Şeriatla yönetilen bir ülkede gayri müslimler inançlarını serbest yaşayabilir mi? Örneğin, gayri müslim bir bayan dışarıda tesettür kurallarına uymak, başını kapatmak zorunda mıdır? Yoksa başı açık olarak dışarı çıkabilir mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İslam, Müslümanların fethettikleri topraklarda yaşayan hiç kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Hak ile batıl arasındaki farkları, inançlar arasındaki doğru ve orta yolun hangisi olduğunu ortaya koymakla yetinir. Zorlama sonunda Müslüman olma keyfiyetinin İslami bir hareket tarzı olmadığını söylemekten çekinmez. Tarihte geçmiş olan, pek çok Müslüman devletin idaresi altında sayısız gayri müslimin yaşaması ve inançlarına göre serbestçe ibadet etmesi, böyle bir anlayışın sonucudur.

Kur’an’ın ifadesiyle İslam, hiç kimsenin zor ve güç kullanılarak dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve buna bağlı olan hareketlerinde serbest bırakır. Bu konuda Osmanlı Devleti bir örnektir.

Osmanlı Devletinde Dinî Hoşgörü

Günümüzde “hoşgörü” diye ifade edilen prensip ve anlayışa eskiden “müsamaha” deniyordu. Sözlüklerde bu kelime “görmezliğe gelme, aldırmama, bir kabahatlıya karşı şiddet göstermeyip geçivermek”1 şeklinde manalandırılmaktadır.

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, XIV. asrın başlarında Selçuklu-Bizans sınırlarında ortaya çıkan küçük bir beylikti. Bu beylik, kuruluşundan kısa müddet sonra büyüyerek, tarihin akışını değiştirecek derecede kudretli bir devlet haline geldi. Yeni bir din ve kültürün taşıyıcısı olarak bölgeye, İslam-Türk damgasını vurmasının sebepleri üzerinde münakaşalar hala devam etmektedir. Tarihçiler, bunu henüz izah edilememiş bir mesele olarak görmektedirler.

Bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren bünyesi ve şartların gerektirdiği değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Devleti, sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemal mertebesine ulaştırdığı müesseseleri vasıtasıyla uzunca bir hükümranlık dönemi geçirme imkanını buldu. Devletin, hayatiyet sırlarını oluşturan ve onu, Anadolu’daki diğer beyliklere göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki hoşgörü adını verdiğimiz anlayıştır.

Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinat eden yapısı ile şer’i hukuku hem nazari, hem de ameli bir şekilde uygulayan Osmanlı Devleti,2 bu anlayışını devletin bütün sistem ve organlarında da devam ettiriyordu. Zira “bu devlette din asıl, devlet ise onun bir fer’i olarak görülmüştür”.3 Bu bakımdan devletin sosyal bünyesini bu prensibe göre organizesi normal karşılanmalıdır. Bu hoşgörü anlayışı sebebiyledir ki, Osmanlılar, Balkanlarda idarelerine aldıkları yerli unsurların din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onların her türlü baskıdan da kurtarmışlardı.

İslam’ı kabul etmesiyle yepyeni bir hayat anlayışına intibak ettiğini bildiğimiz Müslüman Türk dünyası, bağlandığı ve emirlerini gereğini yapmaya çalıştığı bu yeni dinin, başka dinden olanlara karşı toleranslı davranma prensibini de benimsemişti. Onların bu konudaki rehberleri bizzat Kur’an-ı Kerim idi.

İşte böyle bir anlayıştan hareketle Osmanlılar, idareleri altında bulunan gayri müslim vatandaşlarının dini hak ve hürriyetlerini koruma hususunda titizlikle hareket ediyorlardı. Bu konuda arşiv belgeleri, Şer’iyye Sicilleri, Piskopos Mukataası Kalemi Defterleri, gayri müslim cemaatlara ait olan defterler ile her gayri müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı devlet ve toplumunun bu konudaki hassasiyetlerine adeta şahitlik yapmaktadırlar.

Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılması ve bölgedeki Moğol hakimiyetinin zayıflaması üzerine, Anadolu’daki siyasi birlik ve bütünlük parçalandığından burada, sayıları yirmiye yaklaşan beylikler dönemi başlamıştı. Bu dönemde de gayri müslimler için farklı ve olumsuz bir durumun meydana geldiği söylenemez. Bu konu ile ilgili pek çok örnek, XIV. yüzyılda İslam dünyası ile Türklük alemini gezip gören ve buralardaki sosyal yapıyı canlı levhalar halinde günümüze aksettiren Mağripli ibn Batuta (1304-1369) seyahatnamesi ve diğer çağdaş kaynaklarda bulunmaktadır.

Başlangıçta Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı Beyliği’nde de durumun farklı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Zira Osmanlıların mensubu bulunduğu din (İslam), onların başka türlü hareket etmelerinde rıza göstermezdi. Gerçekten daha devletin (beyliğin) kuruluşundan itibaren insanlar arasında din farkının gözetilmediğini görüyoruz. Nitekim Hammer, Osman’ın Bey ünvanıyla beyliğin başına geçtiği andan itibaren gayri müslim, yani Müslüman olmayan ve hatta kendi vatandaşı bulunmayan insanların haklarını nasıl koruduğunu şu ifadelerle dile getirir:

“Osman, bey ünvanını alıp, beyliğin başına geçtikten sonra ikametgahı olan Karacahisar’da her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen davaları hafta sonu olan cuma günlerinde karara bağlamak için, bir Molla (Kadı) seçti. Kayınbabası Edebali ve dost silah arkadaşı (kardeşi Gündüzalp, Turgutalp, Hasanalp, ve Aykutalp) ile istişare ettikten sonra, Şeyh Edebali’nin talebesi olan Karaman’lı Dursun Fakih’i imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevinin de ona verdi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in tebaasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hristiyan arasında çıkan kavgada Osman, Hristiyan’ın lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede, Ertuğrul’un oğlu Osman’ın hak ve adaletseverliğinden söz edilmeye başlandı. Bunun sonucunda da halk, Karacahisar pazarına daha çok gelmeye başladı."4

Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan bu hoşgörü ve toleransla hareket etme anlayışı, devletin tarih sayfaları içindeki yerini almasına kadar hiçbir değişikliğe uğramadan devam etti. Hatta bu devletin duraklama ve gerilemesinde, Osmanlı toplumunun yüksek hoşgörüsünün de menfi tesirlerinin olduğu söylenmektedir. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde tek devlet idaresine ve huzura kavuşan gayri müslimler, gittikçe çoğalmışlar, zenginleşmişler, tamamen hür bir şekilde dini yaşayışlarını, örf ve adetlerini sürdürmüşlerdir. Devlet tarafından cemaat işlerine asla müdahale edilmediği için onlar da din, dil ve milliyetlerini korumuşlardır. Bu esnada Türkler, fetih ve fethedilen yerleri korumakla, başka bir ifade ile askerlikle meşgul idiler. Bu yüzden ticaret ve sanayide gerilemişlerdir.

Üç kıta üzerinde 10-50 derece Kuzey enlemleri ile 10-60 derece Doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı devleti, saha ve genişlik itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) din, dil, mezhep, ırk gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.5

Osmanlı Devleti’nde gayri müslimlerin coğrafi dağılışı için iki ayrı tablo çizmek gerekir. Bunlardan biri, gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışı, diğeri de etnik bakımdan coğrafi dağılıştır. Birinci grup için şöyle bir tablo çizilebilir:

A. Gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışı:

1. Hristiyanlar

a. Katolikler

Latinler (ayin ve ibadetlerini Latince yapan Avrupa milletleri)
Katolik Ermeniler
Katolik Gürcüler
Katolik Süryaniler
Kildaniler
Maruniler
Kıptiler
Katolik Rumlar

b. Katolik olmayanlar

Ortodokslar (Pavlaki, Thondraki, Selikian, ve Bogomiller)
Gregoryenler
Nasturiler
Yakubiler
Melkitler
Mandeiler

2. Museviler

a. Rabbaniler
b. Karailer
c. Samiriler


3. Sabiiler

Osmanlı Devleti’ndeki gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışlarının tafsilatına girmeden onların, etnik bakımdan olan coğrafi dağılışlarını da sadece isim olarak vermek istiyoruz.

B. Etnik bakımdan coğrafi dağılışlar:

1. Rumlar
2. Yunanlılar
3. Bulgarlar
4. Pomaklar
5. Sırplar
6. Hırvatlar
7. Karadağlılar
8. Bosnalılar
9. Arnavutlar
10. Macarlar
11. Polonyalılar
12. Çingeneler
13. Ermeniler
14. Gürcüler
15. Süryaniler
16. Kildaniler
17. Araplar (Maruni, Melkit vs.)
18. Yahudiler
19. Romenler
20. Türkler (Gagavuzlar)
21. Kıptiler
22. Habeşler 6

Verdiğimiz bu tablolardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezhep, gerekse ırk bakımından birbirlerinden farklı pek çok unsuru idare ediyordu. Özellikle ulaşım bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanı idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildi.

Gerek arşiv belgelerinden, gerekse yerli ve yabancı diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti ve onun asil unsuru olan Müslüman tebaası (vatandaşı), Müslüman olmayan tebaasının haklarına riayet ettiği gibi, bu hakların kullanılması esnasında ortaya çıkacak bir müdahale, ister bir Müslüman, isterse başka bir gayri müslimden gelsin fark etmiyordu. Bu konuda birçok belge ve kanunname maddesi bulunmaktadır. Bununla beraber konuyu daha fazla uzatmadan birkaç örnekle yetinmek istiyoruz:

7 Receb 972 (9 Şubat 1565) tarihini taşıyan, Rum Beylerbeyi ile Sivas ve Divriği kadılarına gönderilen bir hükümde, Divriği’ye bağlı bir Hristiyan köyünden Mehmed ile Himmet adında Müslüman iki sipahinin zimmilere (devletin Müslüman olmayan vatandaşı) haksızlık ettikleri ve köylülerden fazla para aldıkları tespit edildiğinden, bu adamların ellerinden bir daha geri verilmemek şartıyla tımarlarının alınması ve zimmilerin haklarının istirdad edilmesi emrolunmaktadır.7 Bu hükümden anlaşıldığına göre, sipahilerin, Hristiyan vatandaşlara yaptıkları haksızlık, anında ortadan kaldırıldığı gibi, kanun gereği kendilerine de bir daha tımar verilmemek üzere büyük bir ceza verilmiştir. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığı zaman bu cezanın ne denli büyük olduğu anlaşılır.

Benzer bir hüküm de Çorum Beyi’ne gönderilmiştir. 21 Cemaziyülevvel 972 (25 Aralık 1564) tarihini taşıyan bu hükme göre, 3.300 akça tımara tasarrufu olan Veled adındaki sipahi, reayaya zarar vermek ve onlara haksızlık etmek suretiyle yetkilerini aşıyormuş. Durumu, müfettiş kadılar tarafından sabit görüldüğünden, yaptığı haksızlığa uygun bir ceza olarak, kendisinin İstanbul’a gönderilmesi ve kürek cezası ile cezalandırılması emredilmektedir.8 Bu arada Trabzon’da yaşayan Ermeni vatandaşların şikayetleri, muhtemelen bir mezheb farklılığını gündeme getirmiş olmalıdır. Buna göre şikayet sahipleri, eskiden beri kilise ve okullarında hem ayinlerini icra ediyor, hem de çocuklarını okutuyorlarmış. Bu şikayetleri yerinde bulan ilgililer, onların haklarını koruma hususunda gerekenleri yapmaktan geri kalmamışlardı.9

Osmanlı Devleti’nde gayri müslim tebaa, din farklılığının getirdiği bazı uygulamaları (Zekat ile Cizye örneğinde olduğu gibi) bir kenara bırakacak olursak, tamamen Müslümanlara tanınan hak ve hürriyetlere sahip idiler. Hatta belki Müslümanlardan daha fazla haklara sahip idiler de denebilir. Zira cizye veren zimmi bir tebaa, askerlik yapmak gibi bir mükellefiyetle karşı karşıya gelmiyordu. O günün şartlarında müesseseler ile buna bağlı uygulamalar, her ne kadar iç içe ve girift bir manzara arz ediyorlarsa da biz, gayri müslim hak ve hürriyetlerini: a. Din, inanç ve düşünce konusundaki hürriyetler, b. Ekonomik ve sosyal hürriyetler olmak üzere bir tasnife tabi tutabiliriz.

a. Din, inanç ve düşünce hürriyeti

Kur’an’ın ifadesiyle İslam, hiç kimsenin zor ve güç kullanılarak dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve buna bağlı olan hareketlerinde serbest bırakır. İslam’dan aldıkları anlayış sebebiyledir ki Osmanlılar, idarelerinde bulundurdukları gayri müslim unsurların din ve vicdan hürriyetlerine müdahalede bulunmadılar.

Bütün İslam hoşgörü sahibi ve onların hareketlerini müsamaha ile karşılamak, devlet politikasının en önemli özelliğidir. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riayet ediliyordu. Bu bakından, Osmanlılar’ı sevmemekle birlikte Gibbons, aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların da Hristiyan kitlesini tebaa edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi.”10

Orhan Gazi, bundan başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulamaları, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi. Aynı müellif, Osman Gazi için de şunları söyler:

Mutaassıp tabiri, dini gayret ile müteheyyic olmak ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak, manasına alınırsa, Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakarlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni mühtedileri kazanamayacaktı.”11

Hristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dini farklı mezheblerine bağlı olan insanların bile ölümden kurtulamadığı bir dönemde Osmanlı diyarında insanlar, ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı. Nitekim yine Gibbons, bu konuya temasla:

“Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseler barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı (işkencesi) ve Engisizyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve bakış içinde yaşıyorlardı.” der.12

Gerçekten, gerek devlet, gerekse toplum olarak Osmanlı’ya baktığımız zaman onların Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı nasıl iyi muamelede bulunduklarını rahatlıkla görürüz . 5 Mayıs 1837 günü Şumnu’da halka hitaben bir konuşma yapan Sultan II. Murad Han şöyle diyordu:

“Siz Rumlar, siz Ermeniler ve siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebaamsınız (vatandaşımsınız). Dinleriniz başka başkadır. Fakat hepiniz devlet kanunlarının ve irade-i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen (konulan) vergileri ödeyin. Bunların kullanılacakları maksatlar, sizin emniyetiniz ve refahınızdır.”13

Osmanlı dönemi günlük hayatını çok parlak ve canlı tasvirlerle bize aktaran Raphaela Lewis, Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan muamelesini şu ifadelerle dile getirir:

“Osmanlı idaresinin insani yönünü ortaya koyan bir faktör de şudur: Kendi idaresi altında yaşayan Hristiyan ve Museviler vergilerini zamanında verdikçe ve Müslümanları kızdıracak kışkırtıcı bir harekette bulunmadıkça, onlara en güzel bir şekilde muamele etmek.”14

Bu ifadeler, aslında sadece Hristiyan ve Museviler için değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Zira herhangi bir Müslüman, vergisini vermediği veya başka dinden olan birisine hakaret edip onu rencide ettiği zaman aynı cezaya çarptırılırdı.

İslam araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs olarak kabul edilen Brockelmann ise Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse, o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”15

Osmanlıların dini müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayri müslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, Bosna’daki Latin papazlarına verdiği fermanda (şöyle diyor):

“Ben ki, Sultan Mehmed Han’ın, cümle avam ve havassa malum ola ki, iş bu darendegan-ı ferman-ı hümayun Bosna ruhbanlarına mezid-i inayetim zuhura gelüp buyurdum ki, mezburlara ve kiliselerine kimse mani ve müzahim olmayup ihtiyatsız memleketimde duralar. Ve kaçup gidenler dahi emn u emanda olalar. Gelüp bizim hassa memleketimizde havfsız (korkusuzca) sakin olup kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezirlerimden ve kullarımdan ve reayalarımdan ve cemi-i memleketim halkımdan kimse ne mezburlara dahl ve taarruz edüp incitmeyeler. Kendilere ve canlarına kiliselerine ve dahi yabandan hassa memleketimize adem gelürler ise yemin-i mugallaza (ağır ve büyük yemin) ederin ki, yeri göğü yaradan Perverdigar (Allah) hakkı içün ve ulu Peygamberimiz hakkı içün ve kuşandığım kılıç hakkı içün bu yazılanlara hiçbir ferd muhalefet etmeye, madem ki bunlar, benim emrime muti ve munkad olalar...”16

Konuyu daha fazla uzatmadan şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Müslüman olmayan tebaasının inanç ve bunun gerektirdiği gibi, onların, bu haklarını daha rahat bir şekilde kullanmalarına zemin hazırlıyordu. Arşiv belgeleri ile mahkemelerde verilen kararların yazıldığı ve adına “Şer’iyye Sicilleri” dediğimiz defterlere bakıldığı zaman, Osmanlı tebaası arasında sırf dinlerinden dolayı bir ayırımın yapılmadığı görülür. 1839’daki Gülhane Hatt-ı Hümayunu ise bu konuya daha bir açıklık getirir. Bu Hatt-ı Hümayun’da: “... tebaa-ı saltanat-ı seniyemizden olan ehl-i İslam ve milel-i saire bu müsaadat-ı şahanemize bilaistisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’i iktizasınca kaffe-i memalik-i mahrusemiz ahalisine taraf-ı şahanemizden emniyet-i kamile verilmiş ve diğer hususlarda dahi ittifak-ı ara ile karar verilmesi lazım gelmiş olmağla...” denilmek suretiyle devletin, vatandaşı olan herkesin can, mal ve namusunun güvenlikte olduğu açıkça belirtilmektedir.

b. Ekonomik ve Sosyal Hürriyetler

Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayri müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmaların hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.17

Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf ve adet) müdahalede bulunmazlardı. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki azınlıklardan birçoğununki ile mukayese edilmeyecek durumda idi. Herkes kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks mezhebindeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, tamamiyle Patriğe bağlı idiler. O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, Haslar ve Üsküdar kadılarına yazılan bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.18

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak ve yaşantılarına karışmayarak vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi daha önceki idarecileri tarafından ağır vergiler altında ezilmiş bulunan Müslüman olmayan vatandaşından belli bir vergi (cizye) almakla yetiniyordu. Devlet, kanunlara aykırı olan keyfi hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Nitekim 1595-1640 yıllarını ihtiva eden kronolojisinde Kemahlı Rahib Grigor, Sultan I. Ahmed’den bahsederken aynen şu ifadeleri kullanır:

“Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisine tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada (başka), sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.”19

Bu anlayış ve hareket tarzlarından dolayıdır ki, Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi idarelerine tercih etmelerine sebep olmuştur. Gerçekten, gerek Sultan II. Murad, gerekse oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında Müslüman olmayan birçok vatandaş, gördükleri hizmet karşılığı birçok vergiden muaf tutularak onların daha az mali mükellefiyetle karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı. Nitekim 11 Cemaziyelahir 869 (17 Mayıs 1456) tarihini taşıyan bir ferman, derbent bekleyen yirmi kadar Hristiyan’ın haraç, ispenç, koyun adeti, konak ve hisar yapmak, ula ve suhreden muaf olduklarını göstermektedir.20

Benzer uygulamalarla ilgili, ilk dönem Osmanlı kaynakları (Aşık Paşazade, Neşri gibi) ile arşiv belgelerinde epey bilgi bulunmakla birlikte biz, Hristiyan bir müellifin bu konudaki sözlerine yer vermek istiyoruz:

“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)’ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler.”21

Osmanlı’nın hoşgörü ve müsamahasını ortaya koyan 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli bir arşiv belgesi,22 bu devletin, Hristiyan din adamlarının kendi dindaşları arasında faaliyet gösterebileceğine, sadaka toplayabileceğine işaret ettiği gibi, bu insanlardan herhangi bir verginin alınmayacağını da emretmektedir. Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahseden bu belgeye göre bunlar, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşacaklardır. Kendilerinden baç, haraç vs. gibi vergilerin alınmaması gerektiğini ifade eden belgeye göre gerek kadı, gerek mirmiran, gerek mütesellim ve gerekse diğer yetkililerden hiç biri bunlara müdahalede bulunamayacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Osmanlı Devleti, vatandaşı olan herkesi, kendi iç bünyesinde tamamen serbest bırakarak onların inançlarına göre yaşamalarına müdahalede bulunmuyordu. Osmanlı toplumu da din farkına bakmadan herkes ile kanun çerçevesinde muamele yapıyor, hatta Müslüman olmayan vatandaşların zarar görmemeleri için elinden geleni yapmaktan çekinmiyordu.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ateiste sadece kılıç ya da İslam mı vardır? | Sorularla İslamiyet

Peygamber Efendimizin (sav) gayri müslim kadınların toplum içinde giyinişlerine ve örtülerine karşı tutumu nedir? İran'da Müslüman olsun / olmasın tüm bayanların giysileri ve örtüleri uygun olmayanlara müdahale edilerek...

Dipnotlar
 1. Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, İstanbul 1317, II, 1333.
 2. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Müesseselerinin Şer’iliği Meselesi” İÜHF. Dergisi (1945) XI/3-4,209.
 3. Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü’l-Beyan fi kavanin-i Al-i Osman, Bibliotheque National (Paris) Ancien Fonds Turc, nr.40, va.134 a.
 4. Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, trc. M. Ata, İstanbul 1329, I, 103, 104.
 5. Geniş Bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Araştırma, Ankara 1947, s.189.
 6. Geniş bilgi için bk. Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda gayri müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu”, Belleten (1983), XLVII/188, 1127- 1130.
 7. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, nr. 6. s. 305.
 8. BOA: Mühimme Defteri, no. 6.s. 251.
 9. “Medine-i Trabzon reayalarından haraç-güzar olan Ermeniyan taifelerinden Girg (?) ve keşişleri Evans ve tevabileri bi-isrihim meclis-i şer’-i ile ayinlerimizi icra ve çocuklarımızı ta’lim ve taallum ettirmeye hala medine-i mezburda mütemekkin Ermeni Karabaşısı Kirkor ve Dedeoğlu Kirkor ve terzi Ovak (?) kendi zu’m-i bâtıl ve fasidleriyle hile-i batılalarından bizleri öteden beri ve ma’bedleriniz olan kenise (kilise) ve tamilhanelerimizede ayinlerimizi icradan men’ ve def’ ve fuzuli ızrar ve taleb-i raşvet daiyesinde olmalarıyla ber nehc-i şer’i lede’s-sual taaddilerinin men’ ve ref’i metlubumuz dediklerinde mesfur Karabaş ve tevalilerine lede’s-sual ayinlerini keniselerinde ve talimhanelerinde rahiblerini ikrar etmeleriyle kenise-i mezkur ve talimhanelerinde ayinleri üzre icra etmeden men ve ref’ etmemeleri ile tenbih olunup, ba’dezin vechen mine’l-vücuh taaddi etmeyüp ayinlerini icar eylemek içün ber mucib-i fetvay-ı şerif izin ve ruhsat verildiği ma-vaka bi’t-taleb ketb ve ita olundu.” 
(21 Zilhicce 1243), TSMA, Trabzon 1957, vr, 25b.
 10. Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, s. 58.
 11. Gibbons, age., s. 38.
 12. Gibbons, age., s. 63.
 13. Yılmaz Öztuna, “Osmanlı Devletinde Padişah”, Tarih Mecmuası (1976), I, 13.
 14. Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, s. 39.
 15. C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, Ankara 1964, I, 258.
 16. Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişafı, İstanbul 1936, s. 93, 94.
 17. BOA. C. Belediye, nr. 1592.
 18. BOA. Mühimme defteri, no. 76, s. 9.
 19. Hrand D. Andreasyan, “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi (1962-1963), XIII/17-18, 29.
 20. Topkapı Saray Müzesi Arşivi, no. 10737/1.
 21. Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, trc. Enis Behiç Koryürek, İstanbul 1975, s. 99.
 22. BOA. C. Adliye, no. 125.
(Prof. Dr. Ziya Kazıcı , MÜ, İlahiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi, Köprü Dergisi, Sayı: 65)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun