Cansızlardan canlılar nasıl meydana gelmektedir?

Soru Detayı

“Cansız bir atomdan canlı hücre oluşamaz veya toprak, güneş, su cansız ama canlı bitki oluşamaz” diyoruz ama:
a) “Çift yarık deneyinde atomun şuuru olduğu ispatlandı” diyorlar. Nasıl atomun şuurlu olmadığını ispatlayabiliriz ve bunu söyleyen kâfirler atomun şuurlu olduğunu nereden çıkarıyor ve bunun gerçek olmadığına nasıl emin olabiliriz?
b) Bilim adamları atomun cansız olduğunu nasıl kanıtladılar? Bu konudaki delilimiz nedir?
Allahü Teala affetsin. Umarım günaha girmemişimdir. Kolay gelsin. Lütfen ayrıntılı ve örnekler vere vere açıklayın. Vesvese geliyor ve kafam karışıyor.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Şimdi burada anlaşılması gereken tek konu var. O da atomun canlı ve şuurlu olup olmadığıdır.

İnkârcıları atomun canlı ve şuurlu olduğu kanaatine götüren nedir? Atomun yaptığı vazifelerin, gördüğü işlerin son derece nizamlı ve intizamlı oluşudur. Adeta her şeyi bilerek hareket etmesidir.

Kâinattaki bütün varlıklar atomlardan meydana geliyor. Mesela bir elmanın şekli ve yapısı atomlarla meydana geliyor. İnsanın yediği gıdaları atomlar şeklinde vücudun ihtiyacı olan yerlere gönderiliyor. İnsanın bütün organları atomlarla şekil alıyor.

Şimdi burada iki ihtimal var:

Ya bu atomlarda sonsuz bir ilim, kudret, hayat ve irade var. O sayede her şeyi en ince ayrıntılarına kadar yapıyorlar.

Ya da bu atomları kullanan, onları istediği yerde ve istediği şekilde kullanan sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcı var.

Bir yaratıcıyı kabul etmeyenler, yapılan her şeyi atomlara veya benzeri sebeplere veriyorlar.

Bu şuna benziyor:

Siz kalemle bir mektup yazıyorsunuz ve bir elma resmi çiziyorsunuz. İki kişi sizin kaleminizin bir şeyler yazıp çizdiğini uzaktan görüyor. Fakat elinizi görmüyor. Kâğıt üstünde bir sinek var. O da sadece yazılan harfleri görüyor, kalemi görmüyor.

Sinek bu yazıları ilim, irade ve kudret sahibi birisinin yazdığını düşünmüyor. Dolayısıyla bu harflerin, ya da aynı manaya gelen atomların kendi kendine o yazıları yazdığını ve elma resmini şuurlu ve canlı atomların çizdiğini söyleyecektir.

Uzaktan bakanlardan birisi de ilim, irade sahibini kabul etmemektedir.

Dolayısıyla o yazların kalem tarafından yazıldığını ve elma resminin de canlı ve şuurlu atomlar hükmünde olan harflerin çizdiğini söyleyecektir.

İlim, irade ve kudret sahibini kabul eden ise, atomlarda, ya da harflerde hayat ve şuur olmadığını, kalemin de yine cansız ve şuursuz atomlardan meydana geldiğini, ama yapılan işin ilim, irade ve kudret sahibi birisinin eseri olduğunu gösterdiğini düşünecek ve kalemin arkasında bir kudret elinin olduğunu, kalemi ve atomları kullanarak istediği şeyi yaptığını, istediği resmi çizdiğini söyleyecektir.

İşte kâinattaki bütün varlıklar kâğıt üstünde yazılan bir yazı ve çizilen bir resim gibidir. Sonsuz ilim, irade, kudret ve hayat sahibi bir yaratıcı, atom ve moleküllerle canlı, cansız bütün varlıkları adeta bir kitap şeklinde olan şu kâinatta yazmaktadır.

İnsan canlıdır, şuurludur ve akıllıdır. Peki, bu aklı, şuuru ve ilmi nereden almaktadır? Allah bu sıfatları insana vermezse insan bunları nereden bulacaktır? Bulsa bile nasıl alıp kullanacaktır? Çünkü insanın başlangıcı anne karnında tek hücredir. Onu çok hücre haline getiren, hücreler arasında iş bölümünü yapıp onlara görme, işitme gibi görevler veren, başına aklı ve şuuru koyan Allah’tan başka kimdir? 2-3 yaşına kadar dünyadan habersiz ve ne yiyip ve ne içtiğini bilmeyen insan bütün bu organları ve duyguları Allah vermemiş olsa nereden alıp kullanacaktı? Halbuki insan yeryüzünün en akıllı, şuurlu, kudret, irade ve ilim sahibi varlığıdır.

İnsan iradesini ve aklını kullanacak yaşa gelmiş olsa bile, mesela 25 yaşında bir insan yediği veya içtiği şeylerin sindirilmesinde ve gerekli yerlere gönderilmesinde söz sahibi midir? Hayır. Onun iradesi ve şuuru lokmayı ağzına götürünceye kadardır. Ondan sonrasına sözü geçmemektedir. İnsanın bütün vücudunda icraat yapan ve söz sahibi olan Allah’tır.

Yeryüzünün en akıllı, en şuurlu ve ilim ve kudret sahibi olan insanın kendi vücuduna sözü geçmezse, diğer varlıklar Allah’ın izni, iradesi ve kudreti olmadan ne yapabilirler? Hele atomların bir iş yapması mümkün mü? Hayır, mümkün değildir.

Gündüz aynayı güneşe karşı tutarsanız, güneşin yedi rengi, ısısı ve ışığı aynada görünür. Güneş gittiği zaman ayna karanlıkta kalır. Güneşten gelen hiçbir şey aynada kalmaz. İşte bütün varlıklarda görülen hayat, ilim, irade ve kudret Allah’tan gelmektedir. Tıpkı aynadaki güneş gibi. Mesela bir profesörde tecelli eden Âlim ismini Allah çekiverse, o insan evin yolunu bulmaz. Adını dahi bilemez.

Peki, atomlar kendi başına gidecekleri yerleri, şayet Allah’ın emir ve iradesi olmazsa nasıl bulacaklar? Senin tırnağına gidecek kalsiyum atomu kendiliğinden hareket etse gidip senin gözüne yerleşir ve bir anda seni kör eder. Kemiklere gidecek kalsiyum atomları, şayet Allah’ın emir ve iradesinde olmayıp başıboş olsalar kalbine gelip yerleşerek bir anda orayı kemikleştirirler. Senin de hayatın biter.

Cansız maddeleri yaratan da, cansız maddelerden canlıları da yaratan da Allah’tır. İnsanların ve hayvanların yediği besinlerden ortaya çıkan atomlardan Cenab-ı Hak  erkek olanların vücudunda bir anda canlı sperm hücrelerini, dişilerinde de canlı yumurta hücrelerini yaratıyor.

Atomlar canlı mı, cansız mı nasıl bileceğiz?

Canlılığın tarifi var. Canlı; büyüyen, gelişen, yeni nesil veren, solunum ve sindirim yapan ve ölen bir varlıktır. Senin elindeki kalem canlı mı, cansız mı? Bu tarife uyuyorsa canlıdır. Uymuyorsa cansızdır. Her halde aklı başında olan herkes kalemin cansız olduğunda tereddüt etmez.

Kalem neyden meydana geliyor? Atomlardan. Ondaki cansız atomları idare etmek üzere hayat gelse o zaman o kalem bir karınca şekline girer. Yani canlılık ve hayat madde değildir. Maddeden ayrı bir şeydir. Adeta maddenin ruhu hükmündedir.

Dolayısıyla atomları canlı kabul etmek doğru değildir. Kaldı ki onlar canlı bile olsa, Allah’ın yardımı olmadan irade, ilim ve kudret gerektiren işleri nasıl yapacaklar? En akıllı ve şuurlu insanın bile kendi vücudunda meydan gelen hadiselere sözü geçmiyor. Nerede kaldı ki atomlar kendileri o işleri yapabilsinler.

Not: Adem Tatlı’nın Bilimlerin Işığında Yaratılış kitabından, çift yarık deneyi hakkındaki şu yazıyı okumanızı tavsiye ediyoruz. Umarız bu konuda merakınızı giderir.

Çift-Yarık Deneyi

Kuantum dünyasında parçacıkların acayip davranışını karakterize eden ve bir anda birden fazla yerde olmayı gösteren en meşhur deney, çift-yarık deneyidir. Birbirine paralel iki duvardan öndekine ince bir yarık açılsa ve tenis topu makinesi gibi bir makineden öndeki duvara arda arda kurşun yağmuru gibi toplar atılsa, yarığa denk gelen toplar arka duvara geçecek ve yarıktan geçen topların izleri arka duvarda bir bant oluşturacaktır. Eğer öndeki duvara yan yana iki yarık açılsa, topların bir kısmı birinci yarıktan bir kısmı da ikinci yarıktan geçecek ve çarpan topların izleri arka duvarda birbirine paralel iki bant oluşturacaktır. Eğer duvarlar çizgi hizasına kadar su içinde olsaydı ve su yüzeyinde ard arda dalgalar oluşturulsaydı, ön duvardaki deliklere ulaşan dalgalar yollarına devam edecek ve arka duvara çarpacaklardı. Tek yarık durumunda beklenmedik bir şey olmayacaktı, ancak iki yarık durumunda her iki delikten geçen dalgalar girişime uğrayacak ve iki dalga tepesinin çakıştığı yerlerde dalga yüksekliği ikiye katlanırken dalga çukuru ile dalga tepesinin çakıştığı yerlerde iki dalga birbirini yok edecekti. Neticede kuvvetlenmiş dalga tepelerinin çarptığı yerlerde arka duvarda, koyuluğu duvar ortasından kenarlara gittikçe azalan bir dizi girişim bandı oluşacaktı. Yani dalga geçişi durumunda arka duvarda iki bant yerine bir dizi bant oluşacaktı.

Deney bir elektron tabancasıyla tekrarlandığında, tek yarık durumunda arka duvara çarpan elektron izleri aynen top durumundaki gibi arka duvarda yarığın tam arkasına gelen kısımda tek bir bant oluşturur. Yani elektronlar minik toplar gibi davranır. Ancak ön duvardaki iki yarık da açıldığında, arka duvarda iki bant değil, aynen su dalgalarıyla yapılan deneydeki gibi, şiddeti merkezden kenara gittikçe azalan bir dizi girişim bandı oluşur. Yani elektronlar, aynen dalga gibi, aynı anda her iki delikten de geçmektedirler. Deneyi tek bir elektron ile tekrarlayınca dahi arka duvarda bir dizi girişim bandı oluşmakta ve bu da elektronun bir dalga olarak her iki yarıktan aynı anda geçtiğini şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte göstermektedir. Yani elektronlar hareketlerine bir parçacık olarak başlamakta ve adeta duvarda iki yarığı görünce dalgaya dönüşmektedirler.

İşin daha da ilginç yanı, belli bir yarıktan elektronların hangilerinin geçtiğini gözlemlemek için yarıkların birinin arkasına bir ölçme aleti konunca, elektronlar sanki gözlemlendiklerini biliyorlarmış gibi yarıkların birinden veya diğerinden parçacık olarak geçmekte ve arka duvarda iki çarpma izi bandı oluşturmaktadır. Gözlemleme, elektronun istatistikî dalga fonksiyonunu adeta çökertmekte ve onu bir parçacığa indirgemektedir. Elektronlar sanki kendilerini belli bir konumda tutma yani kesifleştirme niyet ve iradesini hissetmekte ve nazar değmiş ve büyülenmiş gibi bu iradeye tabi olmaktadırlar.

Elektron yerine ışık (kütlesiz foton parçacıkları) kullanılınca da aynı şeyler gözlenmektedir. Yani ışık bazı durumlarda parçacık bazı durumlarda da dalga olarak davranmaktadır. Deneyler kütlesi elektrona göre oldukça büyük olan atomlarla da yapılmış ve aynı sonuç bulunmuştur. Yani bir anda çok yerde olmayı gerektiren nuraniyet özelliği atom boyutunda bile etkisini gösterebilmektedir. Ancak otomatik bir tüfekten çıkan mermilerle deney tekrarlandığında mermilerin, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, sadece parçacık olarak davrandıkları görülür. Yani madde atom boyutunu aştığında nuraniyet vasfını hızla kaybetmektedir.

Atomaltı parçacıkların bir anda çok yerde olmalarını izah etmek için ortaya atılan ve ciddi rağbet gören teorilerden biri ‘paralel evrenler’ teorisidir. Bu teoriye göre parçacıklar sadece bildiğimiz evrende değil, aynı zamanda evrenimizle iç içe olan sonsuz sayıda hayaletvari evrenlerde de vardırlar ve bu evrenler arasında gidip gelmektedirler. Yani birinde yok olurken diğerlerinde var olmaktadırlar. Öyle görülüyor ki, nuraniyet fikri kabul edilmezse, adını vermeden nuraniyet özelliğini izah etmek hiç de kolay olmayacaktır. Hâlbuki kolay yolu zor olana tercih etmek aklın gereğidir.

Zaman Kavramının Çöküşü

Yukarıda anlatılan çift-yarık (double-slit) deneyi, atom altı kuantum dünyasında mekân kavramının çöktüğünü göstermektedir. Kuantum mekaniğinin diğer bir meşhur deneyi de zaman kavramının çöktüğünü gösteren dolanıklık (entanglement) deneyidir. Aynı anda üretilen atom altı parçacıklar, birbirlerinden ne mesafede ayrılırlarsa ayrılsınlar, daimi iletişim halindedirler. Buna kuantum mekaniğinde dolanıklık denir. Örneğin, birbirinden ışık yılları mesafesinde ayrılmış olsa bile dolanıklık halindeki iki elektrondan birine yapılan bir etkiye onun ikizi anında tepki göstermektedir. Yani zaman adeta durmakta ve zamansız bir iletişim olmaktadır. Einstein ışık hızının aşılmasının imkânsız olduğu gerekçesiyle (ki atom üstü kesif varlıklar için doğrudur) dolanıklık fikrine şiddetle karşı çıkmış, ancak kuantum mekaniğinin temel kavramlarından biri olan dolanıklık fenomeni 10 kilometreyi aşan mesafelerde denenmiş ve doğruluğu teyid edilmiştir. Yani atom altı dünyada mekân kavramı ile beraber zaman kavramı da anlamını yitirmekte ve zaman-mekân üstülük yani nuraniyet özelliği ön plana çıkmaktadır.

Kuantum mekaniğinin temel kavramları ve atom altı parçacıklarla yapılan çok sayıda bağımsız deneyler ışığında, atom altı dünyası için nuraniyetin fiziksel bir fenomen (vakıa) olduğu teslim ve ilan edilmelidir. Aynı evrenin atom altı dünyası ile atom üstü dünyasında geçerli olan ama birbirine zıt kuantum ve izafiyet teorilerini birleştirecek temel unsur, nuraniyet yani zaman-mekân üstülüktür. Bu iki teorinin birleştirilmesi, ‘birleşik teori’ arayışlarına da son verecek, aynı evren için iki farklı teori olması garabetini ortadan kaldıracaktır.

Öyle görülüyor ki, kesif fizikî varlıklar atom boyutuna indikçe nuranileşmekte, en temel atom altı parçacıklarına inildikçe kesafet kayıtları ortadan kalkıp nuraniyet asıl karakter olmaktadır. Eşyanın hakikatini anlamanın yolu, nuraniyet kavramını anlamaktan ve onu yerli yerinde kullanmaktan geçer. Aksi halde ‘paralel evrenler’ teorisi gibi her birinde fizik kanunlarının farklı olduğu iç içe sonsuz sayıda hayaletvari evrenlerin kabulüne mecbur kalınacaktır ki, bu hem çok meşakkatli olacak ve hem de bizi gerçeğe yaklaştırmak yerine kafamızı karıştıracaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
104 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun