20 zor soruya cevap verir misiniz?

Tarih: 03.10.2020 - 10:40 | Güncelleme:

Soru Detayı

Bazı kimseler, cevaplanması gereken 20 dini soru var diyerek, güya cevap verilemeyecek dini sorular diye de her tarafta yayınlıyorlar. 
Hem bu soruların asıl sahipleri hem de bundan haberi olup rahatsız olan kardeşlerimiz için cevap verirseniz memnun oluruz.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu soruların bir çoğunun cevapları detaylarıyla sitemizde vardır. Detaylarını sitemize havale ederek, kısa kısa cevap vermeye çalışalım.

Soru 1:
Çift cinsiyetli yaratılanları neyle açıklayacağız? Kuran’da biz erkek ve dişi yarattık diyor.

Cevap:

Allah Teâlâ insanı erkek ve dişi yaratmıştır. Üreme ve yaşama bakımından da her birinin karşı cins ile evlenip aile olmaları –sayı bakımından- mümkün ve yeterli olmaktadır, bir denge vardır.

Çift cinsiyetli olanların çoğunda biri daha güçlüdür, ona göre tasnife girer ve ona göre hayatını sürdürür. Eşit veya belirsiz olanlar ise milyarlar içinde oldukça azdır, istisnaidir. Bu durum, Allah’ın yaratmasındaki düzenin, kulları tarafından çeşitli fiillerle bozulması ve bunun kalıtım kanunlarına göre aşağıdaki nesillerde az da olsa görülmesinden ibarettir.

Hasılı Allah bir erkek bir dişi yarattım diyor ve öyle de yapmıştır, çift cinsiyetli olan insanı da üreme kuralları çerçevesinde yaratan Allah’tır; ama o, üçüncü bir cins değildir, bir cinsin çeşitli sebeplerle arızalanmışıdır.

Soru 2:
İslam dünya ve ahiret mutluluğu vermeyi sağlar iddiası, dünyada çektiğin dert mutsuzluk, ahiretin mutluluk kaynağı olması gibi ifadeler çelişki değil midir?

Cevap:

İslam dünyada ve ahirette herkesi mutlu edeceğini vaad etmiyor. Dünyada Allah’ın iyi kulları da, çeşitli sebepler ve hikmetler dairesinde sıkıntılar yaşarlar; ama sabrederler, kulluklarını zedelemezler ve ahiret mutluluğunu kazanırlar.

Dünyada dine uymadan veya dinsiz yaşayanlar kendi mutluluk anlayışlarına göre mutlu da olabilirler, mutsuzluklar ve sıkıntılar da yaşayabilirler.

İslam’ın dediği budur, yaşanan da budur, çelişki yoktur.

Soru 3:
İslam ertelenmiş mutlulukların dini midir? Dünyamızı cehenneme cevirmiş midir? Bu anlayış milyarlarca gelmiş ve şu an yaşayan Müslümanlardan hiçbirinin duası kabul olmadı mı? Müslümanları kurtar duasına hiç cevap verilmedi mi? Her Müslüman kötü müydü ki, dualar kabul olmaz, acılar devam edip gider?

Cevap:

Bu soruların içerdiği hükümler isabetli değil:

İslam, mensubunu her durumda mutlu eder, sevinçli zamanında şükreder, sıkıntılı zamanında sabreder, isyan etmez, “Neden ben” demez, “vardır bunda da bir hikmet veya kusurum” der, İman ettiği ve sevdiği Allah’tan af, rahmet ve rahatlık lütfetmesini bekler. Müminin dünyası asla cehenneme çevrilmiş değildir; iki hasta ziyaret edin, biri imanlı, diğeri imansız olsun, o zaman kimin dünyasının cehennem olduğunu anlarsınız.

Hem bireylerin hem de toplumun dertleri, sıkıntıları için yapılmış sayısız duanın müspet sonucu görülmüştür, görülmektedir. Duanın kendisi bir ibadettir, mümin dua ederken Rabbine en yakın durumdadır. İstediği sonuç hasıl olmamış ise şöyle düşünmek doğru olur:

Ya olmayışı başkalarıyla ilgili (onların isteme ve yapmalarına bağlı) olup onlar hür iradeleriyle istememişlerdir; bu durumda Allah birinin hatırı için diğerine baskı yaparsa bu defa onun duasını kabul etmemiş, ona irade hürriyeti tanımamış olur veya kul, aynı zamanda hakkında hayırlı olanı istemektedir ve istediği onun hakkında hayırlı değildir.

Soru 4:
Doğuştan özürlü insanlara dünyada haksızlık yapılmış mıdır? Varsa adaletsizlik nasıl giderilecek? Herşey Allah’ın izniyle oluyorsa Müslümanlara çile / dert de ve kötü şeyler de onun izniyle mi oluyor? Rızkı az veren de çok veren de Benim diyor Allah, Sosyalist sistemde açıklaması nasıl olacak bu ayeti?

Cevap:

Bir insanın, daha doğuştan başka insanların sahip olduğu tüm yeterlik ve kabiliyetlere sahip olmaması, başka bir deyişle engelli olması onun için tabiî olarak hayatı zorlaştıran, bir yandan da psikolojik olarak onu olumsuz etkileyebilecek bir durumdur.

Ancak öncelikle belirtilmesi gereken, bu gibi durumların doğuştan gelebileceği gibi, hiç kimsenin de hayatının herhangi bir döneminde bir şekilde engelli duruma gelmeyeceği yönünde bir garantisinin olmamasıdır.

Şu halde, doğuştan engelliler hakkında sorulan bu soru, sonradan birtakım afet ve musibetlere uğrayan her insan için de sorulabilecektir:

Allah Teâlâ, insanları engelli durumuna getirmekle onlara haksızlık ve adaletsizlik mi yapmaktadır?

Engellilik durumlarına ilişkin, ilk olarak imtihan hikmetinden bahsetmek gerekir. Nitekim Yüce Allah bu dünyada imtihan vesilesi olarak insanın birtakım musibetlerle karşılaşacağını bildirmiş, bunlar arasında ölüm ve birtakım uzuvların kaybı gibi “candan eksiltme” olarak nitelenebilecek hususları saymış, buna sabır ve metanetle mukabele eden, Allah’ın izin vermesiyle gerçekleşen her şeyin bir hikmete bağlı olduğu bilincini kaybetmeyen kullarını Cennet’le müjdelemiştir. (Bakara 2/155)

Anlaşılmaktadır ki, insanın bu dünyada maruz kaldığı engellilik ve çektiği acılar, sonsuz mutluluğun geçici kaynaklarıdır ve Allah tarafından bunlarla kıyaslanamayacak derecede büyük bedellerle mükafatlandırılacaktır.

Dolayısıyla görünürde kötü olan şeyler, sonucu itibariyle bakıldığında ardında daha büyük bir iyiliği ve hayrı barındırmaktadır. Bu tıpkı kangrenli bir elin kesilmesine benzetilebilir. İlk bakışta bu kesme bir kayıp, acı ve eksiklik gibi görünmekle birlikte, aslında insanın canını kurtarmaya ve selamete ulaşmasına yönelik bir tedbirdir.

Binaenaleyh sonucu itibariyle kötü değil, iyidir.

Öte yandan, adalet herkese her anlamda mutlak eşit davranmak değil, nimet-külfet dengesini kurmak, yani öncelikli olarak herkesi imkanları ölçüsünde sorumlu tutmak, değerlendirme ve karşılık vermeyi de bu doğrultuda yapmaktır.

Engelli insanların kısıtlılıkları, bir yandan onların mükellefiyetlerini azaltan etkenler iken bir yandan da bu dünyada yaşadıkları zorlu şartlar sebebiyle öte dünyada daha kolay hesaba çekilmelerini ve daha büyük nimetlere daha kolaylıkla ulaşmalarını sağlayabilecek unsurlardır.

Nitekim insanın sahip olduğu bedenî veya aklî/psikolojik imkan ve kabiliyetlerin bazen onları kötüye ve günaha sevk eden, yanlış kullanılması sebebiyle cezaya müstahak olmalarına yol açan hususlar olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Başka bir deyişle Allah Teâlâ bir kısım şeylerin yokluğu ve eksikliği kadar bunların varlığını da imtihan vesilesi kılabilmektedir.

Bir başka açıdan bakıldığında, var olan her imkanın ötesinde imkanlar ve engellilik ve kısıtlılığın ötesinde engellilik ve kısıtlılıklar olduğu da malumdur. Hz. Peygamber “Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9; Tirmizî, Kıyamet, 58; Libâs, 38; İbn Mâce, Zühd, 9) buyurarak, içinde bulunduğumuz eksiklik durumlarının insanın sabır, tahammül, şükür gibi melekelerinin ortaya çıkmasına zemin teşkil ettiğine dikkat çekmiştir.

Her halükarda Allah Teâlâ kullarına asla zulmetmediğini (Enfal 8/51; Fussilet 41/46) buyurduğuna göre, O’ndan gelen herhangi bir engellilik veya imtihanın haksızlık veya adaletsizlik olarak nitelenmesi mümkün olamaz.

Kişinin engellilik yönleri ya bu dünyada başka yönleri ikmal edilerek ya da nihayetinde ahirette mükafatla mutlak biçimde karşılığını bulacaktır. Hz. Peygamber’in mutlak uhrevî adaleti vurgulayan “Kıyamet gününde tüm haklar sahiplerine kesinlikle verilecektir. Hattâ boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı alınır.” (Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 2) beyanı da buna bir işaret olarak yorumlanabilecektir.

Sosyalist sistem teoride eşitliği kuruyor ama pratikte böyle bir eşitliğin kurulduğu görülmemiştir.

Rızkın az veya çok olmasında insanların emeklerinin de etkisi vardır; genellikle çok emek harcayana çok, az emek harcayana veya hiç harcamayana az verilir. “İnsan için  ancak emeğinin karşılığı vardır ve emek ve gayretinin karşılığı mutlaka görülecektir.” (Necm, 53/39)

Soru 5:
Küçük yaşta tecavüze uğrayan kızın imtihanı ne olabilir? Savaşta ayakları kopan küçük çocuğun ya da ailesinin imtihanı, ayetin aksine çekebileceği yükten fazlası değil midir?

Cevap:

Allah Teâlâ imtihan için küçük yaşta kıza tecavüz ettirmiyor ve bu manada ona, tahammül edemeyeceği yükü yüklemiyor; bunu yapan Allah’a asi olan, imansız ve/veya ahlaksız bir kişidir. Bu kişi muhtemelen dünyada da, ama kesin olarak ahirette ettiğini bulacak, dayanılmaz cezalar çekecektir.

Kıza gelince başına böyle bir felaket geldiği için eğer sabrederse, Allah’a isyan etmezse, zalimin zulmünü Allah’a yüklemeye kalkışmazsa ahirette bunun mükâfatına nail olacaktır.

“Allah niçin bu zulmü engellemiyor?” diye sorulabilir.

Eğer engellerse dünyada zulüm, kötülük, savaş… olmaz; yani insanlar kötülük yapamazlar, kötülük yapma imkanı bulunmayan insanlar da iyi oldukları için ödülü hak edemezler. İnsanlar kötülük de yapabilecek durumda oldukları halde bunu yapmazlarsa imtihanı kazanmış olurlar.

Böyle bir zulme maruz kalmış olan çocuğa şefkat ve merhametle yaklaşmak, ona tertemiz insanlar gibi muamele etmek de çevresindeki Müslümanların vazifesidir.

Savaşta vücutça ve malca zarar gören insanlar masum (suçlu, haksız yere savaşan değil) iseler bu felakete sebep olanlar elbette bunun cezasını çekeceklerdir.

Mağdur ve mazlumlara gelince:

Zalimlerin zulmünü genel olarak doğrudan Allah’ın engellemesi, O’nun muradı olan bu dünya düzenine uymuyor, Allah bunu, iyi kullarına vazife kılmış bulunuyor, ya onlar vazifelerini ihmal ettikleri veya zalim daha güçlü olduğu için bu facialar meydana gelmiş oluyor. İnsanlar sağlam imanları ve yeterli eğitimleri sayesinde bu tür facialara da tahammül edebiliyorlar, bu yüzden Allah’a isyan etmek şöyle dursun, “bana isabet etmesinde bir hikmet vardır, benim vazifem sabretmek ve kulluğumu zedelemeden bu durumda yaşamaktır” diyerek ebedî saadet bakımından birçok sağlam insandan daha şanslı olabiliyorlar.

Soru 6:
İş vermezse Allah, geçim olmuyor, geçim olmayınca kötülüklere bulaşıyor insan, sorumluluğu kim alacak?

Cevap:

Allah’ın kanunu şöyledir:

Kişi, sorumluluk çağına gelince geçimini sağlayacak ve bunun da ötesinde ümmetin ihtiyaçlarını karşılayacak faaliyetlerde bulunacaktır, tabii bunu yapabilmek için gerekli donanımı da eğitim ve öğretim ile elde edecektir.

Kişinin bir kusuru, eksiği bulunmadığı halde geçimini sağlayacak iş bulamıyorsa akrabası, yakınlık sırasına göre onun geçimini sağlamakla yükümlüdür.

Bunlar da yoksa veya vazifelerini yapmıyorlarsa sıra hayır kurumlarına ve devlete gelir.

Bu islamî  kanuna göre İslam toplumu içinde hiçbir kişi, aç ve açık, temel ihtiyaçlarından mahrum kalmaz ki, yoksulluk yüzünden kötülüğe bulaşsın!

Soru 7 ve 8:
- Musibet Benim iznimle olur diyor ayette. Herşey Allah’ın izniyle oluyorsa Müslümanlara çile / dert de ve kötü şeyler de onun izniyle mi oluyor? Başka insanlar kaderimizi çok etkilemiş, kötülüklere düşmemizde bedelini kim ödeyecek?
- Amentü duasında hayır şer Allah’tan diyor, Kuran’da da kötülük sizden, iyilik Allah’tan diyor. Hangisi doğru? Musibet Allah’ın izniyle oluyor diyor.

Bu iki sorunun ortak cevabı:

“Yaratan bilmez olur mu hiç!?” (Mülk 67/14) ayetinin de işaret ettiği üzere, Allah Teâlâ yarattığı insanın ne gibi özelliklere sahip olduğunu, kabiliyetlerini ve bunun yanında zaaflarını ve eksikli yönlerini en iyi biçimde bilir.

İnsan bir yönüyle “en güzel yaratılışla” (Tîn 95/4), yani diğer varlıklardan farklı olarak akıl ve irade özelliklerine, sorumluluklarını yerine getirebilecek kabiliyetlere sahip, yeryüzünde Allah’ın istediği doğrultuda ahlakî bir düzen tesis edebilecek, yani yeryüzünün “halife”si olarak eylemde bulunabilecek yetkinlikte yaratılmıştır. (Bakara 2/30; Fatır 35/39)

Ancak öte yandan iyiye olduğu kadar kötüye yönelme potansiyeli de vardır. (Şems 91/7-8)

Özünde en güzel biçimde yaratılan insan, kötüye yöneldiğinde hayvanlardan daha aşağı bir derekeye inebilmektedir. (Araf 7/179; Tîn 95/5)

Allah Teâlâ bu özellikleri doğrultusunda insanın hayatı boyunca ne gibi tercihlerde ve buna bağlı olarak nasıl eylemlerde bulunacağını tabiî ki bilmektedir. (Bakara 2/255; Tâhâ 20/110)

İnsan eliyle ortaya konulan kötülükler hususunda en başta göz önünde bulundurulması gereken, insanın sonuçta bu dünyaya imtihan vesilesiyle, yani belli yükümlülüklerle gönderilmiş, kendisinden istenen ve beklenenin de daima iyiye yönelerek, Allah ve Resul’ünün emir ve yasakları doğrultusunda bir hayat sürmek ve sonuçta dünya ve ahiret mutluluğuna erişmek olmasıdır.

İşte buna işaret etmek üzere Allah Teâlâ her insanın tercihleri ve eylemlerinde özgür olduğunu, bunlar doğrultusunda değer kazanıp kaybedeceğini, bunların karşılığının mutlak surette verileceğini buyurmuştur. (Bakara 2/281, 286; Âl-i İmrân 3/25; Necm 53/39; Müddessir 74/38)

Söylediğimiz gibi Allah insanın yaptıklarını ve yapacaklarını çok iyi bilmesine rağmen, bu özgür iradeyle imtihanın gerçekleşmesi, insanın tercihlerinin sonuçlarının hem kendisi hem de başkaları tarafından açık biçimde görülmesi ve ahirette hesaba çekilirken Allah’a karşı bir mazeret beyan etme imkanının kalmaması için insanı serbest bırakmakta ve kötü de olsa eylemlerinin ortaya konulmasına izin vermektedir. (Âl-i İmrân 3/140; Ankebût 29/3)

Allah Teâlâ nasıl ki asla kötülüğe meyletmeyen melek gibi bir varlık türünü yaratmışsa, insanı da öyle yaratma ve dünya hayatını hiçbir kötülüğün olmadığı Cennet gibi bir yer kılmaya kadirdir. Ancak kötülüğü yapan insan açısından bu eylemlere Allah’ın izin vermesi dünyanın bir imtihan yeri olmasının doğal sonucudur.

Evet, dünyada gerçekleşen, insanın yapıp etmeleri de dahil olmak üzere her şey Allah’ın izni ve iradesi ile gerçekleşmektedir. Bu, O’nun tüm kainatın yaratıcısı ve mutlak hakimi olmasının doğal sonucudur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ “Allah dilemediği müddetçe, (bırakınız bir şey yapmayı) dileyemezsiniz bile.” (İnsan 76/30; Tekvîr 81/29) buyurmuştur.

Eğer kainatta her şey Allah’ın izni ile gerçekleşmese idi, O’nun hakimiyet alanında Allah istememesine rağmen, Şeytan’ın ve ona uyan insanların istediği şeylerin meydana geldiğini kabul etmek gerekirdi ki bu, Allah’ın acizliği anlamına gelir.

Ancak burada Allah’ın istemesi ile kastedilenin, insanların imtihanının gerçekleşebilmesi için bunlara izin vermek anlamına geldiğini akıldan çıkarmamak gerekir. O, “Kullarının inkar etmesine razı değildir.” (Zümer 39/7), “Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara 2/205) gibi ayetlerin gösterdiği üzere bunları rıza ve hoşnutlukla karşılamadığı gibi, yanlış davranışların yapılmamasını da ısrarla emretmekte, bunlara karşılık yapanları cezalandıracağını bildirmektedir.

Dolayısıyla dünyadaki iyi ya da kötü her şey sonuçta Allah’ın izni ve iradesiyle, O’nun takdiri ile meydana gelmektedir.

Bütün bunlar doğrultusunda “Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.” (Nisâ 4/79) ayetini şöyle anlamak gerekir:

Şayet insanlar kendi irade ve tercihlerine bırakılmış hususlarda iyi bir şeyle karşılaşır, bir nimete ulaşır, bir başarı elde ederlerse, Allah’ın verdiği aklı, bilgiyi, iradeyi ve imkânı, Allah’ın da istediği şekilde doğru ve yerinde kullanmışlar demektir. Allah zaten onlara imkanları bunun için verdiği, bunu emrettiği ve bundan hoşnut olduğu için hayır, başarı ve iyilik bu anlamda Allah’tandır.

Ve eğer yine kendi irade ve tercihlerine bırakılan hususlarda Allah’ın kendilerine verdiği akıl, bilgi, irade ve imkânlarını doğru ve isabetli kullanmazlar, bundan dolayı da hem Allah’ın razı olmadığı hem de kendilerinin hoşlarına gitmeyen sonuçlar elde ederlerse bu kötü sonuçlar, yani şer dediğimiz şeyler kendilerindendir. Tıpkı yemek hazırlamak için keskin bir bıçak verilen kişinin bunun adam öldürmek için kullanması gibi. Allah imkan verdiği halde bunlara rızası olmadığı ve hatta bunları yasakladığı için kötülük Allah’a yüklenemez.

Soru 9:
Herkese bütün milletlere ve her zamana hitap eden bir Din gönderemez miydi Allah?

Cevap:

Allah Teâlâ tam da soruda ifade edildiği gibi “Herkese bütün milletlere ve her zamana hitap eden bir Din” göndermiştir.

Bu hitabı gerçekleştirecek olanlar ise Allah’ın salih ve alim kullarıdır.

İşte bu kullar, Dinin vahye dayalı temel kaynaklarından yola çıkarak, soruda istenen “bir dini” ihtiyaca göre yapacakları tercümeler, yorumlar ve içtihatlar ile ortaya koyacaklardır.

Allah ve Peygamberi (asm) bunu istemişler ve yolunu da (usulü) göstermişlerdir.

Soru 10:
Müt’a nikâhı önce serbest sonra Ömer kaldırıyor. Bu nasıl açıklanır?

Cevap:

İslam’ın değişmez - daimi hükümlerini ne Hz. Ömer ne de bir başkası değiştiremez. Meşru yöneticilerin ve alimlerin değiştirecekleri hükümler, zaman ve mekanın icaplarına göre değişime açık olan hükümlerdir.

Hz. Ömer, müt’a nikahının geçici bir uygulama olduğunu, Peygamberimizin açıklama ve uygulamalarından bildiği için zamanı geldiğinde hükmedip yasaklamıştır.

Soru 11:
“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yükümlülük vermez.” (Bakara 2/286) Filistin, Arakan ya da diğer sürünmekten perişan olmuşlar, İntihar edenler, yardım boşuna mı isterler? Bu yük onlara fazla değilse, dua da bir anda mantıksız kalmıyor mu?

Cevap:

Öncelikle, İslam hakkında genel bir ilke olarak dinin, zorluk üzerine değil, kolaylık üzerine bina kılındığını belirtmek gerekir. Bu, bir yandan, Allah Teâlâ’nın, onları yaratan olması hasebiyle kullarının imkan ve kapasitelerini en iyi bilen olmasının (Mülk 67/14), bir yandan da onlara olan merhametinin bir yansımasıdır.

Nitekim Allah Teâlâ, “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara 2/185) ve “O sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi” (Hac 22/78) buyurarak buna işaret etmiştir.

Söz konusu ayete bu açıdan bakıldığında, onun ilk ifade ettiği husus, Allah Teâlâ’nın, herhangi bir kulunu özü itibariyle yapması mümkün olmayan herhangi bir şeyle sorumlu tutmadığıdır.

İslam alimlerinin büyük çoğunluğu, Allah’ın hikmetini, adaletini, imtihan iradesini, dinî, ahlakî ve hukukî değerlerin makul bir zemine oturması gerektiğini dikkate alarak, Allah’ın, kullarına güçlerini aşan bir görevi sorumluluk olarak yüklemesinin (teklîf-i mâ lâ yutâk) mümkün olmadığını savunmuşlardır.

Bu, ilk aşamada örneğin herhangi bir vasıta olmaksızın uçmak gibi insan kudretini aşan şeylerle yükümlü tutulmayacağımız anlamına gelir.

İkinci aşamada ise özü itibariyle kişi açısından yapılması mümkün olsa da (ki İslam’ın ümmete getirdiği yükümlülüklerin fıtrata uygun olduğunu, insanların zorlanmadan, hatta kolaylıkla yapabilecekleri ödevler olduğunu belirtmek gerekir), geçici veya kalıcı birtakım engeller, o anda içinde bulunulan şartlar ve sahip olunmayan imkanlar sebebiyle yerine getirilemeyecek yükümlülüklerin kişiden düşürüldüğü anlamına gelir. Bu durum, ibadetler için bile geçerlidir. Malî gücü olmayanın zekat vermekle, ayakta duramayanın namazda kıyam halinde durmakla, aklî melekeleri yerinde olmayan kimsenin herhangi bir şeyle yükümlü olmaması bunun örnekleridir.

Öte yandan, söz konusu ayetin işaret ettiği bir başka husus da insanın hayatı boyunca karşılaştığı birtakım olumsuzluklar ve musibetlerin aslında onun tahammül sınırları dahilinde olduğudur. Allah Teâlâ, insanın güçlüklere göğüs germekte zaaf sahibi olabileceğini (Nisa 4/28), başına bir musibet geldiğinde sızlanıp feryat ettiğini (Mearic 70/20), ancak öte yandan kendisinin onu bu zorluklara katlanabilecek bir yapıda yarattığını (Beled 90/4) bildirmiştir.

Bu dünya hayatının nihayetinde geçici olduğu ve ebedî olan hayatta mutluluğu kazanmak için bir imtihan alanı teşkil ettiği düşünülürse, insana birtakım mükellefiyetler yüklenmesi ve zaman zaman zorluk ve musibetlerle karşılaşmasının kaçınılmaz olduğu kabul edilmelidir. Zira insana sadece istediği, arzuladığı, hoşuna giden şeyler verilmekle imtihanın gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bu yüzden Allah Teâlâ “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz.” (Bakara 2/155) buyurmakta, hemen ardından da bu imtihanlara göğüs gererek başaranlara kurtuluş ve Cennet müjdesi vermektedir. “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Ankebût 29/2) ayeti de bunun bir ifadesidir.

Şu halde öncelikle kesin biçimde kabul edilmesi gereken, Allah’ın, insanı tahammül gücünün ötesinde bir şeye maruz bırakmadığıdır. İnsanın yüzleştiği musibetlerin, savaş, zulüm, tedavisi mümkün olmayan hastalık ya da engellilik gibi bir kısmı doğrudan doğruya kendisinin aşabileceği veya ortadan kaldırabileceği hususlar olmayabilir.

“Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” ayetinin bunlara ilişkin işareti, kişinin bunlara sabretme ve imtihanı başarma potansiyeline sahip olduğudur. Bunların her birisinin sınanmanın birer parçası olduğu ve nihayetinde asıl ve ebedî mutluluğu sağlamaya yönelik bulunduğuna, ilahî adaletin mutlak ve eksiksiz biçimde tecelli edeceği ahiretin varlığına inanıldığında, kişinin psikolojik zaafları telafi edilebilecek ve söz konusu güçlüklere göğüs germek daha da mümkün hâle gelecektir.

Dua da bu noktada insanın Allah ile doğrudan bir iletişim vesilesidir.

Bir yandan bunların ortadan kaldırılması veya aşılması noktasında yardımı Allah’tan talep etmektir. “De ki: Duanız olmasa Rabbim size neylesin.” (Furkân 25/77) ayetinin ifade ettiği üzere karşılığın gelmesinin en temel yolu bilinçli ve samimi talepte bulunmaktır.

Öte yandan dua, Allah’ın, kendisinin yanında olduğu bilincini canlı tutarak kişinin direnç ve tahammülünü arttırmaktadır.

Soru 12:
Hz. Ayşe 9 yaşında mı evlendi mi Hz. Muhammed ile? 19 yaşında evlense bile Hz. Muhammed 50 küsur yaşındaydı, Bu da sünnet değil mi? 13 kadınla evlilik yapması sünnet değil mi?

Cevap:

Peygamberimizin, Hz. Aişe ile kaç yaşında nikah yaptığı ve kaç yaşında fiilen evliliği uyguladığı konusunda farklı rivayetler vardır.

Peygamberimizin her fiili sünnet olmaz. Kendine özgü fiilleri vardır, devlet başkanı, hakim, arabulucu… olarak icra ettiği fiilleri ve bazen de tavsiye mahiyetinde olan sözleri vardır. O, belli yaşta bir kadınla evlendi diye ümmetin, aynı yaşta kadınlarla evlenmesi sünnet olmaz; şartlara göre mubah olabilir.

Soru 13
Bu dünyada da Allah ceza veriyorsa, öteki dünyayı niye yarattı?

Cevap:

Kişinin işlediği suçların bir karşılığının, yani bir cezasının olması, adalet ve hakkaniyet ilkesinin kaçınılmaz bir gereğidir. Suçların türüne göre hem dünyevî hem de uhrevî birtakım cezalar da gerekebilecektir. Nitekim Allah Teâlâ bazı suçlara hukukî anlamda bu dünyada uygulanacak bazı cezalar takdir ettiği gibi, bir yandan da bazı kimselerin işlediği günahların karşılığı olarak dünyada birtakım felâket ve musibetler verdiğini bildirmiş, örneğin “Ayetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk.” (Araf 7/136) buyurmuştur.

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ 20/124), “Onlardan öncekiler (peygamberleri) yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden onlara azap gelip çattı. Böylece Allah dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!” (Zümer 39/25-26) gibi bazı ayetlerde ise hem dünyevî hem de uhrevî cezaya uğrayacakları belirtilmiştir.

Esasen cezalarda denklik esastır. Yani günah ve suçlar ancak misliyle cezalandırılmaktadır. (bk. Bakara 2/194; En‘âm 6/160; Şûrâ 42/40)

Ayetlerde geçtiği üzere bazı günahkarlara kat kat ceza verilmesi ise, onların inkara veya günahlara ön ayak olmaları, bu konuda önderlik yapmaları veya mevkileri sebebiyle iyi davranışlarda bulunmaları gerekirken aksini yapıp diğer insanlara kötü örnek teşkil etmeleridir. Bu gibi durumların da ayrıca cezalandırılmayı gerektirdiği düşünüldüğünde gene denklik ve adalet ilkesi bozulmuş olmayacaktır.

Günahkarlara bu dünyada uygulanan azabın iki türü söz konusudur.

Birisi, pişmanlık duyup girdikleri sapkın yoldan dönmeleri ve yeniden Allah’a yönelmeleri için bir uyarı mahiyetinde olan (Enam 6/64; Nahl 16/53; Secde 32/21), Yunus peygamberin kavminin maruz bırakıldığı felaket gibi azaplardır. Kişilerin karşılaştığı hastalık ve musibetlerin bir kısmı da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Bir diğeri ise Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih ve Hz. Lut peygamberlerin milletlerinde görüldüğü gibi inkar ve isyanda direnen kavimleri helake yönelik azaplardır. Bunlar da geride kalan insanlara etkileyici bir ibret verme, aynı yoldan gittikleri takdirde karşılaşabilecekleri sonuçları gösterme amacına matuftur.

Hz. Peygamber (asm), dünya azabından da Allah’a sığınma duası yapmakla birlikte, bu azabın ahiret azabından daha hafif olduğunu bildirmiştir. (Müsned, 1/238)

Dolayısıyla dünyada karşılaşılan cezanın özü itibariyle ahirette çekilecek cezanın yerine geçmediği, işlenen suçun tam anlamıyla dengi olmadığını belirtmek gerekir.

Bununla birlikte, suçun mahiyeti ve ağırlığına göre dünyada uygulanan ceza ahiret azabını tamamen düşürebileceği gibi, ahiret azabının bir kısmının dünyada çekilmesi sebebiyle oradaki azabı hafifletici bir unsur olabilecektir. Bu ise -dünya ve ahiret azabının ağırlığı mukayese edildiğinde- dünyada azap çeken kişi açısından bir avantaj haline dönüşecektir.

Öte yandan, özellikle inkar gibi insanın varlık amacına aykırı ve Allah’a mutlak karşı gelmeyi içeren büyük günahların, dünyevî bir ceza ile karşılanması ve dengelenmesi mümkün olmadığından, ahiret hayatı ve azabının bulunması zorunludur.

Soru 14:
Yıllardır hiç duası olmayan Müslüman dünyevi ihtiyaçlarını nasıl karşılar?

Cevap:

Müslümanlar ihtiyaçlarını dualarla değil, usulünce çalışarak, sonuç alacak fiilleri hür iradeleriyle gerçekleştirerek karşılarlar. Allah Teâlâ Kitab’ında “Bana dua edin kabul edeyim” de diyor (Ğafir: 40/60), “İnsan ancak say ve gayreti ile istediğini elde eder, say ve gayretinin  sonucu mutlaka görülecektir” de diyor. (Necm: 53/39)

Şu halde bu iki ifadeyi bir bütün içinde anlayıp uygularsak şöyle bir sonuç çıkar:

Kul, ihtiyaçlarını çalışarak elde edecektir, bu arada işinin rast gitmesi, engellerin ortadan kalkması, kaza belaya uğramaması için de Rabbine dua edecektir.

Duanın yapılması, sonucu bir yana özel ve önemli bir ibadettir. Sonucuna gelince ya bu dünyada veya ebedi alemde mutlaka gerçekleşecektir. 

Soru 15:
Dilediğini zengin yapıp yola getiriyorsa diğerleri ne yapacak?

Cevap:

Dilediğini zengin yaparak ve dilediğini de yoksul yaparak da yola getiriyor. Kimini zenginlik yoldan çıkarır kimini de yoksulluk.

Soru 16:
Kızına tecavüz eden ya da çocuklarına kötülük yapan anne-babaya da mı iyi davran diyor Kuran?

Cevap:

Kur’an böyle demiyor.

Bu konuda genel kural şudur: Kim olursa olsun, Allah’ın emir ve talimatına aykırı istekleri yerine getirilmez ve bunu isteyenlere itaat edilmez.

Soru 17:
Allah’tan umut kesilmez deniyor, uzun süre yardım gelmeyince kesiliyor?

Cevap:

İnanan bir kimsenin, Allah’tan beklediği şeylere yönelik ümit ve beklenti içerisinde olmasına reca denir. Bu umut ve beklenti, öncelikli olarak uhrevî kazanımlara ilişkin olmalıdır. Nitekim doğru davranışlarda bulunan kimsenin Allah’tan sevap beklemesi, yaptıklarından pişman olan günahkârın da affedileceğini ümit etmesi recanın iki makbul türüdür.

Dünyevî meselelerde de insanın Allah’a yönelik ümit sahibi olması aslında onun, ulaşmak istediği şeyler hususunda girişimde bulunmasının ve faaliyete geçmesinin temel sebebidir.

Bu anlamda, gerekli çabayı gösterip sonrasında ümit besleyen kimse bir nevi toprağa tohum atıp ürün vermesini bekleyen çiftçi gibidir.

Kişinin ümit sahibi olması bir yandan da Allah hakkında hüsnüzan sahibi olmasıyla ilgilidir. Nitekim Hz. Peygamber (asm) “Allah kulunun zannı üzeredir.” (bk. Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Tevbe, 1) buyurmuştur ki bu, şayet kul Rabbi’ni rahmet, cömertlik ve af sahibi olarak düşünürse Allah’ın onun bu zannına göre muamele edeceği anlamına gelir.

Allah Teâlâ “Allah’ın lütuf ve merhametinden ümidinizi kesmeyin, çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümit keser.” (Yûsuf 12/87) ve “Rabbi’nin rahmetinden haktan sapmış olanlardan başka kim ümit keser.” (Hicr 15/56) buyurarak Allah’a karşı ümitsizliğin ancak kafirler ve yanlışa dalıp gitmiş kimselerin özelliği olduğunu bildirmiştir. Zira biraz derinlemesine düşünülürse ilahî rahmetten ümit kesmenin, ancak ya Allah’ın iyilik yapmaktan aciz ve merhametsiz olduğuna veya O’nun her şeyi bilmediğine ya da cömert davranmadığına inanmaktan kaynaklanabileceğini söylemek mümkündür. Böyle bir şey ise ancak kafirlerden beklenebilecektir.

Yüce Allah, bir kudsî hadiste de Hz. Peygamber’in nakliyle “Rahmetim gazabımı geçmiştir.” (Buhari, Tevhîd, 55; Müslim, Tevbe, 14) buyurmuştur ki bu, insanın ümitvar olmasını gerekli kılar.

Peygamber Efendimiz de Allah’ın, rahmeti yarattığında hemen hemen tamamını kendisine ayırdığını, bütün yaratıklarına sadece az bir kısmını verdiğini bildirmiş, akabinde “Eğer kafir Allah’ın katındaki rahmetin tamamını bilseydi Cennet’ten ümidini kesmezdi; mümin de Allah’ın katındaki azabın tamamını bilseydi Cehennemden kurtulacağından emin olmazdı.” Buyurmuştur. (Müsned, 2/334, 397, 484; Buhari, Rikâk, 19; Müslim, Tevbe, 23)

Burada önemli olan husus, Allah’tan ümidi kesmemenin, O’nun, kulun istediği şeyi mutlaka vereceği anlamına gelmediğidir.

Öncelikli olarak böyle bir durum, Allah Teâlâ’nın kul karşısında bir şeyleri yapmaya, onun taleplerini yerine getirmeye mecbur ve mahkum bir varlık olduğu anlamına gelecektir ki böyle bir şey düşünülemez.

Allah’ın kulun ümit ve beklentisine, bu doğrultuda yaptığı duaya icabet etmesi, O’nun şu veya bu hikmete binaen, kulun talebine en uygun biçimde karşılık vermesi demektir ve bu, onun talebini yerine getirerek de istediği şeyi hemen o anda veya dünya hayatında vermeyerek de olabilecektir.

Şüphesiz ki insan için mutlak hayrın, iyinin ne olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

Sonuç itibariyle insanın ulaşacağı en büyük hayır da bu dünyada elde ettikleri değil, bu dünyada yaşadığı şartlar ve karşılaştığı durumlar muvacehesinde kendisine düşen kulluğu yerine getirmek ve imtihanını başarmakla ahiret hayatında mutluluğa ve nimetlere erişmektir. Nitekim Yüce Allah “(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Kasas 28/60; ayrıca bk. Şura 42/36) buyurarak buna işaret etmişti

Kulun Allah’tan daima ümitvar olması kulluk gereğidir; kendine göre yardım gelmedi diye O’ndan ümit kesmek, kulluğun bir parçasını terk etmek demektir. Allah’a kulluk şarta bağlı olmaz; O, istediğimizi versin vermesin ibadete, tevekküle, yardım ümidine layıktır.

Allah’tan bir şeyi isteyen kimse O’nun, isteneni vermesi için koyduğu kurallara riayet etmesi gerekir. Tedbirde, faaliyette, bilgide… kusurlu olup buna rağmen “ben üzerime düşeni yapmayayım ama sen yine de ver” demek, ilahî düzen bakımından doğru değildir.

Soru 18:
Allah ayette niye ganimet ister?

Cevap:

Peygamberimize gelen vahyin bir üslubu, bir anlatım tarzı, bir grameri, bir beyan sanatı… vardır.

Mesela Allah çok yerde “Ben” demez, “Biz” der. Bu ifade, diyenin birden fazla olduğuna değil, yerine göre büyüklüğüne delalet eder.

İşte bu cümleden olarak maddi kazanımlarda “Allah hakkı, Allah’a ait olan” demek, kamuya, ümmete ait olan demektir.

Ganimette Allah hakkı da böyledir; Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ganimetten bir parçasını “benim namıma ayırın” demek, “kamu yararına, şunlara ve şunlara harcayın” demektir, uygulama da böyle olmuştur.

Soru 19:
Hristiyanlıkta ve Yahudilikte bizdeki namaz, hac, oruç, örtünme, alkol içmeme, zina yapmama, zekat, ... gibi görevler yok, Neden?

Cevap:

Bu sorudaki bilgi yanlıştır.

Yahudilikte ibadet amacıyla yapılan uygulamaları dua, oruç, hac ve bir tür zekat olarak sıralamak mümkündür.

Eski Ahit'in Çıkış (Eksodos) kitabının 20. babında yer alan meşhur on emir şöyledir:

1. Karşımda başka ilahların olmayacak.

2. Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.

3. Yehova'nın, Rab'ın ismini boş yere ağza almayacaksın.

4. Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün efendin Rab'e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı.

5. Babana ve annene hürmet edeceksin.

6. Öldürmeyeceksin.

7. Zina etmeyeceksin.

8. Çalmayacaksın.

9. Komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın.

10. Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin

Hristiyanlık da Yahudi şeriatını kabul etmektedir.

Hasılı bazı farklar bulunsa da her dinde ibadetler, helaller ve haramlar vardır. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, İbadet md.)

Soru 20:
Sahur gecelerinde cinsellik müsaadesi Ömer ve birkaç sahabenin itirazı sonrası Allah tarafından verilmiş. Doğru mudur? Mantıklı açıklaması var mıdır?

Cevap:

Konu, Bakara suresinin 187. ayetinde açıklanıyor.

Muhtemelen Yahudilerin ve Hıristiyanların adetlerinden etkilenen bazı sahabiler ramazan gecelerinde cinsel ilişkinin caiz olmadığını zannediyorlardı. Ayrıca sahurun da uykudan önce yeneceğini, yatsı kılınıp uykuya yattıktan sonra uyanıp sahurluk diye bir şey yenilemeyeceğini sananlar vardı.

Bu yüzden bazıları sıkıntıya düşüyor, sahura kalkmadıkları için gündüz açlıktan bayılıyorlar; gece cinsel ilişkiyi yasak sananlar dayanamayıp eşleriyle birleşiyorlar ve bunu gizliyorlardı. Hadis kitaplarında ve tefsirlerde bu olaylarla ilgili birçok örnek vardır. (mesela bk. Buhârî, Tefsîr, 2/27; Taberî, 2/163-167; Kurtubi, 2/314-315)

İslam’a mahsus oruç ibadetinin farz kılınmasını takip eden günlerde bu gibi olaylar ve yanlış anlamalar ortaya çıkınca sınırları belirleme ihtiyacı doğdu ve bu ayet gönderildi. Ayete göre oruç gece bitince başlayacak ve ertesi gecenin başlamasına kadar sürecektir; yani oruç ibadeti gündüze mahsustur, gece bu ibadetin vakti değildir. Güneşin batmasıyla başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb. bütün mubah (günah olmayan) şeyler serbesttir.

Birçok konuda Kuran-ı Kerim’in öğretme usulü böyledir; önce temel hüküm-kural- talimat bildirilir, sonra ihtiyaca göre detaylar açıklanır. Bu ihtiyacı Hz. Ömer veya bir başkasının Peygamberimize iletmesi şart olmamakla beraber olayı yaşayarak öğrenmenin daha etkili olacağı hikmetine binaen böyle de olmuştur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun