Alem gerçek mi, sanal mı, hayal mi?
Değerli kardeşimiz,
Gerçek ve sanal kelimeleri birbirine mukabil manaları ifade eder. Mesela uyanıkken yediğimiz yemek gerçek, rüyada yediğimiz yemek ise sanaldır. Eskide ve günümüzde bazı felsefî ekoller her şeye şüpheyle bakmışlar, gerçek olduğunu düşündüğümüz şu dünyada, henüz uyanmadığımız uzunca bir uykuda olabileceğimizi söylemişlerdir.
Kuran-ı Kerim “Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı”[1] diyerek âlemin gerçekliğine dikkat çeker. İslam âlimleri bu ayetten hareketle "Eşyanın hakikatleri sabittir"[2] esasını kabul ederler. Buna göre bizler şu anda rüyalar âleminde değiliz, gerçek bir âlemde yaşamaktayız.
Vücut Mertebeleri
Vücut mertebeleri üç kategoride ele alınır: Vacibu’l- vücut, mümkini’l- vücut ve mümteniü’l- vücut.
Allah vacibu’l- vücuttur, yani varlığı zorunludur. Onu nazara almadan şu âlemdeki yaratılışı ve ince san’atları izah edemeyiz. Yaratılan şeyler ise mümkini’l- vücuttur. İmkân, bir şeyin varlık ve yokluğunun eşit olma durumudur. Yani yaratılan şeyler yaratılmayabilirdi de… Bu durumda onların var olmaları yaratanı zorunlu kılar. Allah’ın şeriki ise mümteniü’l- vücuttur. Yani öyle bir şeyin varlığı asla mümkün değildir.
Vücut Âlemleri ve Yedi Semâ
Vücut âlemleri muhteliftir. Âlemin her tarafında farklı farklı varlık türleri vardır. Bunların bir kısmı idrak sahamıza girer, bir kısmı ise idrakimizi aşar. Beş duyumuzun her biri âdeta farklı bir âlemin anahtarı gibidir. Göz ile renkler âlemine, kulak ile sesler âlemine, burun ile kokular âlemine, dil ile tatlar âlemine açılırız. Öte yandan akıl, kalp, hafıza, hayal gibi latifelerimizin her biri de farklı bir âleme açılmaktadır. Bir de bunların dışında insanda gayba açılan latifeler bulunmaktadır.
Şu âyet konumuz açısından hayli dikkat çekicidir.
“Allah, yedi semâyı (göğü) ve yerden de bir mislini yaratandır.”[3]
Dünya, dünyadan bakıldığında çok büyük, ama uzaydan bakıldığında çok küçüktür. İnsanoğlu henüz yaşadığı gezegeni bile tam tanıyabilmiş değildir. Üzerimizde yer alan semâvat ise neredeyse tamamen meçhulümüzdür. Kur'ân-ı Kerim yedi semâdan bahseder, arzda da bunun misli olduğuna dikkat çeker. Bundan muradın ne olduğunu net olarak bilmemekle beraber, aşağıdaki örneklerle zihnimizde bir derece netleştirebiliriz. Şöyle ki:
Dünyanın kıtaları, Antarktika ile beraber yedidir.
Başlıca yedi büyük deniz vardır.
Yerin aşağıya doğru tabakaları yedidir.
Atmosferin yukarıya doğru katmanları yedidir.
Renkler elvan-ı seba, yani yedi renktir.
Sesler yedi notadan ibarettir.
Haftanın günleri yedidir.
Cehennemin kapıları yedidir.
Kur'ân’ın fihristi olan Fatiha, yedi âyettir.
Kur'ân’ın başlıca kıraatleri yedidir.
Kâbe’nin etrafında tavaf yedi kere yapılır.
Nefsin mertebeleri yedidir.
Hepsinden daha da ilginci şudur: Mikro âlem olan atomun çekirdeği etrafında elektronlar en fazla yedi farklı dizilişle dizilirler.
Öyle anlaşılıyor ki, makro âlem olan semâlar da ana hatlarıyla yedi semâdan ibarettir.
Madde ve Hayat
Madde ve hayat beraberce ve birliktedir. Bunlardan hayat asıldır, madde ise ona tâbidir, hem de onunla ayaktadır. Yani madde hayat için vardır ve ona hizmet etmektedir. Madde inceldikçe hayat daha da şiddetli olarak kendini gösterir. Mesela mikroskobik bir canlının da insan gibi beş duyusu vardır. İnsan o mikroskobik canlıdan ne kadar büyükse, duyuları o derece ondan aşağıda kalmaktadır. O mikroskobik canlı kardeşinin sesini işitir, hem de yiyeceği rızkı görür. Eğer bu canlı insan kadar büyüse, duyuları son derece hayret verici olacak, her şeyiyle hayat kaynayacak, şimşek misal semâvî bir göze sahip olacaktır. İnsan, ölülerden meydana gelmiş bir canlı değildir. Milyarca canlı hücrelerden terkip edilmiş gayet muhteşem büyük bir hücredir. Bu haliyle insan, kendisinde Ya-Sin Sûresinin tamamının yazıldığı Ya-Sin şekli gibidir.[4]
Ya-Sin, Arapçada iki harftir. Bazı hattatlar Ya-Sin suresinin tamamını bu iki harfin içine yazarlar. Uzaktan bakıldığında iki harf görülür. Ama yakından bakıldığında bu iki harfte altı sayfalık Ya-Sin suresi yazılmıştır. Allah’ın sanatı genelde bu türdendir. Allah incir gibi kocaman ağacı küçücük bir çekirdekte derceder. Sınırlarını bilmediğimiz âlemi ise insanda özetler. Bu haliyle insan kâinat ağacının bir meyvesi gibidir.
Hayat şu âleme renk katar, kıymet verdirir. Annesi vefat eden biri, bunu yakın çevresine “Annemi kaybettik” diye haber verir. Hâlbuki annesiyle henüz aynı mekândadır. Ama söylediği doğrudur, artık annesi hayatta değildir.
Şeker fabrikasının mamûl maddesi olan şeker, bütün fabrikanın tek elden tanzim edildiğini gösterir. Çünkü fabrikadaki irili ufaklı bütün çarkların elde edilen şekerle alâkası vardır. Benzeri bir alâka hayatla âlem arasında geçerlidir.
Âlemi bir fabrikaya benzetirsek her bir canlı bu fabrikada üretilen mamûl madde durumundadır. Böyle olunca en küçük bir canlının koca güneşle dağlarla, rüzgârlarla… hemen her şeyle bir alâkası ve irtibatı bulunmaktadır. Ama dağ gibi koca bir cisim hayatsız kabul edildiğinde bütün alâkası ve irtibatı sadece bulunduğu mekânla sınırlı kalır. En küçük bir canlı gayet yüksek bir sesle şöyle haykırır: “Ben kâinat fabrikasında imal edildim. Beni yaratan kim ise, benimle ilgili her şeyi yaratan da odur!”
Hayat ve Varlık
“Ziya ile hayatın her biri, mevcudatın birer keşşâfıdır.”[5]
Hiçbir ışığın olmadığı bir ortamda yerde ve gökte her şey âdeta yok gibidir. Sabahın ilk ışıklarıyla ise, eşya “var olur” yani gözle görülür hâle gelir. Benzeri bir durum hayat için geçerlidir. Hayatın olmadığı bir âlemin varlığıyla yokluğu pek farketmeyecektir. İşte ışık ve hayat varlıkları açığa çıkarır. Eğer hayat nuru olmazsa varlık âdeta yokluğa döner.
Bilgisayarın metal cismiyle bu cisme yüklenen programlar arasındaki münasebet, bir cihetle maddî varlıklarla bunlara yüklenen hayat arasında geçerlidir. Bilgisayara program yüklenmese metal yığınından ibarettir. Mevcudatta da hayat olmasa cansız bir âlem sadece bir madde yığınıdır.
Gecenin zifiri karanlığında hiçbir şey fark edilmez, ışık ile bunlar açığa çıkar. Bu durumda ışık, eşyanın görülmesine vesiledir. Benzeri bir durum hayat için geçerlidir. Hayalen şu dünyadan hayatı çıkarsak, koca dünya varlığı yokluğu belli olmayan bir madde yığını hâline gelecektir.
Bu zaviyeden baktığımızda âlemin her tarafının farklı hayat mertebeleri ile dopdolu olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada havada, karada, denizde yani her yerde hayatı serpiştiren Allah elbette âlemin diğer yerlerini hayatsız bırakmamıştır.
[1] Ankebut, 29/44.
[2] Sadeddin Taftezani, Şerhu'l- Akaid, (Haşiyetu'l - Kestelli ile beraber), Salah Bilici Kit. İst. 1973, s. 19.
[3] Talak, 65/12.
[4] Bkz. Said Nursi, (Bediüzzaman), Asar-ı Bediiye (Lemaat), İttihad Yayıncılık, İst. 2002, s. 590.
[5] Nursi, Asar-ı Bediiye (Lemaat), s. 550.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- “Yedi sema” meselesini açıklar mısınız?
- Yer ve gök kaç katmandan oluşuyor?
- Biz insanlar yaratılmadan önce neredeydik?
- Işığın yedi renge kırılmasının hikmeti ne olabilir?
- "Allah hiçbir yerde olmadığı gibi her yerdedir." sözünü nasıl anlamalıyız? "Allah bize gayet yakın, biz ise ona çok uzağız." deniliyor, bu nasıl oluyor?
- ÂLEM
- ALLAH`IN VARLIĞINA AKLİ DELİLLER
- Görülmeyen alemler mi var?
- Maddeye takılanlara madde ötesini göremeyenlere ne dersiniz?
- Nur ve Kuvvet