Ezel ve ebed, Allah katında bir an içinde hazır ve mevcut mudur?

Soru Detayı

- Imamı Rabbani (k.s) : Zîrâ geçmiş ve gelecek, delâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmaktadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yoktur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yoktur. Resûl-i Ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs Âleyhisselâm'ı balığın karnında, Nûh Âleyhisselâm'ı Tufânda, Cennetlikleri Cennet'te, Cehennemlikleri Cehennem'de gördü. Âshâb-ı Kirâm'ın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avf'ı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhiret zamânı ile yarım gün, dünyâ zamânı ile beşyüz sene sonra Cennet'e girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüştür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yoktu. “O Server (asm), Miraç gecesinde Rabb’ini dünyada değil, ahirette gördü. Çünkü O Server (asm), o gece, zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir an buldu. Başlangıcı ve sonu bir nokta olarak gördü. Cennete gideceklerin, binlerce yıl sonra, cennete gidişlerini ve cennette oluşlarını, o gece gördü. İşte o makamdaki görmek, dünyada görmek değildir. “Ahiret görmesi ile görmektir.” Bu görmeyi dünyada gördü demek de mecaz olarak söylenmiştir. Dünyadan gidip gördüğü ve yine dünyaya geldiği için dünyada gördü denilmiştir.” (Mektubat, 283)
- Abdürrahmân bin Avf Cennette görmesi ve onun ile konuşması cennetlikleri cennette yaşarken görmesi geçmişi Hz. Nuh (a.s) görmesi bunları tek bir anda görmesi Allah katında ezel ve ebed maddi ve hayatlı şekilde bir anda mevcut mudur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ezel ve ebed, birer zaman unsuru değiller. Ezelin önü, ebedin de sonu yoktur. Bu sebeple ezel ve ebedi zamanın bir parçası gibi düşünmek doğru değildir. Kaldı ki “akıl terazisi bu sıkleti çekmez.”

Bediüzzaman Hazretlerinin KADER ile ilgili olarak verdiği şu bilgilerin, İmam Rabbani Hazretlerinin sözlerinin anlaşılmasına katkı sağlayacağını düşünüyoruz:

“Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa malûm, ilme tâbi değil. Yani ilim desâtiri; malûmu, haricî vücud noktasında idare etmek için esas değil. Çünki malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinad eder.”

“Hem ezel; mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertib ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, s. 466)

-Keza, şu nurani sözler de -ebed hakkında- ufkumuzu açacağını düşünüyoruz:

“Çünki o (Hz. Peygamber) Mi'rac yoluyla, beka (ebediyet) âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.” (bk. Lem'alar, s. 17)

Ek Bilgi:

Geçmiş ve gelecek varlıkların Allah’ın ezeli ilmindeki vücutları ilmidir. İlmî vücut, adı üstünde ilmin kapsam alanında olan bir vücuttur. İlim sıfatı, harici vücudu olanların cisimlerini değil, onların ilmi hüviyetlerini ihtiva eder. Örneğin, biz kendi ilmimizde bir evin inşası için gereken program ve projeyi tasavvur ettiğimiz zaman, ilgili evin ilmi olan vücudunu, mutasavver yapısının manasını düşünürüz. O binanın harici vücudu bizim ilmimizde olmaz ve olamaz. Çünkü ilmin özelliği bunu gerektirir.

Teşbihte hata olmasın, Allah’ın bir sıfatı olan ezeli ilminde var olan varlıkların manevi olan program ve projeleri ile halık ve kudret sıfatlarının tecellisiyle harici vücut giyen varlıkların mahiyeti çok farklıdır. Biri ilmi, diğeri kevnidir. Biri ancak akılla idrak edilen manevi ve ilmi bir boyuttur, diğeri ise, elle tutulan maddi bir yapıdır.

- Var olan her şey, -ister mevcut olsun, ister madum olsun- Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde sabit ve daimdir ki, buna ayan-ı sabite denir.  

Her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır: Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani boyutudur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde, manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir.

Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman âlem-i ilim ve âlem-i maneviden mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olur.

Hz. Peygamber (asm)'in miraçta gördükleri, ilmi vücuttan çıkmış, harici vücudu giymiş varlıklardır. Bunların bu harici vücutlarını -Allah’ın izniyle- bir anda görmesi, Allah’ın ezeli ilminde olan her şeyi bildiği anlamına gelmediği gibi, daha ilmî varlıklarıyla ezeli ilimde yer alan ve henüz harici vücut elbisesini giymemiş olan müstakbel varlıkların harici vücutlarını gördüğü manasına da gelmez...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR