İslam Tebliği ve Misyonerlik

İslam’da tebliğ ve irşadın gayesi, hak dinin insanlara ulaştırılmasıdır. (1) Maksat, insanların zorla ve her türlü yola başvurarak Müslümanlaştırılması değildir. (2)

Hristiyan misyonerliği ise muhatapların her halükarda Hristiyanlaştırılması ve vaftiz edilmesini hedeflemektedir. (3)

Misyonerlerin örnek aldığı Pavlus, bir mektubunda hareket tarzını şöyle dile getirmektedir:

Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim şeriata tâbî olmadığım halde, şeriatçıları kazanmak için onlara şeriata bağlıymışım gibi davrandım. İsa Mesih’in kanunlarına bağlı olmama rağmen, kanunsuzları kazanmak için kanunsuzmuşum gibi davrandım. Zayıfları kazanmak için onlarla zayıf oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum.” (4)

Görüldüğü gibi Pavlus, gayesine ulaşmak için, hiçbir kaide ve hudut tanımadan her türlü vasıtayı kullanmayı meşru görmektedir.

Oysaki İslam’da şer’î gâyelere gayr-i meşrû vasıtalarla gidilmesi yasaklanmıştır.

Baştan beri muharref Hristiyanlığın benimsediği bu yanlış usul, yani kitlelere mesajı ulaştırmak yerine onları her ne pahasına olursa olsun Hristiyanlaştırma gayreti, dinin özünün bozulup kaybolmasına, mesajın her girdiği yerde değişiklik arz ederek dinin müntesiplerinin zamanla fırkalar haline gelmesine sebep olmuştur.

Hristiyanlaştırma çalışmalarında misyonerlerin, ictimaî ve siyasî açıdan zor durumda olan kitlelere, fakir, mülteci, azınlık, savaş ve tabiî afet mağduru kişilere yaklaşıp maddi ve ruhi buhranı istismar ettikleri, onların adeta imanlarını satın almaya çalıştıkları görülür.

Diğer taraftan misyonerliğin, emperyalizm ile içli dışlı olduğu, gayenin dînî olmaktan çok siyasî olduğu bilinmektedir. Misyonerler hedef aldıkları ülkeye yerleşmek suretiyle okullar, yabancı dil kursları ve benzeri eğitim faaliyetleri örtüsü altında insanları Hristiyanlaştırmaya çalışmaktadır.

Pavlus’un usulünü izleyen günümüz misyonerleri, “takiyye” yapmakta, yani gerçek kimliklerini saklayarak muhatabın hoşuna gidecek şekilde görünmeyi esas almaktadır.

Mesela hedef seçtikleri Müslümanlara şirin gözükmek için, Kur’an’dan ayetler okumak, Müslüman kıyafetlerine bürünmek, “papaz”, “rahip” yerine “hoca”; “kilise” yerine “câmi” gibi İslami kavramları kullanmak gibi usuller takip etmektedirler. Yine insanları dinlerinden döndürmek ve kendilerine ısındırmak için, Hristiyanlıktan pek çok taviz vermeyi esas haline getirmişlerdir. (5)

Misyonerlerin bu kadar hummalı çalışmalarına karşı Müslümanların da kendilerinin ve evlatlarının terbiyesine önem vermeleri, İslam’ı en güzel şekilde öğrenip tatbik etmeye ve diğer insanlara ulaştırmaya çalışmaları gerekmektedir. Müslümanlar en azından, muharref dinlerini yaymak için böylesine gayret sarf eden misyonerlerden ibret almalı, hak olan İslam dinini yaşayarak tebliğe gayret etmelidir. Zira şükrünü ödememiz mümkün olmayan İslam nimetinin tebliğ mesuliyetini unutmamak icap eder.

Merhum şairimiz Mehmet Akif, Müslümanların bu husustaki zaafına işaret ederek şöyle demektedir:

         Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler;
         Ulema vahy-i ilahiyi mi bilmem, bekler?!
(6)

Dipnot:
1) bk. Maide, 67.
2) bk. Bakara, 256; Yasin, 17.
3) bk. Matta İncili 28:19-20.
4) Korintlilere Mektup I, 9: 19-22.
5) bk. Şinasi Gündüz, s. 5-28.
6) Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafâ (SAV) 1 [Mekke Devri], s. 279.

562 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun