Şeriat, Tarikat ve Hakikat ne demektir?

Soru Detayı
41. Mektup’ta geçen tarikat ve hakikat hakkında bilgi verir misiniz? 41. Mektup’ta geçen "İnsanın bâtını, zâhirini tamamlamaktadır. Zâhir ile bâtın, birbirinden kıl kadar ayrılmaz. Meselâ, ağız ile yalan söylememek İslâmiyettir. Yalan söylemek arzûsunu, zahmet çekerek, uğraşarak, kalbden çıkarmak tarîkattır. Yalan söylemenin kalbe gelmemesi de hakîkattir." Cümle ile ne denilmek istenmiştir?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

- İmam Rabbani, 41. Mektupta şunları anlatıyor:

Şeriat, Tarikat ve Hakikat mesleği birinden ayrılmaz, birbirini tamamlar.  Mesela: Şeriat yalan söylemeyi yasaklamıştır. Şeriatın  bu emrini yerine getirmek, yani yalan söylememek Şeriattır/Şeriata uygun bir iş yapmaktır.

Yalan söylemeyi hayal ve hatırına bile getirmemek Tarikat ve hakikattır.

Eğer  kişi, yalan söylemek istediği halde, tekellüf ve kendini zorlayarak, böyle bir düşünceyi kalbine yerleştirmezse bu Tarikattır. Çünkü Tarikatta nefsin arzu ve isteklerini kırmak esastır.

Eğer bu yalan düşüncesinin kalbe gelmemesi durumu, kişinin kendini zorlamasına gerek olmadan kendiliğinden oluyorsa, bu hakikattır.

Çünkü, Şeriata göre yalanı hatırına getirse, onu söylemediği sürece suç işlemiş olmaz. Fakat Tarikatta böyle bir düşünce bile bir “tarikat suçu”dur. Ona yakışmaz.

Hakikat ise, bir şeyin olması gereken yerde bulunmasıdır. Yalan çirkin bir haslet olduğuna göre hakikatte kalbe asla girmemesi gerekir.

Böylece batın mesleği olan tarikat ve hakikat, Zahir mesleği olan şeriatın tamamlayıcısı durumunda olmuş olur. Çünkü, -örneğin- yalan söyleme düşüncesi kalbine gelmeyen kimsenin yalan söylemesi zaten düşünülemez..

Buradaki “mütemmim, mükemmil” kelimesi –haşa- şeriattaki, noksanı telafi eder manasına gelmez. Bilakis, bu ifadeden; Şeriatın zahiri hükmünün daha güzel yerine gelmesi için tarikat ve hakikat mesleği, onun bir hizmetkârı, görev üstlenmiş bir yardımcısı olduğunu anlamak gerekir.

Demek ki, Tarikat ve hakikat, Şeriat güneşinin iki ayrı nurudur, ışığıdır ve yansımasıdır..

Not: İfadelerimiz: Arapça Mektubata uygundur. (bk. İmam Rabbani, Mektubat, 1/78)

- Bu konuyu daha iyi anlamak için Bediüzzaman  hazretlerinin şu ifadelerine bakmakta yarar vardır:

“Şeriat doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında hitab-ı İlahînin neticesidir. Tarîkatın ve hakikatın en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer. Yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkematıdır. Yani: Hakaik-i şeriata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git gide en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mana-yı hakikat ve sırr-ı tarîkata inkılab ederler. O vakit, şeriat-ı kübranın cüzleri oluyorlar.”

“Yoksa bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zahirî bir kışır, hakikatı onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.”

“Evet şeriatın, tabakat-ı nâsa göre inkişafatı ayrı ayrıdır. Avam-ı nâsa göre zahir-i şeriatı, hakikat-ı şeriat zannedip, havassa münkeşif olan şeriatın mertebesine "hakikat ve tarîkat" namı vermek yanlıştır. Şeriatın umum tabakata bakacak meratibi var.” (Bediüzzaman, Mektubat, 451)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun