Analitik düşünce, tümevarım, tümdengelim, riyazi düşüncelerin anlamları nedir? Bunlardan hangileri daha önemlidir?

Tarih: 08.11.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Analitik düşünme; sorun çözme, kavramsal düşünme, çözüm bulmaya yönelik ve problem çözmeye yönelik düşünme anlamlarına gelmektedir.

Tümevarım; bir bütünün parçalarından hareketle -o fertler için geçerli olan bir hükmü- bütün için de söz konusu olduğu yargısına varmaktır. Örneğin, insan kavramı bir bütündür. Bu bütünün fertleri için geçerli olan düşünme, konuşma, gülme özelliğinden hareketle “bütün insanlar düşünür, konuşur, güler” yargısına varmak bir “tümevarım”dır.

Tümdengelim ise, tümevarımın aksine, bir bütünde / bir küllîde bulunan özelliklerden hareketle bunların bütün fertlerine de teşmil etmek manasına gelir. Örneğin, “Evren sonradan yaratılmış bir varlıktır; öyleyse Evrenin parçaları olan güneş, ay, yıldızlar, yerküresi de sonradan yaratılmıştır.” şeklideki istidlal metodu, tümdengelim bir metottur.

Riyazî / matematiksel düşünme,  insanların olaylara karşı sistematik ve hızlı yaklaşmasıdır. Eğer ortada bir sorun varsa muhakkak bir çözümü vardır, bu düşünce üzerine çözüm arayışı içerisine girmek matematiksel bir düşünce ürünüdür.  Matematik sanıldığı gibi sayı ve rakamlardan ibaret değil, aynı zamanda matematik analiz, problem çözmeye yönelik, soyut düşünebilme yeteneğidir.

Bütün bu metotların her birisi, kendi konumunda önem arz etmektedir.

Diğer taraftan sanatkardan esere, eserden de sanatkara intikal etme metodunu da kullanmak mümkündür.

Örneğin Mimar Sinan ve Süleymaniye, ikisi de birbirine delildir. Önce, Sinan’ın o yüksek dehasını, mimarlıktaki fevkalâde maharetini, sanat inceliklerine harikulâde vukufiyetini inceliyor ve onu bu yönüyle tanıdıktan sonra, “Elbette böyle bir ruhtan, şöyle bir eser çıkar,” diyerek Süleymaniye’yi gösteriyoruz. Burada müessirden esere, bir başka ifade ile sebepten neticeye bir istidlâl söz konusudur. İşte bu istidlale “bürhan-ı limmî” denilir.

Yahut, önce Süleymaniye’yi bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda şu hükme varıyoruz: “Böyle muhteşem bir eserin mimarı elbette büyük bir dahi, eşsiz bir sanatkârdır.” Bu defa eserden müessire, neticeden sebebe bir istidlâl söz konusu olmuştur. Bu istidlale ise “bürhan-ı innî” denilmektedir.

Bir zâtın merhametinden, rikkatinden, şefkatinden, cömertliğinden söz ediyoruz ve “Böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır.” diyoruz. Burada da müessirden esere intikal etmiş oluyoruz. Öte yandan, bir gurup fakirin her gün beslendiklerine, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğine şahit oluyoruz. Ve “Bu yardımları yapan mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır.” diye hükmediyoruz. Böylece, eserden müessire intikal etmiş oluyoruz.

“Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” (İşârât-ül İ’caz)

Kur’ân-ı Kerim’de her iki istidlâlin de misâlleri vardır. Fâtiha Sûresi`nin hemen başında her iki delile de işaret edilmiştir. “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” buyrulmakla önce âlemlerin harika terbiyesi nazara verilmiş ve “bu terbiyeyi yapan zâtın her türlü hamde ve senaya lâyık olduğu” hükmü getirilmiştir. Burada eserden müessire istidlâl vardır.

Daha sonra Rahman ve Rahîm isimleri zikredilerek, Allah’ın “din gününün sahibi olduğu” nazara verilmiştir. “Mademki Allah, Rahman ve Rahim’dir, elbette din gününü getirecek ve bu rahmet ve inayetini ahirette de devam ettirecektir.” mânâsı ders verilmekle, müessirden esere, sebeplerden neticeye bir istidlâl yapılmıştır.

Nur Külliyatından “Onuncu Söz'de” her iki istidlâlin çok misâlleri yer almıştır. Bu harika risalede, Allah’ın isimlerinden hareketle ahiretin varlığı ispat edilmektedir. Bu, bir bürhan-ı limmîdir.

Meselâ, Hakîm isminden hareketle. “Mademki Allah Hakîm’dir, öyleyse ahiret vardır,” şeklinde bir hükme varılmıştır. Ancak iş bu kadarla bırakılmamış, Allah’ın Hakîm olduğunun delilleri zikredilerek “her şeyi hikmetle yapan, her icraatında nice faydalar, maslahatlar bulunan Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz hikmetinin, ahireti getirmemek gibi bir hikmetsizliğe müsaade etmeyeceği,” değişik açılardan izah edilmiştir. Böylece, önce âlemdeki hikmet cilvelerinden hareketle Allah’ın Hakîm olduğu ispat edilmiş (bürhan-ı innî), sonra Hakîm ismi ahiretin varlığına delil getirilmiştir (bürhan-ı limmi).

Öte yandan, Dokuzuncu Söz’de “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir” buyrulmakla, bürhan-ı innî çok veciz bir şekilde aklın nazarına sunulmuştur. Geceden sonra sabahın, kıştan sonra baharın gelmesinden istidlâl edilerek dünyadan sonra ahiretin geleceği ispat edilmiştir. Burada da eserden müessire istidlâl vardır. Yani bu eserleri yapan zât, ahireti de getirebilir.

Bu kısa açıklamadan sonra Üstadımızın şu mükemmel tespitine bakalım:

“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.” (Mektûbat)

Birinciye bir açıklama olarak “ulûhiyet risâletsiz olamaz” hükmü getirilir. Yani, madem Allah vardır, öyleyse peygamber gönderecek ve insanlara kendini tanıtacak, onlara hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, kısacası, razı olduğu ve olmadığı şeyleri bildirecektir. Burada, ulûhiyet, risâlete delil getirilmiştir.

Öte yandan, Peygamber Efendimizin (asm) güzel ahlâk üzere olması, kendisine emin denilmesi, elinde hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bin mucizenin zuhur etmesi de O’nun (asm) Allah Elçisi olduğuna delildir. Burada eserden müessire istidlâl söz konusudur. Nur Külliyatında hem bürhan-ı limmî hem de bürhan-ı innî için de birçok misâl verilmekle birlikte şu noktaya, özellikle, dikkat çekilir:

“Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.”

Allah kelâmında insanın yaratılışına, defalarca yer verilmesi, arz ve semanın terbiyelerine ve mükemmelliklerine dikkat çekilmesi, deveden arıya kadar nice hayvanların yaratılışlarının nazara verilmesi, hep bürhan-ı innî kısmına girer. Bunlar, selim akılları doyurur, sönmemiş kalplere ve bozulmamış vicdanlara birer hidayet vesilesi olurlar. Allah Resulünün (asm) tefekkür üzerinde önemle durması da bu sırdandır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun