Adudiddin el-İci kimdir, neden aşırı övgüde bulunmuştur?

Soru Detayı

Abudiddin el-İci kimdir ve Mevakıf isimli eserinde kitabın başında aşırı derecede övgü yapıldığı söyleniyor. Bu övgü kime yapılmıştır ve eleştirilme sebebi nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Adudüddin el-Îcî, kelâm, usul ve dil alimidir.

Mevakıf isimli eseri de kelam ilmiyle ilgilidir.

Eser, müellifin kādılkudâtlığını yaptığı İncûlular hânedanından dönemin Şîraz Emîri Cemâleddin Ebû İshak’a ithaf edildiğini bildiren kısa bir mukaddimeden sonra altı bölümden meydana gelmiştir.

Soruda geçen konu, muhtemelen bu kısa ithaf ile ilgili olabilir.

Her müellif, eserinin başına, eserle ilgili kısa bir bilgi vermekle beraber, bu eserin yazılmasında, hazırlanmasında katkısı bulunanlar sayılır ve onlara bir bakıma teşekkür edilir.

İşte, İci de Mevakıf gibi önemli bir eserin yazılmasına vesile olan Şiraz Emiri Ebu İshak’a eserini ithaf etmiş, onun bazı meşru mözelliklerini de dile getirmiştir.

Bu kısa bilgiden sonra el-İci'in hayatı, metadu, kelam hakkında görüşleri, Mevakıf adlı eseri ve diğer eserleri hakkında cevap vermeye çalışalım:

Cevap 1: Adudüddin el-İci

Ebü’l-Fazl Adudüddîn Abdurrahmân b. Ahmed b. Abdilgaffâr el-Îcî (ö. 756/1355), kelâm, usul ve dil alimidir, muhakkik olarak bilinir.

680’de (1281) Şîraz yakınlarındaki Îc’de doğdu. Hz. Ebû Bekir’in neslinden geldiği söylenen varlıklı bir aileye mensup olup babası doğduğu şehrin kadısıydı.
Îc’de yetiştikten sonra önce Şîraz’a, ardından İlhanlılar’ın yeni kurduğu başşehir Sultâniye’ye giden Adudüddin, İlhanlı Veziri Reşîdüddin Fazlullah’ın himayesine girdi. Bu sırada aynı şehri ziyaret eden İbnü’l-Fuvatî, Îcî’nin 706 (1306) yılında Sultâniye’ye gelerek ilim, hikmet ve edebî ilimlerde Reşîdüddin’e tâbi olduğunu ve onun yanında bulunduğu sırada felsefeye yönelerek akîde alanında bazı yanlış görüşler benimseyip kötü alışkanlıklar kazandığını, bu yüzden babasıyla arasının açıldığını söyler. Ancak İlhanlı sarayında mevki edinmek için Sultâniye’ye gelen İbnü’l-Fuvatî’nin, bu iddiaları kendisini engelleyen Îcî’yi itham etmek amacıyla ileri sürmüş olması muhtemeldir. (van Ess, WO, IX [1977-78], s. 272)

Olcaytu Han döneminde (1304-1316) Sultâniye’de kadılık görevini yürüten Îcî, hanın yanında seferlere katılan seyyar medresede müderrislik yaptı. Onun ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebû Said Bahadır Han devrinde Sultâniye’de kādılmemâlik oldu. Reşîdüddin’in ölümünden sonra vezir olan oğlu Gıyâseddin Muhammed’in arzusu ile 727 (1327) yılında Şîraz’a dönerek burada kadılığa başladı. el-Fevâǿidü’l-Ġıyâsiyye ve Şerĥu’l-Muħtaśar adlı eserlerini Gıyâseddin’e ithaf eden Îcî’nin Şîraz’daki bu görevini ne zamana kadar sürdürdüğü bilinmemektedir.

Kaynaklarda, bir süre sonra Şîraz’dan ayrıldığı ve hayatının bir kısmını muhtemelen Şebenkara’da geçirdiği belirtilir. 736’da (1335-36) Ebû Said’in ölmesi ve Gıyâseddin’in idam edilmesinin ardından İlhanlı hâkimiyetinin sona ermesi üzerine tekrar Şîraz’a dönen Îcî, buranın yeni hâkimi İncû hânedanına mensup Emîr Ebû İshak yönetiminde kādılkudât oldu ve Hâfız-ı Şîrâzî ile de görüştü. Hâfız onu, Fars bölgesinin imarını sağlayan beş önemli şahsiyetten biri ve “bilgi ülkesinin padişahlar padişahı” olarak niteler. (Hafız Divanı, s. 537)

Îcî, fiilen katıldığı arabuluculuk girişimlerine rağmen Muzafferîler hânedanının kurucusu Mübârizüddin Muhammed b. Muzaffer’in kuşatmasından kurtulamayan Şîraz’dan gizlice ayrılarak memleketine gitti (754/1353). Burada Şah Şücâ‘ın koruduğu Îcî, bir yıl sonra Kirman valisi tarafından bilinmeyen bir sebeple tutuklanarak Direymiyân’da hapsedildi ve orada vefat etti.

Adudüddin el-Îcî’nin hocaları içinde Kādî Beyzâvî’nin talebelerinden Çârperdî ile Nasîrüddîn-i Tûsî’nin talebesi Kutbüddîn-i Şîrâzî de bulunmaktadır. Îcî ile Çârperdî arasında bazı görüş ayrılıkları ortaya çıkmış ve yaptıkları tartışmalar ilim çevrelerinde meşhur olmuştur. Îcî’nin yetiştirdiği öğrencilerden onun el-Mevâķıf ve Fevâid’i üzerine şerh yazmış olan Şemseddin el-Kirmânî, Şerĥu Muħtaśar için bir hâşiye kaleme alan ve Îcî’nin en önemli talebesi olarak zikredilen Sa‘deddin et-Teftâzânî, el-Mevâķıf ve Cevâhirü’l-kelâm’a şerh, Şerĥu Muħtaśar’a hâşiye yazan Seyyid Şerîf el-Cürcânî ve İbn Kādî-i Kırım diye tanınan Ebû Muhammed Abdullah b. Sa‘d el-Afîfî el-Kazvînî’nin adları zikredilebilir.

Cevap 2: Metodu

Îcî, üç ayrı alanın usulünü kendi düşüncesine konu olarak seçmiştir: Usûlü’d-dîn, usûl-i fıkıh ve usûlü’l-luga. Bunların birincisinde akîdeyi, ikincisinde fıkhın ilkelerini, üçüncüsünde dil biliminin esaslarını araştırmıştır. (Şerĥu Muħtaśar, s. 6-7)

Îcî’nin metodunu ifade eden kavram tahkiktir. Tahkik, kendisinden önce tesbit edilmiş bulunan doğruların rasyonel bir şekilde yeniden kazanılmasının yoludur. Îcî’ye göre kendi döneminde yaşayan âlimler, doğru diye ileri sürülen kanaatleri ciddi bir şekilde tahkik etmedikleri için başta kelâmcılar olmak üzere ilimlerde “kīl ü kāl” ile uğraşılmış, herhangi bir rivayet, niçin söylendiği araştırılmadan ve neye tekabül ettiği belirlenmeden nakledilmiştir. (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, I, 22)

Îcî’nin eserlerinde tahkik bir tür yeniden inşâ, yani savunulan bir görüşü yeniden ele almak, bunun sonucunda o görüş hakkında bir kanaate ulaşmak, onu benimseyip sürdürmek veya reddedip gündemden çıkarmaktan ibarettir. Ancak tahkik bazı kriterler dikkate alınarak yürütülmelidir. Bu kriterler görüşün doğru olduğunu tesbit etmek, ne getirip ne götürdüğünü dikkate almak, ayrıca bütün bir düşünce sistemi içinde onun yerini belirlemek, böylece düşüncede bir insicama ulaşmaktan ibarettir. Îcî kelâmda doğruluk kriteri olarak şeriata uygunluğu, işe yararlık kriteri olarak müslümanların o gün karşı karşıya bulunduğu akîdevî meselelerin hallini ve insicam kriteri olarak da mantıkî tutarlılığı kabul etmektedir. (el-Mevâķıf, s. 4-5)

Zamanındaki ulemânın tavrını yetersiz bularak tenkit etmesi de bu noktalarda gördüğü eksikliklerden kaynaklanmaktadır.

Îcî varlığı ve değerler alanını temellendirirken şeriattaki verileri esas kabul ederek aklı, dolayısıyla mantığı sadece formel anlamda bir ilke saymış ve değerler alanında ona yetki tanımamıştır. Bu tavrında muhtemelen İbnü’l-Hâcib’i örnek almış, onun tarafından başlatılan, bütün alanları mantığa irca edip kavrama sürecini tamamlamaya çalışmıştır.

Cevap 3: Kelâmî Görüşleri

Îcî’ye göre kelâm ilmi Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dinin inanç esaslarını ispat eden, yani rasyonel şekilde anlaşılır ve kabul edilebilir kılan, ortaya çıkan veya çıkması muhtemel bulunan karşı fikirleri de bertaraf eden bir ilimdir. Bu ilmin konusu, inançların ispatına taalluk etmesi açısından bilinen her şeydir.

Konu tesbit edilirken kullanılan “ma‘lûm” kavramı var olandan (mevcûd) daha geniş olup ma‘dûmu da içerir. Bunun neticesinde bir esasa inanma kadar inanmama da kelâm ilminin konusuna girmekte, böylece şümullü bir varlık anlayışı bu ilmin tayin edici unsurlarından biri olmaktadır. En mühim ilim olarak gördüğü kelâm ilminin yaşadığı dönemde gereken ilgiye mazhar olmadığını söyleyen Îcî’ye göre nizâm-ı âlemin devamı için insanlar çeşitli mesleklerle uğraştığı gibi ilimlerde de herkesin ilgisi farklılaşmaktadır.

İlimlerin en önemlisi yaratıcının varlığı ve sıfatları, peygamberliğin ispatı gibi meseleleri konu edinen kelâmdır. Özellikle toplumun normatif esasını teşkil eden mükellefiyet ve şeriatın dayanağı olarak nübüvvet kelâmın başta gelen konusunu oluşturur. (el-Mevâķıf, s. 8; Şerĥu Muħtaśar, s. 6)

Îcî’nin yerleştirdiği konuma göre kelâm İslâm toplumuna, kendisini bir sistem içinde görme ve ona ihtiyaç duyduğu dış verileri kullanma imkânını sağlayan bir ilimdir. İslâm toplumunun yerine getirdiği amelî görevlerin ön şartları olan inanç sonucunda fıkıh usulü, hadis ve diğer ilimler mümkün olmakta ve bu ilimler, İslâm toplumunun devamının doğru esaslar üzerine oturmasını sağlamaktadır.

Îcî’nin düşüncesinde akîde sabit ilkeler üzerine kuruludur. Buna bağlı olarak ontoloji en genel anlamda bir varlık öğretisi oluşturur ve kelâm ilminin önemli konularından birini meydana getirir. İnsanın karşılaştığı haliyle bir oluş ve yok oluştan ibaret olan varlığın bir düzen içinde cereyan ettiği şüphesizdir. Bu düzenin kalıcı ve değişken unsurlarını tesbit etmek için arazlar ve cevherlerin yanında kategorilerin de (makūlât) varlık probleminin konuları arasında ilâhiyyât bahislerinden önce ele alınması gerekir. Îcî’nin arazla ilgili meseleleri cevherden önce ele alması (el-Mevâķıf, s. 96-181, 182-265), insanın hissî olarak algılanan değişkeni aklî olarak kavranabilen kalıcıdan daha önce algılayabildiği ve kalıcının ancak değişkenin incelenmesiyle belirlenebileceği gerçeğine bağlı olarak anlaşılabilir. Varlık konusuna dikkatle bakıldığında meselenin sadece var olmak açısından mevcûdattan ibaret bulunmadığı, insanı mevcûdat içinde bir yere yerleştirme gayretinin öne geçtiği görülür.

Bundan dolayı hem kategoriler hem cevher, araz, irade, kudret, fiil, akıl gibi meseleler sırf kendinde (bizâtihî) şeyler ve entelektüel bir ilginin neticesi olarak söz konusu edilmemektedir. Bu durum aynı şekilde ilâhiyyât bahislerinde de göze çarpmakta, bu bahisler ele alınırken insan en önemli konu haline gelmekte, onun bir taraftan mevcûdat açısından bulunduğu yerin tesbiti, diğer taraftan Allah’a göre durumunun belirlenmesine çalışılmaktadır.

Adudüddin el-Îcî bilgiyi, “aksine ihtimal bırakmayacak şekilde konusuna belirleyicilik sağlayan özellik” diye tanımlar. Ona göre bilgi probleminde hareket noktasını, bilen bir varlık olarak insan ve onun mevcûdat içindeki yeri teşkil eder. Bu husus insanın doğuştan, doğrudan bir müdahalesi veya kesbi olmaksızın zaruri bilgilere sahip bulunması anlamına da gelmektedir. Îcî’nin özellikle dikkat çektiği husus, her yönden yaratanla yaratılmış arasındaki farklılık ve başkalıktır. (a.g.e., s. 2)

Onun muhtelif eserlerinde bilgi, varlık ve değer ilişkisi oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Îcî, toplumsal düzene esas teşkil etmesi ve herkes tarafından kavranılabilir genel ilkelere sahip olması noktasından hareketle dini bilgi konusu haline getirmekte ve kognitif değeri üzerinde tahkike dayalı bir araştırmayı zorunlu kılmaktadır. Nazar, kendinde bir akîde unsuru olmamakla birlikte akîdenin ispatı noktasından bir ön şart haline gelmektedir. Onun öğretisinde, felsefede olduğu gibi insanın bilgiye nasıl ulaştığı değil amacı gerçekleştirmek için istidlâl sürecinde bilginin nasıl doğru kullanılabileceği üzerinde durulmaktadır.

Îcî’nin eserlerinde ilâhiyyât ve sem‘iyyât bahisleri ancak varlık ve bilgi problemleriyle ilgili bir görüş oluşturulduktan sonra söz konusu edilmektedir. İlâhiyyâta dair konular rasyonel olarak temellendirilirken sem‘iyyât bahisleri insanın idraki ölçüsünde Allah-âlem ve Allah-insan ilişkisi şeklinde ele alınmaktadır. Îcî’nin meşhur eserinin ilk dört mevkıfında ortaya koyduğu kavramsal çerçeve, insanların her dönemde ve her zaman karşısına çıkan problemlere çözüm önerileri getirebilmesini sağlamaktadır. Onun düşüncesinde iman, “Hz. Peygamber’in vahiy ürünü olarak getirdiği her şeyi tasdik etme” anlamına gelip bu da özellikle iyi amellerle alâkası sebebiyle dünyadaki hayat düzeni ve ahlâklılık açısından tayin edici bir role sahiptir. (Cevâhirü’l-kelâm, II/2, s. 224-225)

Yaşadığı dönemdeki Moğol istilâsı sebebiyle istikrarı yeniden kazanma gereğini farkeden ve buna bağlı olarak ilmi bir istikrar kaynağı gören Îcî, hem geleneği ihya etmesi hem de daha sonraki nesillere aynı imkânı sağlaması açısından İslâm düşünce tarihinde özel bir yere sahiptir. Onun yaşadığı devir, yeni şeylerin aranıp geliştirilmesinden çok eskinin yeniden tasnif ve terkip edilerek korunduğu bir dönem olmuştur.

Îcî’nin ve döneminde yaşayan diğer âlimlerin en önemli meselesi, doğruluğu tartışılmayan hususların tahkik edilerek yeniden kavranmasını sağlamak, bunu yaşayan topluma ve gelecek nesillere ulaştırmaktan ibarettir. Îcî’nin diğer eserleri yanında özellikle el-Mevâķıf’ta takip ettiği metot bu problemin çözümüne yöneliktir. (krş. Sarton, III/1, s. 629)

Amaçların gerçekleşmesi söz konusu olduğunda kendisini bağımlı hissetmediği önceki düşüncelerden istifade eden Îcî, ayrıca kendi teklif ve tercihlerini anlamlı kılan çerçeveyi çizmiştir. Onun eserleri sadece sistematik olmaları açısından değil bunun yanında düşünce tarihini de içermeleri bakımından sonraki nesillere bir model sunmaktadır.

Îcî, hem kelâm hem fıkıh usulü alanında aklî unsurları sem‘iyyâtla meczettiği için kendi düşüncesinde felsefeye müstakil bir yer bırakmamıştır. Burada özellikle işaret edilmesi gereken husus, onun her ne kadar felsefî unsurları kullansa da kendisini bunlara bağımlı hissetmeyen, ancak düşüncesini açıklarken başkalarının görüşlerine başvurmayı gerekli gören bir üslûbu tercih etmesidir. Bu husus onu felsefî birikimine rağmen felsefeye bağımlı olmaktan kurtarmış ve kelâmî çerçeveyi aşmasını engellemiştir. Nitekim kelâmcılarla filozoflar arasında cereyan eden tartışma ve ihtilâf noktalarında Îcî genellikle kelâmcıların tarafında yer almış, ancak kelâmcılar içinde herhangi bir kimsenin görüşüne bağımlı kalmayıp kendi tavrını geliştirmiştir.

İslâm düşüncesi ve özellikle Osmanlı ilim anlayışı üzerinde kalıcı bir tesir bırakan Îcî’nin eserleri, asırlarca ders kitabı olarak okutulduğu gibi kendisi de Cürcânî ve Teftâzânî ile birlikte Osmanlı ulemâsının ideal âlim modelini oluşturmuştur. Bütün eserleri şerh ve hâşiyelere esas teşkil eden Îcî’nin el-Mevâķıf’ta ortaya koyduğu sistematik sadece kelâmda değil diğer ilimlerde de örnek alınmıştır. (van Ess, Die Erkenntnislehre, s. 38-39)

Îcî, özellikle dilin mahiyetiyle ilgili olarak vaz‘ konusunu müstakil bir risâlede ele alıp bu disiplinin kurucusu olmuş, Molla Fenârî ve Mehmed Efendi tarafından geliştirilen “cihet-i vahdet” kavramını yerleştirmiştir. Zaman içinde telif edilen çok sayıdaki vaz‘iyye ve cihet-i vahdet risâleleri, Îcî’nin attığı adımların sonraki ulemâ tarafından sürdürüldüğünü göstermektedir.

Cevap 4: el-Mevâkıf

Adudüddin el-Îcî’nin (ö. 756/1355) kelâma dair eseridir.

Eser, müellifin kādılkudâtlığını yaptığı İncûlular hânedanından dönemin Şîraz Emîri Cemâleddin Ebû İshak’a ithaf edildiğini bildiren kısa bir mukaddimeden sonra altı bölümden meydana gelmiş olup “mevkıf” başlığını taşıyan bölümler genelde “mersad, maksad”, bazan da “mersad, fasıl, nevi, kısım ...” adıyla alt bölümlere ayrılmıştır. el-Mevâķıf’ın temel bilgiler niteliğindeki birinci bölümü altı kısımdan oluşmaktadır.

Birinci kısımda kelâm ilminin tanımı, konusu, faydaları, İslâmî ilimler arasındaki yeri ve adlandırılışı, ikinci kısımda ilmin tanımı, üçüncüsünde nevileri, dördüncüsünde zaruri ilmin ispatı, beşincisinde istidlâl, istidlâlin doğru ve yanlış olan çeşitleri, doğru istidlâlin şartları, özellikleri ve Allah’ı bilmekte gerekliliği, altıncı kısımda doğru bir istidlâlle istenilen sonuca ulaşmanın metotları, delil ve kıyas türleri gibi hususlar üzerinde durulmuştur.

Eserin ikinci bölümü varlık konusuna ayrılmış olup beş kısımdan meydana gelmektedir. Vücud ve adem meselelerinin ele alındığı birinci kısımda vücudmahiyet ilişkisi, vücud mertebeleri, zihinde varlık ve ma‘dûmun “şey” olup olmadığı, mevcud ve ma‘dûm arasında varlık alanı olarak hal gibi konular tartışılmıştır. İkinci kısımda mahiyetin tanımı, küllî, cüz’î, basit ve mürekkeb oluşu gibi hususlar işlenmiş, üçüncüsünde vücûb-imkân-imtinâ, kıdem-hudûs, dördüncüsünde vahdet-kesret ve beşincisinde illiyyet-ma‘lûliyyet açısından farklı kelâm mezheplerinin yanı sıra felsefecilerin görüşlerine de yer verilmek suretiyle varlık konusu ayrıntılı biçimde irdelenmiştir.

Kitabın arazlara ayrılan üçüncü bölümü beş kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda arazın tanımı, kısımları, mevcudiyetlerinin ispatı, arazların kendi başına var olamayacağı, kendiliğinden yer değiştiremeyeceği, cevhersiz varlık kazanamayacağı ve süreklilik niteliği taşımadığı gibi konular ele alınmıştır. Arazlar ikinci kısımda nicelik, üçüncüsünde nitelik, dördüncüsünde nisbet, beşincisinde izâfet kategorileriyle bağlantılı olarak incelenmiştir. Cevherler hakkındaki dördüncü bölüm bir girişten sonra dört kısımdan meydana gelmektedir. Birinci kısımda cismin tanımı, mürekkeb ve basit olarak ikiye ayrılması, ay üstü ve ay altı cisimleri, felekler, arzın mahiyeti, mürekkeb cisimlerin imtizacı, nefis ve nefsin nebâtî, hayvanî ve insanî olmak üzere çeşitleri, ikincisinde cisimlerin yaratılmışlığı, boyutlarının sınırlılığı gibi bazı özellikleri, üçüncüsünde nefisler, nefs-i nâtıka, nefsin bedene taalluku, dördüncüsünde akıl konusu ele alınmıştır.

el-Mevâķıf’ın son iki bölümü klasik kelâmın akaid meselelerini içermektedir.

İlâhiyyât konularına ayrılan beşinci bölüm yedi kısım halinde düzenlenmiş olup bunlarda sırasıyla Allah’ın varlığı, tenzîhî sıfatları, Allah’ın birliği, sübûtî sıfatlar, rü’yetullah, Allah’ın ve kulların fiilleri ve esmâ-i hüsnâ konu edinilmiştir. Eserin “Sem‘iyyât” başlığını taşıyan son bölümü dört kısımdan meydana gelmiştir. Nübüvvet konularına yer verilen birinci kısımda nebînin mahiyeti, mûcize, bi‘setin aklen mümkün oluşu, Hz. Muhammed’in nübüvvetinin ispatı, peygamberlerin ve meleklerin ismeti, peygamberlerin fazilet dereceleri ve keramet meselesi işlenmiştir. İkinci kısımda âhiret bahsi ele alınmış olup burada âhiretin imkânı, haşrin ruh ve bedenle birlikte olacağı, cennet ve cehennemle bunlara gireceklerin durumu, şefaat, tövbe ve bazı âhiret hallerine kısaca temas edilmiştir. Üçüncü kısımda “Esmâ ve Ahkâm” başlığı altında imanın tanımı ve amelle münasebeti, küfür ve çeşitleri, mürtekib-i kebîre ve tekfir hakkında bilgi verilmiştir. Kitabın son kısmında imâmet konusu işlendikten sonra “Tezyîl” başlığıyla Hz. Peygamber’e nisbet edilen yetmiş üç fırka hadisine işaret edilerek büyük İslâmî fırkalarının Mu‘tezile, Şîa, Havâric, Mürcie, Neccâriyye, Cebriyye, Müşebbihe ve Nâciye olmak üzere sekiz gruba ayrıldığı belirtilmiştir. Ardından bu fırkaların kolları hakkında kısa bilgi verilmiş, kurtuluşa eren fırkanın (nâciye) Eş‘arîler’le Selefiyye olduğu belirtilmiştir. Müellifin büyük fırkalara ait olmak üzere zikrettiği kolların toplamının altmış beş civarında bulunduğu görülmekteyse de muhtemelen bazı fırka kollarının tâli gruplarını hesaba katmış, fakat bunları yetmiş üç sayısının alt kademelerinde zikretmemiştir.

Ehl-i sünnet’in kelâm görüşlerini Eş‘ariyye mezhebine göre ortaya koyan el-Mevâķıf klasik kelâm tarihinin son hacimli metni olarak kabul edilebilir. Nitekim VIII. (XIV.) yüzyıldan itibaren mütekaddimîn ve müteahhirînin görüşlerini bir araya getiren hacimli şerhler döneminin başladığı bilinmektedir. Eserde Eş‘ariyye’ye ait klasik kelâm kitaplarının istidlâl şekillerinin yanı sıra Gazzâlî’nin dolaylı olarak ve tepki niteliğinde de olsa kelâmın muhtevasına dahil ettiği felsefî konuların tesiri fazlaca görülmektedir. el-Mevâķıf’la Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî ve Kādî Beyzâvî’ye ait eserler arasındaki muhteva benzerliği, Adudüddin el-Îcî’nin bu müelliflerin çalışmalarından büyük ölçüde faydalandığını göstermektedir. Kitapta bazı başlıkların ve cümlelerin Fahreddin er-Râzî’nin el-Muĥaśśal’ından aynen alındığı görülmektedir. (el-Muĥaśśal, s. 18; krş. el-Mevâķıf, s. 14)

el-Mevâķıf üzerinde Adudüddin el-Îcî’nin öğrencilerinden itibaren muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin Şerĥu’l-Mevâķıf adıyla Semerkant’ta 807 (1404) yılında tamamladığı eser el-Mevâķıf’ın şerhleri arasında en meşhurudur. Kaynaklarda kitabın Şemseddin el-Kirmânî, Seyfeddin el-Ebherî, kısmen Alâeddin Ali et-Tûsî (Keşfü’ž-žunûn, II, 1891) ve Haydar el-Herevî tarafından da şerhedildiği kaydedilmektedir. İbnü’n-Nakīb el-Halebî’nin el-Mevâķıf’ın astronomiyle ilgili kısmına bir şerh yazdığı belirtilmektedir. Kılıçzâde İshak Çelebi’nin, Sahn-ı Semân müderrisliği imtihanı için el-Mevâķıf’tan kendisine verilen bir konu hakkında kaleme alıp imtihan heyetine takdim ettiği Risâle-i İmtiĥâniyye adlı Arapça bir eseri mevcuttur. (Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 810; ayrıca bk. Erdem, sy. 91 [1994], s. 112-113)

Cevap 5: Diğer eserleri

Cevâhirü’l-kelâm.

el-Mevâķıf’tan önce yazıldığı dikkate alındığında bu eserin muhtasarı olmasından ziyade (Keşfü’ž-žunûn, II, 1892) ilk şekli olarak telakki edilmesi daha isabetli görünür. Muhtelif nüshaları mevcut olup Ebü’l-Alâ el-Afîfî tarafından yayımlanmıştır.

el-Aķāidü’l-Ađudiyye.

Îcî’nin vefatından on iki gün önce telifini tamamladığı eseri olup medreselerde ezberlenmek amacıyla kaleme alınmış, icmâ edilen akaid konularını içeren özlü bir risâledir. Eseri çok sayıda âlim şerhetmiştir. (Keşfü’ž-žunûn, II, 1144-1145)

Risâle (el-Maķāletü’l-muķarrara) fî taĥķīķi’l-kelâmi’n-nefsî (Risâle fî kelâmillâh).

Kemalpaşazâde’nin şerhettiği eserin bazı nüshaları İstanbul kütüphanelerinde bulunmaktadır.

Şerĥu Muħtaśari’l-Müntehâ.

İbnü’l-Hâcib’in Müntehe’s-sûl ve’l-emel’inin kendisi tarafından yapılan el-Muħtaśar’ı üzerine yazılmış bir şerhtir.

Adabü’l-bahs, el-Adâbü’l-Ađudiyye, er-Risâletü’l-Ađudiyye.

İstidlâl yolu ve metotlarını konu alan ve nazar ilminin kurallarını içeren “on satır”dan ibaret risâlede müellif ortaya koyduğu istidlâl metodunu muhtelif eserlerinde uygulamıştır (meselâ bk. Şerĥu Muħtaśar, s. 8, 9)

Medreselerde asırlarca okutulup ezberletilmiş olan eser (İstanbul 1267, 1274; Kahire 1306, 1310) üzerine çok sayıda şerh ve hâşiye yazılmıştır. (Taşköprizâde, s. 972; Keşfü’ž-žunûn, I, 41)

Hâşiyetü’l-Keşşâf.

Tabakat kitaplarında zikredilmeyen bu eser Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ına yapılan hâşiye olup bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. (Beşir Ağa, nr. 1113; bu nüshadan alınmış iki örnek için bk. Yılmaz, s. 45-47)

Tahķīķu’t-tefsîr fî tekŝîri’t-tenvîr.

Müstakil bir tefsir olan eserin özelliği müellifin âyetleri bir anlam bütünlüğü içinde ele almasıdır. Eser, dil bilimi ve dil felsefesine dayanmakla birlikte kelâm ve fıkıh usulüyle ilgili meselelere ve felsefî konulara da temas etmektedir. Ahkâm âyetlerinin açıklanmasında genellikle Şâfiî mezhebine bağlı kalınmakla birlikte diğer mezheplerin görüşleri de zikredilmektedir.

Eserde el-Keşşâf, Mefâtîĥu’l-ġayb, Lübâbü’t-tefsîr ve daha sık olarak Kādî Beyzâvî’nin Envârü’t-tenzîl’inden isim zikredilerek iktibaslarda bulunulması, bazı araştırmacıları bunun Beyzâvî’nin tefsirine yazılmış bir şerh olabileceği kanaatine sevketmiştir. (İA, V/2, s. 922; EIr., III, 270)

Aħlâķ-ı Ađudiyye.

Taşköprizâde, siyaset ilmi konusunda kaleme alınan en önemli eser olarak zikrettiği bu risâleye gençliğinde bir şerh yazdığını kaydeder. (Miftâĥu’s-saǾâde, s. 489)

el-Fevâidü’l-Ġıyâsiyye.

Sekkâkî’nin Miftâĥu’l-ulûm adlı eserinin meânî, beyân ve bedî‘e dair kısımlarının muhtasarı olup Olcaytu Han’ın veziri Gıyâseddin Muhammed’e ithaf edilmiştir.

el-Medħal fî ilmi’l-meânî ve’l-beyân ve’l-bedî.

Hatîb el-Kazvînî’nin Telħîśü’l-Miftâĥ’ının özeti niteliğinde kaleme alınan eserin sonuna müşâbehât alâkalarına dair bir bölüm eklenmiştir.

er-Risâletü’l-vażiyye (Risâle fi’l-vaż).

Bir buçuk varaklık bir risâledir. Dille varlık arasındaki ilişkinin mantık esasına göre kurulmasını amaçlayan risâlenin birinci kısmında mantıkî bir taksim yapılmakta, ikinci kısımda yer alan tasnifin mevcûdatla ilgisinin kurulması gerektiğine işaret edilmekte, üçüncü kısımda ise bu alâka bir esasa bağlanmaktadır.

Risâlede, modern dönemde mantıkçı pozitivistlerin ve özellikle Rudolf Carnap’ın yapmaya çalıştığı gibi dilin mantık esaslı bir temellendirilmesi denenmektedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
977 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun