Ehli gaflet veya dalalet korkusuzlar mı?

Tarih: 11.11.2018 - 20:01 | Güncelleme:

Soru Detayı

Bizim hayatta güçlü veya korkusuz dediğimiz (mafya, polis, padişah) kişiler acaba hakikaten korkusuzlar mı? Halbuki o isimlerini saydıklarımız ehli gaflet veya dalalet ise yine de korkusuzlar mı? Dinimiz bize dinsizler korkak ve dindarlar cesaretlidir diyor?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Her insanda korku vardır. Ancak söz konusu değerler olduğu zaman bir müslüman canını bile feda etmekten çekinmez. Canını vermekten çekinmeyen insan da o esnada asla korkmaz.

Allah içimize korku duygusunu bilerek yüklemiş ki, o korkuyla O’nun emirlerini yerine getirmezsek başımıza gelecek feci akıbetten korkalım ve ona olan kulluk vazifelerimizi tam olarak yerine getirelim.

Dolayısıyla imanı tam olan bir Müslüman, Allah’tan başka hiç bir şeyden korkmaz.

Ancak, nefsi korumak da bir numaralı vazifemiz olduğundan, gündelik hayatta nefsimizi veya başkalarının nefsini korumak adına bu korku hissimiz harekete geçer ve dünyalık işlerimizde de tedbirli olmamızı sağlamak adına içimize ihtiyatlı olmamız için bir korku düşürür.

Bu aşamada bize düşen tedbiri elden bırakmadan sırat-ı müstakimde kalmak, yani korkusuzluktan çılgınlıklar yapmayacağımız gibi korkudan hiçbir şey yapmamak da asla doğru olmaz.

Dünyalık işlerimiz haricinde, Allah yolunda da aklımız ve basiretimiz beraber hareket etmeli ve “Ben Allah yolunda ne yaparsam daha faydalı olabilirim?” sualine cevap bularak, aklen ve vicdanen hareket etmeliyiz, yani gene sırat-ı müstakimde kalmalıyız. Unutmamalıyız ki Allah yolunda olan bir müminin kaybetmesi imkansızdır; ya zafere ulaşacaktır, ya da şehid olacaktır. İkisinin de mükafatı Allah katında muazzamdır.

Her durumumuzda olduğu gibi böyle bir durumda da Allah bizi imtihan etmektedir; bakalım üstümüze düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirecek miyiz, yoksa bırakacak mıyız? Ayet-i kerimede mealen buyurulur:

“Yoksa; Allah içinizden, Allah'tan, Resûlünden ve mü'minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Tevbe 16)

Yani, üzerine farz olduktan sonra Allah yolunda cihaddan mümin kaçınmamalı! Kaçınıyorsa imanını sorgulamalı, çünkü muhakkak sorgu vakti geldiğinde “Benim ayetlerim, emirlerim ve vaadlerim ortadayken sen niçin kaçındın?” ilahi sualine muhatap olacaktır.

Bu arada Allah yolunda cihad ile ilgili ufak bir hatırlatma yapmak isteriz; İnsanın gayr-ı İslâmî nefsani arzuları ile mücahede etmesi ve İslam’ı tebliğ vazifesini yerine getirmesi her Müslümanın üzerine farzdır, cihaddır. Yani üst kat komşumuz eğer İslamî eksiklikler içinde ise ve biz onun tepkisinden çekinerek kendisine uygun bir zaman ve lisan ile doğru yolu göstermemişsek, belki en mühim cihad vazifemizden kaçınmışızdır ve bundan da hesap vereceğiz demektir.

Öte taraftan savaşla cihad ise farz-ı kifayedir; yani vazife, İslâm devletinin lideri aksini bildirmediği sürece, güvenlik güçlerinindir. Diğer Müslümanlara düşen bu güçlere maddi ve manevi destektir. Cihad hakkında daha detaylı bilgi için sizlere sitemizdeki ilgili makaleleri tavsiye edebiliriz.

Dinsizlere gelince; Evet onlar özellikle ölümden korkarlar, korkmalıdırlar da! Çünkü bulundukları hal üzere ölürlerse, kabul etmeseler de kendilerini feci bir ebedi akıbet beklemektedir.

Korkusuz ve cesaretli görünenlerine gelince; Ya kendilerini çok güçlü ve yenilmez sandıklarından, ya imkânlarına çok güvendiklerinden, ya cesaret verici ilaçlar kullanıp şuurlarını bulandırdıklarından, ya da batıl oldukları yolu şeytanın kendilerine hak gösterdiğinden ve bu yüzden Allah’ın onların kalbini ve aklını mühürlediğinden veya bunların hepsi ve bunlar gibi gerçek dışı sebeplerdendir.

“Müminim” deyip, Allah’ın emirlerine pek riayet etmeyen Müslümanlara da, tam olarak Allah yoluna yönelmelerine kadar durduk yere Cenab-ı Hakk’ın yardım etmeyeceği de açıktır.

Mesela, 5 milyonluk Yahudi Devletine ve yakın çevresindeki belki 200 milyonluk Müslüman devletlerine bakalım! Durumu anlamak için de herkese soralım:

“Şartlar ne olursa bizim milletimiz çoluğu çocuğuyla kaçak bir bota binip, üstelik kendilerini hiç te hoş karşılamayacak bir gavur ülkesine kaçar?”

Eminiz ki ve tarih de göstermiştir ki iş o raddeye geldiğinde bu millet son nefere kadar çoluk çocuk demeden Allah yolunda, vatanını savunur.

Örnek mi istersiniz?

Örnek çok da yakın tarihimizden Çanakkale ve 15 Temmuz sanırız fazlasıyla yeterli olacaktır.

Hak yoldaki mümine Allah’ın vaadi olan “mümine destek ve karşı tarafa korku” her zaman gerçekleşmiştir, gerçekleşmektedir ve gerçekleşecektir. Allah vaadinden asla dönmez!

Sefer müminin, zafer Allah’ındır!

Yoksa normal şartlar altında fizik kuralları gereği, et ve kemikten yapılmış değil bir kişinin on bin kişinin bir tankı zaptetmesi mümkün değildir!

Yüce Mevla, İslam sancağını bu millete -haşa- boşuna vermemiştir!

Cevap 2:

Korkmak ile korkaklığını göstermemeye çalışmak arasında çok fark vardır. Severek ve isteyerek cihada gitmek ile zor kullanılarak savaşa giden kişinin durumu gibidir. İkisi de savaş meydanında cesaret göstereceklerdir. Birincisi, mukaddesatı adına hayatını hakir görüp korkmazken, ikincisi hayatını korumak için cesur olmak zorundadır.

Her insan, hem korkak, hem de cesur olabilir. Bu ifadeler cesaret ve korkaklığın kaynağını bildirir. İman ve Allah'a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır.

Müminlerin cesareti, kafirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mümini cesur yapan, temelde şu iki esastır:

1. "Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler." ayetinin bildirdiği "Ecel birdir, değişmez." gerçeği. (A'raf, 7/34; Yunus, 10/49; Nahl, 16/61) savaşta ön cephede olanla, arka cephedeki, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder; niceleri de vardır, ilk defa savaşa katılır, hayatını kaybeder.

Halid b. Velîd'in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der:

"Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın!.."

2. Mü'min için, savaşta iki güzelden biri vardır: Ya şehitlik, ya zafer. (Tevbe, 9/52) "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi." diyen bir mümin, böyle beklentileri olmayan bir inançsızdan, elbette daha cesur olacaktır.

Cevap 3:

Cesaret meselesine gelince, cesareti sadece düşmanlarımıza boyun eğmemek, onlardan korkmamak şeklinde anlamak eksik olur. Bu manadaki cesaret, inanmayan kişilerde de bulunabilir. Kahramanlık duygusu, gösteriş merakı, alkış sevdası, mal ve mülküne sahip çıkma gibi hislerle, Müslüman olsun olmasın, her kişi düşmanlarına karşı cesaret gösterebilir ve bu değerleri savunabilir. Ancak, insanların en büyük meselesi ölümdür. Sonra hastalıklar ve musibetler gelir. Bunlara karşı dayanmanın tek yolu imandır. Kabir ötesine iman etmeyen, hastalıkların -sabretme şartıyla- insana manevî dereceler kazandırdığını bilmeyen kişinin bunlara karşı cesaretle karşı koyması çok zordur.

İman bir intisaptır. “Her şeyi dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında…” olan Allah’a intisap en büyük bir kuvvettir. Tahkiki iman sahibini hadiselerin “dağlarvari dalgaları” boğamaz. O, teslim ve tevekkül ile daima hadiselerin üstünde gezer. Dünyanın kendisi gibi hadiseleri de onun ayağının altındadır.

“Kadere iman eden kederden emin olur.”

İnsan, bütün organlarının ve hissiyatının kendisi için büyük bir rahmet olduğunu düşünür ve bunları böylece takdir eden Rabbinin, bir takım hadiselerle onu imtihan etmeyi takdir etmesinin de mutlaka rahmet olduğuna inanır. Bu inançla hadiselerden sarsılmaz, dünya onun kalbinde yer tutamaz, aklını meşgul edemez.

Emaneti muhafaza etmesi noktasında kendisine bir görev düşüyorsa onu hassasiyetle ve dikkatle icra eder, neticeye karışmaz, tevekkül ederek iki dünyanın da saadetine mazhar olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
74 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun