Taha 50. ayetin, gaye ve düzen deliline işareti nedir?

Soru Detayı

“Rabb’imiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir.” (Tâhâ, 20/50)
- Bu ayet ışığında kelam ilminde çok kullanılan Gaye ve Düzen Delili’ini nasıl tefsir edebiliriz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Musa'ya Firavun'un sorduğu soruyu ve Hz. Musa'nın cevabını nakleden ilgili ayetler, Cenab-ı Hakk'ı en açık sıfatlarıyla tanıtır:

"(Fir'avn) 'Rabbiniz kim ey Musa?' dedi. (Musa:) 'Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir.' dedi." (Tâhâ, 20/49-50)

Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah'tır. Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hariç değildir. Her şeye Allah, yaratılışına uygun sureti vermiş, yaratılış, rızık ve tenasül hususunda birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir.

Allah, her şeye yetenek dili ile istediği suret, şekil, menfaat gibi hepsini verdi. Kendisine uygun, faydalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Mesela, göze görmeye uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli vücuda getirdi.

Demek ki Allah, bu kainatın nizamı içerisinde her şeyin vazifesini tayin etmiştir. Bu, kendi başına öyle kuvvetli bir delildir ki, ön yargısız düşünen herkes, "İnsana Allah tarafından bir peygamber gelmesini ve bir kitap gönderilmesini" gayet doğal karşılamak zorunda kalır.

Kelamcılar, bir ibret alanı olarak, tabiatın yaratıldığını(1), insanın hizmetine verildiğini(2) ve orada bir nizamın varlığını zikrederek(3) kainatı Allah’ın varlığına delil olarak kullanırlar. Yürüyeni, uçanı, sürüngeni ve suda yaşayanı ile birlikte sonsuz bir kudretin eseri olan hayvanların yaratılışını ve insanın hizmetine verilmiş olmasını tasvir eden ayetler, Allah’ın varlığına delildir.(4)

Böylece kâinatın varlık gayelerinden birisi, yaratıcısının isimlerine ayna tutmaktır. Her bir varlık kendi özellikleri ve tabiat içerisindeki fonksiyonlarıyla Allah’a alemdir. Aynı zamanda onun varlığının, kudretinin, ilminin ve yaratıcılığının yeryüzündeki izdüşümleri ve eserleridir.

Bir anlamda fiziki varlıklar ilahi kudretin duyularımıza hitap eden ete kemiğe bürünmüş kelimeleridir. Varlık, onları var edenin varlığına işaret eden kitabın birer kelimesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın varlığını ispat etmeyi amaçlayan pek çok delil vardır. Hatta her bir ayet, aynı zamanda Allah’ın varlığına ve birliğine bir delildir. Kelâm ve felsefede ihtirâ, gaye ve nizam gibi adlar verilen bu deliller, Kur’an’da Allah’ın varlığı ile ilgili âyetlerin ana konusunu teşkil eder. Buna göre;

- Göklerin ve yeryüzünün belli bir düzende yaratılışı,
- Yer küresinin canlıların yaşamasına elverişli hale getirilişi,
- Ona belli bir ağırlık kazandıran dağların mevcudiyeti,
- Ziraata ve iskâna uygun ovaların, seyahate elverişli yolların oluşumu,
- Hayat kaynağı suyun gökten indirilişi,
- Aynı su ile beslenen aynı iklimin topraklarında tadı ve besin değeri farklı yiyecek ve meyvelerin bitirilişi,
- Göklerin görülebilir direkler olmaksızın yükselişi,
- Atmosferin tehlikelerden korunmuş bir tavan haline getirilişi,
- Güneşin ısı ve ışık, ayın da aydınlık kaynağı oluşu,
- İnsan ve yük naklinde faydalanılan gemilerin denizlerde batmadan seyredişi,
- Besin kaynağı ve binek olarak kullanılan çeşitli hayvanların insanların emrine verilişi,
- Erkekli dişili olarak yaratılan insanların dünyayı imar etmesi ve uyum içinde çoğalmasını sağlamak üzere karşı cinsleri arasında güçlü bir sevgi bağının kuruluşu,
- Uykuya yatan insanın bir tür ölü haline geldikten sonra tekrar hayata dönüşü...

Bütün bunlar “her şeyi bilen”, “her şeye gücü yeten” ve “dilediğini yapan” yüce Allah’ın varlığına dair apaçık âyetlerdir.

Ne var ki bunları düşünebilen, gerçeklere inanmak isteyen, söz ve öğüt dinleyen kimseler anlayabilmektedir.(5)

Bununla beraber, Allah´ın varlığı duygularla idrâk edilemez. Bundan ötürü O’nun varlığını elle tutulur, gözle görülür hale getirmek söz konusu olamaz. Fakat "Allah, duyularla idrâk edilemez.", demek, O´nun varlığının akılla bilinememesi veya akla aykırı olduğu manasına gelmez.

Bizde sevgi, nefret, iştiyak, inat gibi birçok duygu vardır ki, onların mahiyetlerini idrâk edemiyoruz, ama varlıkları bedihîdir, ortadadır. Allah Teala´nın varlığı da bedihîdir. Bilimlerdeki aksiyomlar kabilindendir. Aksiyom nasıl çıkış noktasını oluşturur ve ispatlanmaya ihtiyacı olmazsa bu muazzam kâinatı var eden ve saymaya gelmez yaratıcı faaliyet eserleriyle dolduran Yaratan’ın varlığı da öyledir.

Allah, zuhurunun şiddetinden gizlidir. Çok kuvvetli ışığın göz kamaştırması, bakılamadığı için, o ışık kaynağının görülememesi gibi, bu derecedeki zuhur, O’nun varlığına âdeta perde olmuştur.

Biz insanlar bütün hakikatlerin tam bir açıklıkla gösterilmediği bu imtihan dünyasında, hemen her hususta bedihî şeylerden hareket ederiz. Teslimiyet gösteririz. Hatta doktorun reçetesini, ilaçların terkip tarzlarını bilmeksizin uygular, mühendis olmaksızın statik hesapları, ilgili projeleri incelemeksizin binalarda otururuz. "Uçuş teknolojisini iyice öğrenmeden uçağa binmem.", demeyiz, işimizi yapmaya bakar, maksada nail oluruz.

İşte Allah’a iman da böyle bir bedahettir, insanlar bu inançta kendi faydalarına, akıllarına, ahlaklarına uymayan hiçbir taraf görmez, tam bir huzur içinde fikrî, ahlakî ve içtimaî hayatlarını sürdürürler. Fakat asıl problemler, akla aykırılıklar, mutsuzluklar Allah’ın varlığını inkâr etmek halinde ortaya çıkar. Bu meselede, zilyedlik iman tarafının elindedir. Zira bütün çağlarda ve bütün mekânlarda insanların Yüce Yaratıcı´yı kabul ettikleri kesin olarak meydandadır (O´nun sıfatlan konusunda toplumların ihtilaflarının meselenin aslına zararı yoktur).

İnkâr hep arızî ve binde birden daha az nisbette bulunmakla nadir olmuştur. Nadir olan ise, yok hükmündedir.

Şu halde asıl ispatlanması istenecek olan iddia, inkâr düşüncesidir. Aklın düşünme kurallarından biri olarak bir şeyin varlığını ispat kolaydır, bir iki karîne ve delil ile kanaat getirilir. Mesela, Hindistan cevizi ağacının var olduğunu iddia eden bir kimse "meyveleri süt konserveleri gibi olan bu ağaç yeryüzünde vardır. Bunun delili de işte bazı meyvelerini taşıyan şu daldır." diye göstermekle davasını ispat eder. Fakat dün­yada böyle bir ağacın bulunmadığını iddia eden kimse, yeryüzünü karış karış dolaşıp bulunmadığını tespit etmediği müddetçe iddiasını ispatlayamaz ve iddiası aklen geçerli olamaz. Karış karış dolaşmak ise, imkânsız denecek derecede zordur. Onun içindir ki, bir mantık kuralı olarak "Mutlak yokluk (nefy) ispatlanamaz." denilmiştir.

Mesela ahreti inkâr da böyledir. Geçmiş ve gelecek bütün zamanları elekten geçirmeden, aklen geçerli olmak kaydıyla, hiç kimse çıkıp "ahiret hayatı yoktur" diyemez. Objektif, dış dünya hakkında hüküm veremez. Onun en fazla yapabileceği iş kendi sübjektif köşesinde "Bana göre yoktur, ben inanmıyorum" demekten ibarettir.
Varlığı kabul edenler, kendi dışlarında objektif dünyaya ait hüküm verdiklerinden, birbirlerine kuvvet verebilirler, sayıları arttıkça davaları kuvvet kazanır, işleri kolaylaşır. Bu durum, çok ağır bir yükü omuzlayanların birbirlerine destek olarak onu kaldırmalarına benzer.

Buna karşılık inkâr ve nefy (olumsuzluk) tarafını tutanlar, mantıken birbirlerine kuvvet veremezler. Her birinin kabul etmemesi kendilerine ait çeşitli şahsî sebeplere bağlıdır. Kimisi "Gözlerim iyi görmüyor.", kimisi "Aklım almıyor.", kimisi "Benim bilgi imkânlarım, bana bunu düşündürüyor." demek mecburiyetindedirler. Yani dış dünyaya hükmedemeksizin "şahsî sebep" ileri sürmeye mecburdurlar. Bu ise başkası için geçerli bir kuvvet teşkil etmez. Bunların durumu, mesela çok dar bir delikten geçmeye mecbur kalanların durumu gibidir ki, ancak bir insanın sığacağı o delikten herkes tek tek geçme durumundadır, o işte başkasının faydası olamaz.

Alemi yaratan varlığa inanma, insanın yaratılışında mevcuttur. İnsanın zarurî olarak bildiği şeylerden biri de, her şeyin, onu meydana getiren bir sebebinin olduğu meselesidir. İnsan bu kâinatı müşahede edince, bunun tesadüfen meydana gelemeyeceğini düşünüp Yüce Yaratıcı´ya iman etmiştir. Bu hususta cahil, bilgin, çocuk, yaşlı müsavidir. Hatta insanlık arasında farklı bir görüş yoktur.

Fakat insanlar bu Yaratıcı'nın sıfatları ve emirleri konusunda ihtilaf etmektedirler. Zira mesele sadece duyuların ve akılların verilerine kalsa, bu ihtilaf kaçınılmaz olacaktır. Bazıları O´nun ruhtan ibaret olup kendisini birtakım putların temsil ettiğini, bazıları tabiat kuvvetlerinin temsil ettiğini düşünürler. Bazıları O’nun tek olup Arş´ı üzerinde oturduğunu, bazıları ise O’nun yeryüzünde yaşayan bazı insanların bedenlerine hulûl ettiğini düşünürler.

O´nun varlığını inkâr ve kâinatın ezelî olduğunu iddia edenler dikkate alınmayacak derecede son derece azdırlar. Onlar her toplumda fikir ve din adamları ve geniş kitle tarafından reddedilmişlerdir.

İnsanların Allah'ın varlığı hakkında şüphe etmelerinin sebebi, O´nun aklî deliller ve nazarî kıyaslarla, zihnî bir suret olarak anlama ve tasavvur etme isteğidir. Fakat Allah Teala insanların bildikleri hiçbir şey tarzında olmadığından, aklî muhakeme yürüten kimse O´nun hakkında hiçbir şey söyleyemeyip şaşırmaktadır.

Bundandır ki, Allah Teala insanları kendi akıllarıyla baş başa bırakmamış, Resullere vahyetmiş, buyruklarını göndererek insanları irşad etmiştir. Varlığından insanları haberdar etmiş, bir kısım sıfatlarını, fiillerini tanıtmış, insanlığı mutlu kılacak hayat prensiplerini, fıtratlarına uygun hükümlerini bildirmiştir. Birçok defa iyileri himaye, zalim ve azgınları cezalandırmak üzere insanlık tarihine müdahale etmiştir.

Bu sebepten, her işte işi ehlini ve uzmanını arayan insanlık, Allah´ı tanıma konusunda da başta Peygamberler olarak, onların yolunda ve irşad halkasında olgunlaşan ilim ve fazilet sahiplerine müracaat etmelidir. Saati bozulan kimse kasaba, radyosu bozulan marangoza gitmezken din konusunda hiçbir tecrübesi olmayan, tamamen maddeci bir düşünce içinde hapsolmuş kimselere gitmek, onların hükmüne güvenmek de kesinlikle yanlıştır.

İman hakikatlerini, aklın kavrayabileceği tarzda izah ve ispat etmeyi konu edinen Kelam ilmi uzmanları, Allah’ın varlığının birçok delilini ortaya koymuşlardır. Aslında -daha önce belirttiğimiz üzere- aşikâr olan bu gerçeğin ispata ihtiyacı olmadığı da söylenebilir. Fakat muarızlar tarafından ileri sürülen şüpheleri cevapsız bırakmamak ve şüpheye düşebilecek az nisbetteki Müslümanların şüphelerini gidermek bir vazife olduğundan Kelam ilmi kurulup gelişmiştir.

Kelam ilminde Allah’ın varlığını ispat gayesine matuf olarak klasik hale gelmiş delillerden pek çoktur. Bunlardan biri de "Gaye ve Nizam delili"dir.

Alemde ince, dakik ve sağlam işleyen bir nizam vardır. Kâinatı dağılmaktan kurtarıp bir sistem halinde tutarak onu ayakla tutan, bu nizamdır. Fayda ve hikmetlerden bahseden bütün ayetler ve nizam fikrini verdirmek isterler.

Beşeriyetin başlangıcından beri teşekkül eden bilim dalları, bu yüksek nizamın şahitleridir. Kâinatın her nevine dair birer fen (bilim disiplini) teşekkül etmiştir. Fen ise, külli kaidelerden, kanunlardan ibarettir. Her tarafta geçerli olan külli kaideler, nizamın son derece mükemmelliğine delalet eder.

Şu halde her bir bilim ışıklı bir burhan olup, varlıklara takılan meyveler tarzında gaye ve semereleri göstermekle, Yaratıcı´nın kasd ve hikmetini ilan etmektedir. Böylece önümüzde arz-ı endam eden bu sistemler topluluğu hakkında üç ihtimal bulunabilir; ya ezelîdir veya sonradan kendiliğinden olmuştur yahut bir sanii (ustası) vardır.

Alem hâdisler/sonradan olanlar sahnesi olduğuna göre, kadîm olma ihtimali ortadan kalkar. Evrenin bu mükemmeliyetiyle birlikte, kendi kendini yapmış olması da düşünülemez; zira âlem mevcut olan varlığını bile devam ettiremiyor. Öyle ise ister islemez üçüncü şıkkı kabul etmek kesinledir.

Bir başka deyişle kâinat, birbirine uygun sebep ve gayeler sistemi arzeder. Bu mü­kemmel durum ise ilmin ve aklın eseri ola­bilir. Öyleyse kâinat, âlim bir müessirin eseridir.

Kelam alimleri, Allah’ın varlığını ispat için serdettikleri delillerin aslını Kur´an´dan almışlardır. Fakat onlar mantıkî kıyaslar halinde takrir etmiş olduklarından, tabiîlik azaldığı gibi geniş kitlenin anlaması da zorlaştığından tesiri azalmıştır.

Kur´an üslubu ise sırf akla hitap etmekle yetinmemiş, aklî delili, birbirinden güzel değişik üsluplar, hitap tarzları ile kalb ve hisse de yönelttiği hitaplar içine yerleştirerek muarız veya mütereddit muhatabı, her tarafından delillerle kuşatıp ikna ve irşad etmeye yönelmiştir.

Özetle, Kur´an-ı Kerim insanlara Allah´a kulluğu emrederken, bunun gerekçesini de ayrıntılı olarak bildirmiştir. Zira ubudiyet ancak şu üç hususun gerçekleşmesinden sonra olabilir:

1. Allah´ın varlığı.
2. Mabûdun Tek olması
3. Mabudun ibadet edilmeye müstahak (hak sahibi) olması.

Kur´an yüzlerce ayet-i kerimesi ile bu üç sahaya ait delil yığınağı yapmış, Allah´ın varlığının, birliğinin, hikmetinin, kudret ve iradesinin delillerini hem insanların nefislerinde (sübjektif dünyada), hem de kâinatın ufuklarında (objektif dünyada) göstermiştir.(6)

İlave bilgi için tıklayınız:

Görüntülü Yaratılış Delilleri..

Dipnotlar:

1) bk. En’âm, 6/38, 97, 99; Hicr, 15/85; Enbiya, 21/16; Nur, 24/45; Furkan, 25/61; Lokman, 31/10; Secde, 32/4; Kaf, 50/6, 38; Rahman, 55/19-25; Talak, 65/12.
2) bk. Bakara, 2/22, 29, 189; En’âm, 6/99; A’râf, 7/10, 26; Yunus, 10/5, 67; Hicr, 15/16-23; Nahl, 16/5-18, 80-81; İsra, 17/12, 66, 70; Taha, 20/52-55; Enbiya, 21/31; Hac, 22/63; Mu’minûn, 23/18-23; Furkan, 25/45-50; Neml, 27/86; Kasas, 28/73; Rum, 30/48-49; Lokman, 31/20; Secde, 32/27; Fatır, 35/12; Yasin, 36/71-73; Mü’min, 40/61, 64, 79-80; Zuhruf, 43/10-14; Casiye, 45/12-14; Rahman, 55/10-13; Mülk, 67/15; Müddessir, 74/11-14; Mürselât, 77/25-27; Nebe, 78/6-16; Naziât, 79/27-33; Abese, 80/23.
3) bk. Bakara, 2/189; En’âm, 6/96; Yunus, 10/5; Ra’d, 13/2; İbrahim, 14/32-33; Hicr, 15/16-23; İsra, 17/12; Taha, 20/50; Enbiya, 21/33; Hac, 22/65; Mu’minûn, 23/18; Nur, 24/43-45; Furkan, 25/1-2, 45-46, 53, 61; Neml, 27/88; Lokman, 31/10; Secde, 32/5-6; Fatır, 35/13; Zümer, 39/5; Fussilet, 41/10-12; Şura, 42/11; Zuhruf, 43/10-11; Casiye, 45/12; Ahkaf, 46/3; Kaf, 50/6; Zariyat, 51/7-8, 20-23, 47-49; Kamer, 54/49; Rahman, 55/5-7, 19-21; Mülk, 67/3-5.
4) bk. Bakara, 2/164; En’âm, 6/144; Nahl, 16/14, 66, 68Ȭ69; Mu’minûn, 23/21; Yasin, 36/71; Zümer, 39/6; Şura, 42/29; Zuhruf, 43/12; Câsiye, 45/4; Mülk, 67/19; Gaşiye, 88/17.
5) bk. Bakara 2/ 164; Rûm 30/20-25; Enbiyâ 21/3132; Nahl 16/66-69; Câsiye 45/3-5; Ra‘d 13/2-4; Yûnus 10/5, 67; En‘âm 6/95-99.
6) bk. Suat Yıldırım, Din, İslâm s. 96.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR