Ahlak sorunu, neden din temelli toplumda çıkıyor?
25 yaşında henüz genç bir öğretmenim, atanmak için çalışıyorum öncelikle duanızı beklerim inşallah. Maneviyata çok önem veren birisiyim ama anlamlandırmakta zorlandığım bir konu var. Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yaşıyor olmamıza rağmen, çok özür dileyerek soruyorum ama neden çoğu ahlak sorunu tam da din temelli toplumlarda çıkıyor? Üstelik Müslüman olan insanlardan bahsediyorum.
Lütfen sözlerimi yanlış anlamayın, kimseyi kınayıp suizanda bulunmuyorum asla, lâkin hâl ortada. Onca kötülüğün içinde insanlar 'olsun yanlış yanlıştır herkes yapıyorsa bile ben yapmamalıyım' demiyor, üstelik zeytinyağı gibi de üste çıkıyorlar. Ahlakı sadece kadına indirgeyip özellikle kadınlarla ve onların iki bacak arasıyla ilgilenip de türlü türlü ahlaksızlıkları yapıp da ahkam kesenleri kastediyorum.
Nasıl bir ülke olduk ki biz?
Her şey tam olarak, huzur bulmadan namazı alelacele kılmak, değerini anlamadan saatlerce oruç tutmak, neyi öğütlediğini bilmeden Kuran okumak ve kalpten sevmeden inanmadan iman etmekle mi ilgili?
Hocam, elin gavuru derler ama bizden çok daha düzgün yaşıyorlar... Çocuklara taciz tecavüz etmezler, kadınları saçlarından tutup yerlerde sürünmezler, hırsızlık çalma çırpma, haksızlık nedir tam olarak bilmezler. Bizler onlardan katbekat daha iyi olmamız gerekmiyor mu?
Toplum olarak her sorumluluğu kadının namuslu olmasına yıkarsak erkek peki ben namusluyum olmalıyım der mi?
İnsan nasıl olur da bile baldızına yan gözle bakar ki? Kendinden kaç yaş küçük kızlara başka gözle bakar ki? Çok rahatsız edici bir durum.
Sizin görüşlerinizi merak ediyorum ama sizden ricam, lütfen kadınların bu muameleyi asla hak etmediklerini anlatmanızı rica ediyorum. Ben Kuran’a, en yalın, yalnız halimde bile beni gören duyan bilen bir yaratıcının olduğuna inanarak iman ettim. Cennette şöyle hayatım olsun, cennette şu verilecek bana diyerek iman etmedim. Bana kimse yokken bile o var olduğu için iman ettim. İnsanların istekleri garip, tuhaf ve anlamsız.
Değerli kardeşimiz,
Burada aslında tek bir soru yok. Birbirine bağlı en az beş soru var:
Bir insan Allah'a inanıp nasıl kötü bir insan olabilir?
İbadet neden her zaman ahlak üretmiyor?
Müslüman olmayan biri nasıl Müslümandan daha dürüst ve merhametli davranabiliyor?
Neden toplumlarda kadın ahlakın merkezine yerleştirilirken erkeğin cinsel ahlakı geri plana atılabiliyor?
Ve belki hepsinden önemlisi:
Din insanın davranışlarını değiştirmiyorsa, dindarlığın anlamı nedir?
Tüm bu sorular içinde sizin aslında söylemek istediğiniz, inanç yalnızca kalpte veya beyinde kalmamalı, fiile, davranışa dökülmelidir. Çünkü İslamiyet bir hayat dinidir ve yaşandığı toplumu ve bireyi dönüştürür. Asr-ı Saadet buna güzel bir örnektir.
1. Bir Müslümanın davranışları her zaman İslam’la örtüşmeyebilir.
Bir Müslümanın yaptığı her davranışı doğrudan İslam’ın kendisi olarak değerlendiremeyiz. Çünkü İslam'ın ölçüleri ile Müslümanların davranışları her zaman aynı şey değildir. Çünkü gaflet zamanına denk gelmiş olabilir, imanı zayıflamış olabilir, dinde lakayt olabilir. Çünkü din bir imtihandır ve insan her saniye bu imtihandadır. Mesela o anda nefsine ve şeytana mağlup olan bir Müslüman yalan söyleyebilir, maalesef haksızlık yapabilir, eşine zulmedebilir. O an şeytana uyan bir Müslüman çocuğa zarar verebilir, cinsel sınırları ihlal edebilir. Bu Müslüman kul hakkı da yiyebilir. Bunların hepsi mümkündür.
Ama bunların mümkün olması, İslam'ın bunları onayladığı anlamına gelmez.
Tam tersine Kur'an'ın insanı sürekli kendi davranışını sorgulamaya davet etmesinin sebeplerinden biri budur.
Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Siz Kitab'ı okuyup durduğunuz hâlde insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 2/44)
Bu ayet, bugün de son derece tanıdık bir insan tipine işaret ediyor: Doğruyu başkasına söylemekte çok başarılı, kendisine uygulamakta ise başarısız insan.
Dolayısıyla dindarlığın ilk imtihanlarından biri, insanın başkalarını ne kadar iyi denetlediği değil, kendisini ne kadar dürüstçe denetleyebildiğidir. Nitekim Hz. Ömer, her gün aynaya bakarak “Ya Ömer, bugün Allah için ne yaptın?” diyerek sürekli kendisini sorgularmış.
2. İnanmış olmak, insanı otomatik olarak ahlaklı yapmıyor
İnançlar, gelenek ve görenekler, çevre, eğitim vb. insanın düşüncesi ile beraber davranışlarını da derinden etkilerler. Genetiği, ailesi, yaşantıları, travmaları karakterini belirler. Bunların değişmesi ancak ciddi bir irade ve uzun bir süreç gerektirir. İman bir başlangıçtır, kişiyi dönüştürür, ancak karakter dönüşümü ise bir süreçtir. Zaman ister.
İnsan bir anda iman edebilir. Fakat nefsini bir günde terbiye edemez. Öfkesini, kıskançlığını, cinsel arzularını, güç ihtiyacını, bencilliğini, kibir ve haklı çıkma ihtiyacını yıllar içinde şekillendirmiş olabilir. Dolayısıyla insanın
“Allah'a inanıyorum.” demesi ile “Allah'ın gördüğüne iman ederek davranışlarımı buna göre düzenliyorum.” demesi arasında ciddi bir mesafe bulunabilir.
İmanın gerçek anlamda karaktere yerleşmesi için insanın kendi nefsiyle çalışması, iradesini ve imanını güçlendirmesi gerekir.
Kur'an- Kerim'in ifadesiyle:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/9)
Daha da önemlisi kişi imanını taklidi imandan, tahkiki imana dönüştürmesi lazım. İman tahkiki olmazsa etkileri zayıf olur.
Buradaki mesele çok önemlidir:
Din insana yeni bir kimlik verir; fakat o kimliğin karaktere dönüşmesi için kişinin kendi üzerinde çalışması, imanını tahkiki yapması gerekir. Birçok Müslümanın imanı maalesef taklidi seviyededir. Yani İman esaslarını aile ve çevreden öğrenmiştir, delile ve araştırmaya dayanmayan zayıf bir iman vardır.
Böyle bir insan, “etrafında olup bitenlere karşı gafil, kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör, hadiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Bu itibarla inancında sığ ve yetersiz; günahlara girebilir, çok şüphelere düşebilir. İbadetlerinde aşksız ve vecd’sizdir,”
Tahkiki (delillere dayanan, sorgulanmış ve sindirilmiş) bir iman elde edilmediği takdirde, dinî hayatın, ibadetlerin ve ahlakın insan üzerindeki tesirinin zayıf kalacağı kesindir. Çünkü imanı bir ağacın köklerine benzetirsek ibadetler o ağacın gövdesi, güzel ahlak ise meyvesidir. Yani kök ve gövde ne kadar sağlamsa meyvesi de o kadar sağlam olacaktır.
3. Dindarlık ile ahlak neden birbirinden kopabiliyor?
Durum böyle olmasına rağmen, din bir bütün olmasına rağmen insanlar dinî vecibeleri bazen ahlaki dönüşümün yerine koyabiliyor. Mesela “namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'an okumak, tesettüre dikkat etmek, dindar bir aileden gelmek, dinî kavramları bilmek” çok önemli değerlerdir. İmanın gereği ve olmazsa olmazlarıdır. Fakat bunların hiçbiri tek başına bir insanı “ahlaklı” yapmanın garantisi değildir. Çünkü ibadetin amacı yalnızca ibadetin dış biçimini gerçekleştirmek değildir, ahlakı güzelliği de birlikte gerçekleştirmektir.
Ahlak güzelleşmiyorsa o zaman İbadetler de tam manasıyla yaşanmıyor demektir. Mesela
Kur'an namaz hakkında şöyle der:
“Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût 29/45)
Dikkat edelim burada namazın insanın davranışlarına dokunması bekleniyor.
Oruç hakkında da: “Umulur ki takvaya erersiniz.” (Bakara 2/183) buyuruluyor.
Demek ki, orucun hedeflerinden biri takva, yani kişinin Allah bilinciyle kendisini kontrol edebilmesidir.
Peygamberimiz de şöyle buyuruyor:
“Kim yalan sözü ve onunla amel etmeyi bırakmazsa Allah'ın onun yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8)
Bu hadis çok çarpıcıdır. Çünkü bize şunu anlatır:
Oruç sadece mideyi eğitmek değildir; dil de eğitilmelidir. Öfke de davranış da hatta nefis de eğitilmelidir. Dolayısıyla bir insan saatlerce aç kalıp aynı zamanda insanlara zulmediyorsa, sorun orucun kendisinde değil; ibadetin şuurunda olunmamasından dolayı, insanın ahlaki hayatına nüfuz edememesinde aranmalıdır.
4. İbadetin şekli ile ruhu birbirinden ayrılabilir
İnsanın çok önemli bir özelliği vardır. Bazen yaptığı bir davranışın anlamının şuurunda olmayıp veya zamanla rutine bağlayıp yalnızca şeklini sürdürebilir.
Bu yalnızca dinî hayatta görülmez. Bir insan eşine “Seni seviyorum.” diyebilir ama sevgiyi davranışlarıyla göstermeyebilir. Bir anne “Çocuğum benim için çok değerli.” diyebilir ama çocuğunu sürekli aşağılayabilir. Bir yönetici “Çalışanlar benim için önemli.” diyebilir ama onları sömürebilir.
Benzer biçimde bir insan, “Ben Müslümanım.” diyebilir ama Müslümanlığın gerektirdiği adaleti, merhameti ve emaneti hayatına tam manasıyla taşıyamayabilir.
Burada söz ile davranış arasında bir kopukluk oluşur.
Dinin dili kişinin ağzında kalır; karakterine inmez.
İşte asıl problem budur.
5. “Müslüman olmayanlar bazen bizden daha düzgün yaşıyor” iddiası
Öncelikle bir noktanın altını çizmek gerekir:
Evrensel ahlaki değerler olarak bilinen ahlaki değerlerinin tümü İslamiyet ile ortaya çıkmadı. Bunlar, insan fıtratının kabul veya reddettiği insana özgü değerler olup ilk insandan günümüze kadar yer yerde var olan değerlerdir. Ayrıca evrensel oldukları için eğitim kurumlarının aktardığı en temel değerlerdir.
Mesela yalan söylememek, dürüst olmak, çalışkan olmak, yardımsever olmak, aldatmamak, çocukları korumak, kadına şiddet uygulamamak, hırsızlık yapmamak, sözünde durmak, başkasının hakkına saygı göstermek vb. insanî erdemlerdir, her toplumun kabul ettiği ahlak kurallarıdır.
İslamiyet bu fıtri, vicdani değerlere özel önem vermiş, yeni değerler eklemiş ve onları daha da artırmıştır. Bunların yaşanmasını sadece kişinin vicdanına veya sosyal kontrole bırakmamış, ceza ve mükafatla da güçlendirmiştir.
Dolayısıyla gayr-i müslim olan bir insanın bu vicdani değerlere göre davranması mesela yalan söylememesi gayet normalidir. Bir Müslüman bunları yaptığı zaman İslam'ın ahlaki değerlerini yaşamış olur. Müslüman olmayan bir insan yaptığında ise yine güzel ve vicdani bir davranış ortaya koymuş olur.
Bunun yanında saydığınız bütün gayrı ahlakı davranışlar, batı toplumlarında bizden daha fazladır. Taciz ve tecavüzler sıradan olaylar haline gelmiştir. Ancak onları tam bilmeyenler maalesef gerçeği bilmeyebiliyor.
O hâlde Müslüman daha ahlaklı olmak zorunda değil mi?
Evet daha ahlaklı olmak zorunda. Çünkü hiçbir din İslam kadar, ahlaki değerlere vurgu yapmamıştır.
Ama bu “Müslüman olduğu için otomatik olarak daha ahlaklıdır” anlamına gelmemelidir. Müslüman olduğu için daha fazla ahlaki sorumluluk taşıması gerekir. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Ahlaklı olmak, dindar olmak mı?
- Tanrı / Allah olmadan ahlaklı olunamaz mı?
- "Dinsizlik ahlaksızlık değil, dindarlık da ahlaklılık değildir." diyenlere nasıl bir açıklama yapılabilir?
- Çocuğumun geleceğinden nasıl emin olurum?
- Kadı İyaz kimdir?
- İslam'ın sevgi, barış ve hoşgörü dini olduğuna dair örnekler verir misiniz?
- Mevlana, Moğollara yönelik neden cihad etmemiştir?
- Dindar bir eşin faydaları, dindar olmayan bir eşin zararları ne olabilir?
- Müslümanın, diğer Müslümanlar üzerindeki hakları nelerdir?
- Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?