Bir mümin diğer mümin kardeşlerine karşı kırılmamayı, gücenmemeyi nasıl başarabilir?

Tarih: 20.05.2015 - 01:44 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.”(Hucurat, 49/10)

Toplumun en büyük yaralarından birisi de kardeşliğin tesis edilememiş olmasıdır. Toplumdaki bütün sıkıntıların, çekişmelerin, çatışmaların sebebi; kardeşliğin yerini hırs, kin, düşmanlık, haset gibi duyguların almış olmasıdır. Bu büyük yaranın ilacı, merhemi muhabbettir. Peygamberimiz Efendimiz (a.s.m.) bu hususa şu hadisiyle vurgu yapmıştır:

"Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!" (Müslim, Îmân 93-94; Tirmizî, Et'ime 45; İbni Mâce, Mukaddime 9)

Hakiki imana sahip olabilmek için mümin kardeşlerimizi sözde değil hakikatte sevmemiz gerekir. Bu sevgiye vesile de selamdır. Selam dildeki kuru bir ifadeden ibaret olmamalıdır. Selam veren insan, karşısındakine "Benden sana zarar gelmez, bana güvenebilirsin!.." mesajı vermektedir. Buna gerçekten inanarak ve gönülden söylemeyerek olumlu bir etki meydana gelebilir. Kalpten söylenen kalbe tesir eder. Dilde kuru bir ifade, bir kulaktan girip bir kulaktan çıkar, tesir etmez. 

Peygamberimiz (a.s.m.) müminlerin kardeşlik bağlarının ne derece güçlü olması gerektiğini şu hadisiyle bildirmektedir:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

Mümin kardeşlerimizi kendi parçamız, kendi uzvumuz gibi görüp hatalarını kendi hatamız gibi kabullenmemiz gerekir. Bu düşünce hakim olursa; kin, gıybet, haset gibi duygular kalbimizde yer tutmayacaktır. İnsan kendi azasına nasıl sahip çıkıyorsa, mümin kardeşine de öyle sahip çıkmalı, kusurlarını örtmeli ve ıslahı için çalışmalıdır. 

Bir organımız rahatsızlandığında, nasıl üzlüyor, acı çekiyorsak ve tedavisi için gayret ediyorsak; bir mümin kardeşimizi de kusurlu, hatalı gördüğümüzde onun için üzülmeli ve manevi hastalığının tedavisi için gayret etmeliyiz. 

Aynı şekilde nasıl ki kendi uzvumuzdaki bir güzellikle iftihar ediyor, mutlu oluyorsak; bir kardeşimizin de başarısı ve nail olduğu nimetlerden dolayı memnun olmalıyız. Organlarımızın sağlıklı olması, güzel çalışması bizi memnun ettiği gibi manen birer organımız olan kardeşlerimizin güzellikleri de bizi memnun etmeli, haset gibi duygulara içimizde yer bırakmamalıdır. 

Müminlerden oluşan bu manevi vücudun şahsiyeti iman ve İslamiyet'tir. Bu büyük vücudun bir azasındaki tahrip, yıkılma tüm vücudun yıkılma sürecidir. Bu sebeple bir mümindeki problem tüm müminlerin problemidir. Her birimizin hedefi, gayesi birdir. Değer yargılarımız birdir. Bizi bu hayatla bağlayan bağlar birdir. Bu açıdan kardeşlik bağlarının güçlenmesi şahsi ve toplumsal hayatımızın selameti için son derece önemlidir.

Bir kardeşimiz ne kadar günahkâr dahi olsa iman sahibi olduğu sürece sevilmeye, korunmaya layıktır. İman öyle değerli bir sıfattır ki, tüm kusurları örter. Bir kardeşimiz büyük günahları da işlemiş olsa, ona olan sevgimizi kaybedemeyiz. Nasıl ki, bir gemide dokuz cani ile bir masum olsa o gemi batırılmaz. Öyle de bir mümin kardeşimizin dokuz kötü sıfatı olsa, iman gibi bir güzel sıfatı o kardeşimizi reddetmemize hor görmemize engel olur. Aksi hâlde gemideki o masumun hakkını gözetmeden gemiyi batırmak gibi bir zulüm işlemiş oluruz.

Mümin kardeşlerimize karşı hakiki bir sevgi beslersek, düşmanlık, kin gibi duygular yerini acımaya, şefkate bırakacaktır. Suçlayarak, itham ederek değil aksine doktorun hastasına şefkatle yaklaşması gibi şefkatle yaklaşır, güzellikle ıslahına çalışırız. 

Bir doktor kendisine gelen hastasına "Neden hasta oldun, sen ne kötü bir insansın, böyle kötü hastalık mı olur?.." diye hakaret etse, ne olur; o hasta daha da hasta olur, iyileşmez. Aksine doktor hastasına şefkatle, merhametle yaklaşır, teselli ve ümit vermeye çalışır. Bunun gibi biz de kardeşlerimizdeki hataları, kusurları, yanlışları, birer manevi hastalık gibi görmeli, manevi bir doktor gibi şefkatle tedavisine çalışmalıyız. Eğer itham ederek, hakaret ederek yaklaşırsak, o kardeşimizi daha büyük hatalara itmiş oluruz.

Şayet bir kardeşimize karşı şefkatle merhametle yaklaşamıyorsak, demek ki kalbimizde kin, öfke, düşmanlık duyguları bir hastalık gibi yerleşmiştir. Derhal içimizdeki bu hastalıkların tedavisine çalışmalıyız. Aksi hâlde ne kardeşlerimize faydamız olur, ne de kendimize. 

Hadis-i kudside Rabbimiz şöyle buyuruyor: 

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." (bk. Aclunî, 2/195)

Nasıl ki Kâbe Allah'ın evidir, öyle de müminin kalbi de Kâbe kıymetindedir. İşte imanlı bir kalbe sahip olan mümin kardeşlerimizin hatalarını çakıl taşları gibi önemsiz görmeliyiz. Aksi hâlde çakıl taşlarını Kâbe'den daha kıymetli gibi görme yanlışına düşeriz. Ne kadar günahkâr da olsa, mümin bir kardeşimiz Kâbe gibi sevilmeye ve hürmete layıktır.

Birisine düşmanlık etmek gerekiyorsa, o, nefsimizde bulunan "düşmanlık duygusu" olmalıdır. Bu duyguya düşmanlık edelim, izalesine çalışalım. Nefsimizin kötü arzularıyla mücadele edelim. Nefsimizin hatırı için mümin kardeşimize kin ve düşmanlık yapmayalım. 

Düşmanlık duygusu, ancak aramıza kin ve nefret tohumlarını saçan din düşmanlarına karşı sarfedilebilir. 

Bir kardeşimizin bize karşı bir hatasını zorla, baskıyla ortadan kaldırmaya kalkışırsak; kalbinde gizli bir kin ve nefret bırakmış oluruz. Sevgiyle, güzellikle mukabele edersek, hakiki dostluğunu ve sevgisini kazanmış oluruz.

Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz bize nasıl davranmamız gerektiğini şöylece bildirmektedir: 

“Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72)

“Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (Teğabün, 64/14)

Kalp huzuru ve selamet, işte bu âyetlerin işaret ettiği davranış şeklindedir. Kalbinde kin ve düşmanlık olan insan ise, hem kendisine hem kardeşine hem de Rahmet-i İlahiyeye zulmetmiş, haksızlık etmiş olur. İçindeki haset, kin ve düşmanlık duygusu önce kendisini yakar, elem içinde bırakır, huzur diye bir şey kalmaz. Hak etmediği hâlde kardeşine kin ve düşmanlık ederek ona zulmetmiş olur. Allah'ın verdiği nimetleri kıskanmakla da Allah'ın Rahmetini, ihsanını, ikramını itham etmiş olur ki bu da çok büyük bir zulümdür. 

Mümin kardeşimizden bize gelen bir fenalığa karşı ona kin beslememek için şöyle düşünmemiz gerekir:

- Evvela kaderin bir hissesi vardır. Bir hatamıza karşı kader karşımıza böyle bir fenalığı çıkarmış olabilir. Kadere rıza göstermek gerekir.

- Nefsi ve şeytanı o kardeşimizi kandırmış böyle bir fenalığı işletmiştir. Ona kin beslemek yerine nefsine, şeytana yenik düştüğü için acımak gerekir.

"Bu fenalığı yapmasına nasıl sebebiyet verdik?" diye düşünüp, kendimize de bir hisse ayırmalıyız. 

Geriye kalan küçük bir kusurdan dolayı da kardeşimize kin beslemek yerine, kardeşliğin gereği olarak affetmeliyiz.

İki cihanın saadetini isteyen dostlarına karşı daima iyilikle muamele etmeli, düşmanlarına karşı da daima barışla mukabele etmelidir.

(Bediüzzaman'ın Uhuvvet Risalesi'nden istifade edilerek hazırlanmıştır)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun