Hadisler lafız olarak da Peygamberimize mi aittir?

Hadisler lafız olarak da Peygamberimize mi aittir?
Tarih: 17.04.2021 - 20:01 | Güncelleme:

Soru Detayı

​Kesin olarak Allah Resulünün sözüdür dediğimiz hadisler, Peygamberimizin sözünün tıpa tıp aynısı mıdır? Hadislerdeki kelimelerin, cümlelerin hepsi ona mı aittir? Yoksa hadisler lafız olarak Peygamberimizin değil de mana olarak mı Peygamberimizindir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hadislerde esas olan Peygamber Efendimizin mübarek ağızlarından çıktığı gibi rivayet edilmesidir.

Nitekim;
“Sözümü dinleyip iyice anladıktan sonra işittiği gibi başkalarına ulaştıran kişinin Allah yüzünü ağartsın” (Müsned, 1/437; Ebu Davud, İlim, 10) mealindeki hadiste geçen “işittiği gibi” ifadesi yine Peygamber Efendimizin öğrettiği duada geçen “nebiyyike” yerine Hz. Bera’nın “resulike” kelimesini söylemesi üzerine, “Öyle değil, nebiyyike de!” şeklindeki uyarısı (Buhari, Vudu , 75; Müslim, Zikir, 56), hadislerin söylendiği gibi korunup aktarılmasının esas olduğunu gösterir.

Ancak gerekli şartları taşıması durumunda mana ile de hadislerin rivayet edilmesinin geçerli olduğunu kabul eden alimler de vardır.

Bu kısa bilgiden sonra detaya gelince:

Rivayet, hadisi kaynağına isnat ederek nakletmek demektir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimizin hayatında rivayet genelde sahabenin ondan duyduklarını nakletmesi, ondan duymadıklarını da birbirinden öğrenip aktarması şeklinde olmuştur.

Hicretten sonra Mescid-i Nebevide hadis ve ilim müzakereleri şeklinde başlayan rivayet işi, Hudeybiye Antlaşması’nın ardından Resul-i Ekrem’in Arap yarımadasında yaşayan kabile reislerine ve yarımada dışındaki devlet yöneticilerine gönderdiği İslam davetçileriyle sistemleşmeye başlamıştır. Aynı şekilde dışarıdan Medine’ye gelen kişilere ve heyetlere özellikle Suffe ashabının Resul-i Ekrem’den öğrendiklerini aktarması ve onların kabilelerine döndüklerinde bunları kendi halklarına öğretmesi bu dönemdeki rivayet faaliyeti açısından önem taşımaktadır.

Hz. Peygamber Efendimizin vefatından sonra ashap hadis rivayetinde yanlışa düşmemek için mümkün olduğunca az rivayette bulunmayı, rivayetleri kabul ederken şahit istemeyi, gerekirse yemin ettirmeyi ve lafızla rivayete önem vermeyi prensip edinmiştir.

Hadisler bir taraftan sahabeden sonra gelen tabiîn nesline aktarılırken diğer taraftan bazı sahabî ve tabiîler hadisleri yazmaya başlamış, böylece rivayetlerin derlendiği sahifeler ortaya çıkmıştır.

Sahabenin elindeki yazılı rivayetler ve sözlü olarak nakledilen hadisler tabiîn alimlerine intikal etmiş, I. yüzyılın sonlarında (VIII. yüzyılın başları) Halife Ömer b. Abdülazîz’in talimatıyla Zührî tarafından yazılı ve sözlü malzemeye dayanılarak derleme faaliyetine girişilmiştir.

Zührî’yi örnek alan II. (VIII.) yüzyılın birçok alimi de hadis rivayet etme yanında rivayet ettiği hadisleri toplamaya ve tasnif etmeye başlamıştır.

Mekke’de İbn Cüreyc; Medine’de İbn İshak ve Mâlik b. Enes; Basra’da Saîd b. Ebû Arûbe, Rebî‘ b. Subeyh ve Hammâd b. Seleme; Kûfe’de Süfyân es-Sevrî; Dımaşk’ta Evzâî; Vâsıt’ta Hüşeym b. Beşîr ve Şu‘be b. Haccâc; Horasan’da Abdullah b. Mübârek; Yemen’de Ma‘mer b. Râşid; Rey’de Cerîr b. Abdülhamîd ve Mısır’da İbn Vehb derleme faaliyetinin öncüleridir.

Başlangıçta bir usul gözetilmeden sahife ve cüzler halinde derlenen rivayetler daha sonra tasnif edilmeye başlanmış, konu ve ravi esasına dayanan iki tasnif türü ortaya çıkmıştır. Konularına göre tasnif edilen ilk hadis kitapları Mamer b. Raşid’in el-Camiʿi ve Mâlik’in el-Muvattaʾı gibi eserlerdir. Bunları kitap ve bab esasına göre tasnif edilen Kütüb-i Sitte vb. eserler takip etmiştir.

Bir rivayetin makbul ve muteber sayılması için sened ve metin açısından bazı şartları taşıması gerekir. Senedinin muttasıl, ravilerinin adalet ve zabt sahibi olması, sika ravilerin rivayetine muhalif bulunmaması ve derin araştırmalarla tesbit edilebilen illetleri taşımaması şeklinde özetlenebilecek bu şartlar yanında rivayet muhaddislerce belirlenen hadis nakletme yollarından biriyle alınmış olmalıdır.

Hadis rivayetinin sağlam bir şekilde yapılmasını temin etmek ve rivayet esnasında hataları önlemek amacıyla hadis âlimleri “sıfâtü rivâyeti’l-hadîs” (şürûtü’r-rivâye) adını verdikleri bazı şartlar ileri sürmüşlerdir.

Bir kısım muhaddislerin çok katı, bir kısmının esnek davrandığı, kişiden kişiye değişebilen bu şartlar şöylece özetlenebilir:

1. Rivayetle meşgul olan ravi kitabını doğru ve düzgün bir şekilde yazmalı ve aslı ile mukabele etmeli, ezberden rivayet ediyorsa asıl nüshası her zaman yanında bulunmalıdır.

2. Doğuştan gözleri görmeyen ravi hadislerini güvenilir bir katibe yazdırıp kendisine okunduktan sonra rivayet etmelidir.

3. Rivayet esnasında ezberiyle kitabı arasında farklılık görülen ravi kitabından ezberleyip rivayette bulunan biri ise kitabını, güvenilir bir muhaddisin ağzından duyarak rivayet ediyorsa ezberini esas almalıdır.

4. Kitabındaki hadisi hocasından duyduğunu hatırlamayan ravinin o hadisi rivayet etmesi birçok alime göre caiz değildir.

5. Ravi, hadisin lafızlarını ve lafızlarla kastedilen manayı iyi bilen bir kişi değilse mana ile rivayette bulunmamalı, hadisleri duyduğu şekilde rivayet etmelidir.

6. Ravi mana ile rivayet ettiğinde hadisi okuduktan hemen sonra “ev kemâ kāle” (yahut dediği gibi), “ev nahve hâzâ” (yahut buna benzer), “ev karîben minhü” (yahut buna yakın) gibi ifadeler kullanmalıdır.

7. Rivayet esnasında hadisi ihtisar etmek hadis alimlerinin bir kısmına göre caiz değildir. İhtisara gidilecekse asıldan uzaklaşmama konusunda çok dikkatli davranılmalıdır.

8. Ravi bir hadisi iki veya daha fazla tarikten rivayet ettiğinde mana aynı olduğu halde lafızlar arasında farklılık varsa rivayetleri tek isnadda birleştirerek birinin lafzıyla nakletmelidir. Bu durumda senede, “ahberenâ fülânün ve’l-lafzu li-fülânin” (falan bize haber verdi, ifade ise falana aittir) veya “hâzâ lafzu fülânin” (bu falanın ifadesidir) gibi lafızlar ilâve edilmelidir.

9. Ravi rivayet ettiği hadisin senedindeki ricalin neseplerine açıklayıcı mahiyette ilave yapabilir, ancak yaptığı ilaveye bir şekilde işaret etmesi gerekir.

10. Ehil olmayanların kitaplara müdahalesine yol açacağı için hadisin sened veya metninde bir kelime ya da cümle düştüğünde ravinin bunu ilave etmesi doğru değildir. Yapılacak ilave ilgili yere işaret etmek suretiyle metin dışında yapılmalıdır.. (İbnü’s-Salah, Ulumü’l-hadis, s. 208-236; Uğur, s. 327-329).

Başlangıçtan hadislerin kitaplarda toplanmasına kadar geçen zaman içinde rivayet iki şekilde gerçekleşmiştir: Lafız ile rivayet ve mana ile rivayet

Lafız ile Rivayet

Birçok sahabi, hadislerin Resûl-i Ekrem’den işitildiği biçimde lafzan rivayet edilmesi gerektiği görüşündeydi. Hz. Ömer bu hususa değindiği bir konuşmasında, “Kim bir hadis duyar da onu duyduğu şekilde naklederse kurtulur” demiş (Ramhürmüzî, el-Muhaddis, s. 538), Zeyd b. Erkam da lafızları aynen korunmadığı zaman hadisleri rivayet etmenin zor ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu belirtmiştir. (Hatîb el-Bağdâdî, Kifaye, s. 205)

Bu konudaki hassasiyetiyle tanınan Abdullah b. Ömer, “Münafık iki koyun sürüsü arasında kalan şaşkın koyuna benzer” hadisini (Müslim, Sıfatü’l-münafıkın, 17) anlamı bozmayacak şekilde kelime değişikliği yaparak rivayet eden birini görünce, “Resulullah’a karşı yalan söyleme!” diyerek onu uyarmış (Hatîb el-Bağdâdî, s. 208), İslâm’ın beş şartını sayan birine hadisin lafızlarında yer değişikliği yaptığı için müdahale etmiş ve hadisin Resulullah’tan duyulduğu şekilde rivayet edilmesi gerektiğini söylemiştir. (a.g.e., s. 210)

Tabiin ve tebeu’t-tabiin dönemlerinde birçok alim bu hususa riayet etmiş olmakla birlikte hadis alimleri arasında mana ile rivayetin caiz olup olmadığı konusu tartışılmaya başlanmıştır.

Tavus b. Keysan, Kasım b. Muhammed, İbn Sirin, İbn Cüreyc, Abdurrahman b. Mehdî, Recâ b. Hayve ve Malik b. Enes gibi alimler hadis ilmiyle ilgilenenlerin Arap dilinin özelliklerini iyi bilmesi ve duydukları hadislerin lafızlarını aynen koruyarak rivayet etmesi gerektiğini belirtmiştir.

Bu görüşü benimseyenlerin dayandığı deliller Hz. Peygamber Efendimizin “Sözümü dinleyip iyice anladıktan sonra işittiği gibi başkalarına ulaştıran kişinin Allah yüzünü ağartsın” mealindeki hadisinde geçen (Müsned, 1/437; Ebu Davud, İlim, 10) “işittiği gibi” ifadesiyle yine Resûl-i Ekrem’in sahabeden Bera b. Azib’e yatacağı sırada okuması için öğrettiği duada geçen “nebiyyike” yerine Bera’nın “resulike” kelimesini söylemesi üzerine, “Öyle değil, nebiyyike de!” şeklindeki uyarısıdır. (Buhari, Vudu, 75; Müslim, Zikir, 56)

Bunun dışında mana ile rivayetin Araplar’ın en fasihi olan Hz. Peygamber’in hadislerinde mevcut anlam derinliğini bozacağı gibi deliller de öne sürülmüştür. (bunlara verilen cevaplar için bk. Ali Hasan, el-Hadisü’n-nebevî, s. 221-225)

Mana ile Rivayet

Mana ile rivayet başlıca üç şekilde olur.

1. Lafzı eş anlamlısıyla değiştirerek rivayet etmek. “Kaade” (oturdu) yerine “celese”, “alime” (bildi) yerine “arefe” kelimelerini koymak suretiyle rivayet gibi.

Bunun caiz olduğu konusunda ihtilaf yoktur.

2. Hadisteki bir lafız yerine aynı manayı karşıladığı zannedilen, ancak tam olarak aynı manaya gelmeyen bir kelime getirerek rivayet etmek.

Bu durumda mana bozulacağından böyle bir rivayet caiz değildir.

3. Hadisin manasını iyice kavradığına inanan ravinin metinde geçen bazı sözlerin yerine eş anlamlılarını değil aynı manayı verebilecek farklı lafızlar ve ifadeler kullanarak rivayet etmesi.

Bu şekildeki rivayet alimler arasında tartışmalı olup sahabeden Huzeyfe b. Yeman, Ali b. Ebû Talib, Ebu Hüreyre, Hz. Aişe, Ebu Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Abbas, Vasile b. Eska‘ ve Enes b. Malik; tabiîn neslinin büyüklerinden Nehaî, Şabî, Mücahid b. Cebr, İkrime el-Berberî, Hasan-ı Basri, Zühri ve Amr b. Dinar; sonrakilerden Veki b. Cerrah, Yahya b. Said el-Kattan, Süfyan b. Uyeyne, Ebu Züra er-Razi ve daha birçok alim bu tür rivayeti caiz görmüştür.

Hadisler tespit edilip kitaplara geçtikten sonra mana ile rivayeti gerektiren hususlar ortadan kalktığı için artık kitapların esas alınıp mana ile rivayetin terkedilmesi gerekir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun