlerdir: “Resulüm! Sen kavminin içinde -kırk yıl gibi- uzun bir ömür geçirdin. Bu süreçte ne bir kitap okudun, ne de bir yazı yazdın. Bütün kavmin/Mekke halkı senin bu durumunu çok iyi bilir. Bununla beraber, Hz. Muhammed’in ümmi (okuma-yazma bilmeyen bir kimse) olduğu husus daha önceki kitaplarda da yer almıştır. “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncilde vasıfları yazılı o ümmi peygambere tabi olurlar...” (Araf, 7/157) mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir. İşte bundan da anlaşıldığı üzere, Hz. Muhammed hayatı boyunca yazmayı bilmiyordu ve eliyle tek bir satır, bir harf dahi yazmamıştır. (bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

- İlgili ayette “eğer böyle olsaydı (sen bir kitap okusaydın), batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi” mealindeki ayetin ifadesi, özellikle ehl-i kitaba yöneliktir. Çünkü, onlar kendi kitaplarında ahir zaman peygamberinin ümmi olduğunu görüyorlardı. Eğer Hz. Muhammed’in okuma-yazması olsaydı, onlar onun söz konusu ahir zaman peygamberi olup olmadığı hakkında şüpheye düşerlerdi. Fakat ümmi olması, onların böyle bir tereddüt göstermelerine imkân bırakmamıştır. Bununla beraber, Abdullah b. Abbas: Hz. peygamberi en yakından tanıyan biri olarak onun okuma-yazma bilmediğini açıkça ifade etmiştir. (bk. Kurtubi, ilgili ayetin tefsiri)

e) Hz. Peygamberin Hudeybiye’de bazı kelimler yazdığı, krallara mektuplar yazdığı ve sadaka/zekâtla ilgili bir yazı yazdığına dair konuya gelince;

Bu konuyu bir kaç madde halinde açıklayacağız:

1) Hudeybiye anlaşmasını yazan Hz. Ali’dir. Anlaşma sırasında müşriklerin temsilcisi olan Suheyl b. Amr “Allah’ın elçisi Muhammed” anlamına gelen ifadeye itiraz etmiş ve bunun değişmesini istemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (kendisi kelimeleri tanımadığı için) Hz. Ali’ye “onu sil” dedi. Hz. Ali “vallahi ben onu silemem” dedi. Hz. Peygamber “bana yerini göster” dedi. Ali yerini gösterdi ve Hz. peygamber onu sildi. (bk. Müslim, Cihad, 92)

Bu sahih hadis açıkça Hz. Peygamberin yazı yazmayı ve okumayı bilmediğini göstermektedir.

- Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber bu kelimeyi sildi ve yerine “Abdullah’ın oğlu Muhammed” manasına gelen ifadeyi “yazdı” şeklindeki ifadeden maksat, Hz. Peygamberin oradaki katiplerine “yazdırdı” demektir. Çünkü, bir padişah, bir yetkili bir mektubu yazdığı zaman “mektup yazdı” denildiği gibi, onu başka birine yazdırdığı zaman da “mektup yazdı” denilebilir. Çünkü padişahın veya o yetkilinin makamı bunu gerektirir.

Hz. Peygamber gibi hem maddi hem manevi sultan olan bir zatın “yazdırdığı ifadeye”  “yazdı” demek kadar tabii bir şey olamaz. Yoksa, Kurtubi’nin de ifade ettiği gibi, Hz. Peygamberin hayatı boyunca bir tek harf bile yazmadığında asla şüphe yoktur. (bk. Kurtubi, a.g.y)

2) Bazı rivayetlerde “Hz. Peygamber Kisra, Keyser, Necaşi’ye mektup yazdı.” (Müslim, Cihad, 75) şeklinde ifade edilmiştir. Bu da aynen az önce belirttiğimiz gibi, “mektupların sahibi  Hz. Peygamber olduğunu” vurgulamak içindir. Faraza okuma-yama bilseydi bile, 26’dan fazla katipleri olan Hz. Muhammed’in kendi mektubunu kendisinin yazması çok uzak bir ihtimal olurdu. Zira, büyüklerin mektuplarını genellikle başkası yazar ve okur. Az önce de aktardığımız gibi, Hudeybiye sırasında Hz. Peygamberin okuma yazma bilmediğini ifade eden rivayete yer veren Müslim, hiç bununla çelişki ifade eden bir hususa imza atar mı?  

Alimlerin bu ifadeden öyle bir manayı çıkarmamaları da gösteriyor ki, onlar “Hz. Peygamber yazdı” demekten maksat “yazdırdı”; “okudu” demekten maksat “okutturdu” şeklinde anlamışlardır.

3) İslam alimlerinden bazıları, Hudeybiye anlaşması sırasında Hz. Peygamberin “Allah’ın elçisi Muhammed” manasındaki ifade yerine, “Abdullah oğlu Muhammed” manasındaki ifadeyi yazmış olduğuna dair, Buhari’deki (Magazi, 43) hadis rivayetine dayanarak, Hz. Peygamberin Hudeybiye’de o kelimeyi yazdığını kabul etmiş ve bunun bir mucize eseri olduğunu belirtmişlerdir. (Buhari’nin hadisinde: “Hz. Peygamberin Ali’ye ‘Sil’ demesi, “yazdı iyi yazamıyordu” şeklindeki kayıtlar da gösteriyor ki, şayet bu rivayet sahih de olsa onun ümmiliğini ortadan kaldırmayacak kadar zar-zor yazmıştır ve bu da bir mucize olarak değerlendirilmiştir).

Ayrıca, bu alimlere göre, ayette Hz. Peygamberin peygamber olmadan önce okuma-yazma bilmediği ifade edilmiştir. Kur’an’ın indirilmesinden sonra okuma-yazmayı bilmesi bu ayetin ifadesiyle çelişmez. Kaldı ki, eğer -doğru ise-onun okuma-yazma öğrenmesi de öğretmensiz olduğundan ayrı bir mucizedir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 7/503-504)

- Ancak İslam alimlerinin büyük çoğunluğu, Hz. Peygamberin Kur’an’ın inmesinden sonra “okuma-yazma”yı öğrendiğini bildiren haberlerin sahih olmadığını belirtmişler. Onlara göre, Hudeybiye anlaşması sırasında bizzat katiplik yapan Hz. Ali’dir. Onun sözleri bu konuda başkalarının sözlerine tercih edilir. Hz. Ali ise, yukarıda (Müslim) anlatıldığı gibi, Hz. Peygamberin (okuma yazma bilmediği için) kendisinden ilgili ifadeyi silmesini istediğini bildirmiştir. Buna göre, Buharide yer alan “yazdı” ifadesinde bazı sözler düşmüştür. Aslı, Hz. Peygamber Hz. Ali’nin göstermesiyle ilgili ifadeyi silmiş ve ardından tekrar Hz. Ali’ye vermiş o da yazmıştır. Kısaca “Hz. peygamber yazdı” şeklindeki ifadenin aslı “Hz. Peygamber emretti, Hz. Ali yazdı” manasında kullanılmıştır. Çünkü Hz. Ali’nin ifadesi esastır. Diğer rivayet şekillerini bununla uzlaştırmak için bunu böyle tevil edilmesi gerekir. (bk. İbn Hacer, a.g.y)

f) Son olarak şunu hatırlatmakta fayda vardır. Yazar diyor ki: “Bir kere Muhammed tüccardı, okuma-yazma-hesap-kitap bilmediğini iddia etmek çok gülünçtür. Bunu bir dereceye kadar kabul ettik diyelim fakat bu yazıyı okuduktan sonra hala aynı iddiaları savunan kişinin aklından şüphe ederim.”

- Bizim kanaatimizce yazarın herkesten önce aklından şüphe etmesi gereken kendisidir. Çünkü:

- Kendisi, verdiği kaynakların doğru olduğunu belirtmiş ve verdikleri bilgilerden şüphe etmediğini göstermiştir. O halde, bu insanın bu sağlam eserlerde gördüğü ve Hz. Peygamberin peygamberliğini ispat eden onlarca hadis rivayetini görmezlikten gelmesi, bir “akıl tutulması” değil de nedir?

Birkaç hadisi örnek olarak verelim:

- Hz. Cebrail ilk defa vahiy getirdiğinde, Hz. Peygambere “oku” dedi. O ise “ben kâri’ değilim/okuma-yazmayı bilmem” diye cevap verdi. (Buhari, Bedu’l-vahiy, 3)

- “Haninu’l-Ciz’” (Hz. Peygambere minber yapılınca daha önce kendisine dayanarak hutbe okuduğu kuru hurma kütüğü’nün bu ayrılıktan ötürü ağlaması), - Ay’ın Efendimizin bir işaretiyle ikiye ayrılması,

- Hudeybiye seferi esnasında susuz kalan orduya içirmek ve diğer ihtiyaçlarını gidermek üzere parmağından yeteri kadar suyun akması,

- Çok az bir yemekten  yüzden fazla insanları doyurması gibi mucizelerle ilgili sahih haberler, alimler tarafından (yanlışlığında şüphe edilmeyen) mütevatir olarak kabul edilmiştir. (bk. el-Kettanî, Nazmu’l-Mütenasir mine’l-hadisi’l-mütevatir, 221-225)

- Hendek savaşında Hz. Peygamberin çok açlık çektiğini gören Hz. Cabir, birkaç kişilik bir yemek yapmış ve Hz. Peygamberi davet etmişti. Hz. Peygamber ise orada kazı işlerinde çalışan onlarca kişiyi beraber alıp gitmiş ve Efendimiz kendi mübarek eliyle ekmeği parçalamış ve üzerine et ve suyu dökmüş, insanlar bölük bölük oturup yemişler ve hepsi de doymuşlar. O azıcık yemek hala adeta olduğu gibi kalmış ki, peygamberimiz ev halkına “bunu da siz yiyin ve başkalarına da hediye edin” buyurmuştu. (Buhari, Magazi, 29)

- Aynı kaynaklarda bulunan bilgilerden kendi düşüncesine uygun olanları alıp da işine gelmeyenleri göz ardı eden kimsenin ne ilmine, ne aklına, ne vicdanına, ne izanına ne de irfanına güvenilir..

Fakat insanın başkalarını aldatmasının bir derece anlaşılır bir tarafı olabilir. Ancak insanın kendi kendini kandırmaya, aldatmaya çalışması, akl-ı selim ile izah etmek mümkün değildir..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
EN ÇOK SORULANLARDAN
UYGULAMALAR