"Said o kimsedir ki, annesi karnında said olmuş; şakî o kimsedir ki, annesi karnında şakî olmuştur." hadisi şerifini nasıl anlamalıyız? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Marifetname eseri ile Muhyiddin Arâbî Hz. burçlarla ilgili yazılarına güvenebilir miyiz?

Tarih: 01.11.2011 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Sorunuzda iki husus vardır: Birincisi; anne karnında kişinin said veya şaki olması. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Sizin her birinizin annesinin karnındaki yaratılışının toplanması/spermin yumurtayla birleşip döllenmesi kırk günde olur. Sonra aynı kırk gün içerisinde alaka/yapışkan-döllenmiş hücre haline gelir. Sonra aynı kırk gün içerisinde mudga/çiğnemlik et parçası görünümündeki şeklini alır. Sonra Allah dört kelimeyi/dört hususu yazmakla görevlendirilen bir melek gönderir ve kendisine: 'Onun amelini, rızkını, ecelini, bir de şaki veya said olduğunu yaz' diye emredilir. Sonra kendisine ruh üflenir.?" (Buharî, Bedu'l-halk, 6).

Bu konu kaderle ilgilidir. Kader konusunu akıl ve gönlümüze sindirmeden bunu anlamak mümkün değildir.

Bizi ilgilendiren konu, anne rahminde iken hakkında said veya şaki kararı verilmiş insanoğlunun durumudur. Acaba hakkında verilen bu kararla insanın eli kolu gerçekten bağlanmış mıdır?
Bu takdirde imtihana ne gerek var?


Bu problemin düğümünü çözmek, Allah'ın takdir ettiği kaderi yakından tanımaktan geçer. O halde kaderin ne olup ne olmadığını gösterecek bazı ölçüleri birkaç madde halinde arz etmemiz gerekir:

a. Kader, sözlük anlamı itibariyle; ölçü- biçki, değerlendirme, takdir etme, karar verme gibi anlamlara gelir. Demek ki, kadere iman etmekle, bütün varlıklarda Allah'ın sonsuz ilim ve hikmetiyle dizayn edilen, adaletle, ölçüsüyle düzenlenen, iç içe girmiş ilişkiler ve gözetilmesi gereken dengeler üzerine kurulan bir kâinat tasavvurundan bahsediyoruz. Böyle bir kâinat düzeni müspet ilimlerin de yardımıyla artık gözle görülen bir realite olarak ortadadır. Demek ki kader vardır.

b. Bir harf bile yazarsız, bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız olmadığına göre, her satırında bir kitap yazılan, her kelimesinde bin bir sanat nakışları dokunan, her hareket ve sükunetinin arkasında sonsuz bir ilim, hikmet ve güçlü bir irade ve ihtiyarın/seçimin parıltıları görünen şu hârika kâinat kitabının yazarsız; bin bir türlü sanat nakışlarıyla göz kamaştıran şu kâinat sarayının ustasız; çok farklı ve bir o kadar da hikmetli dizayn edilen güneşler, sistemler, gece-gündüzler, mevsimler, gözler, kulaklar, renkler, dillerin şehadetiyle her tarafında özgür bir iradenin, belirgin bir seçimin, açık bir tercihin izlerini taşıyan şu kâinat fuarının sahipsiz olduğunu düşünmek mümkün müdür?

Demek ki, kadere iman etmek, ilim, irade ve hikmet pergeliyle düzenlenen bir projenin varlığına, mukadderata inanmaya sevk eder. Hikmetli kaderle takdir edilmiş mukadderata/mükevvenata inanmak ise, bilerek, isteyerek hikmetle yaratan Yüce Allah'a iman etmeye götürür.

c. Konumuzla ilgili en önemli bir olgu da adalet kavramıdır: Gerek tekvinî şeriat olan yaratılış kanunlarında, gerek teşrii şeriat olan vahiy/Kur'an-ı Kerim'in ders verdiği prensiplerde ortaya konan adalet kavramı, Allah'ın ve Onun bir takdiri olan kaderin âdil olduğunun göstergesidir. Varlıktaki ekolojik, astronomik, jeolojik dengeler bu ontolojik adaletten haber verdiği gibi, Kur'an'ın ders verdiği dört temel konularından biri de adalettir.

"O, göğü yükseltti ve mizânı (ölçüyü) koydu. Artık tartıda sınırı aşmayın. Tartmayı doğru yapın, terâzide eksiklik yapmayın."(Rahman, 55/7-9)

mealindeki ayetlerde geçen "O, göğü yükseltti ve mizânı (ölçüyü) koydu" cümlesi, ontolojik adalet ölçüsünü göstermektedir. Bu ölçü kainat çapında sarsılmayan ve değişmeyen bir unsurdur.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle (sadeleştirilerek):

"Her şeye hassas dengelerle, mahsus ölçülerle vücut vermek, suret giydirmek/şekil vermek, her şeyi yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet, bir mizan, bir ölçü ile iş görüldüğünü gösterir. Her hak sahibine istidadı nispetinde hakkını vermek, yani vücudun muhtaç olduğu bütün ihtiyaçlarını, varlıkta kalması için gereken bütün cihâzlarını en uygun bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir." (bk. Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat).

İlk sure olan Fatiha'daki "Sırat-ı Müstakim" kavramı Kur'an'ın yolunu gösteren bir hakikattir.

"Andolsun ki, biz peygamberlerimizi apaçık mucizelerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, görmedikleri halde, Allah'ın dinine ve peygamberlerine yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, her şeye galiptir."( Hadid, 57/25),

"Ölçüyü tam yapın, eksik ölçenlerden olmayın. Doğru terâzi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun."(Şuara, 26/180-183)

mealindeki ayetlerde ise, şer'i/Kur'anî adalete işaret edilmektedir.

Bu her iki adalet ölçüsü de mahiyetleri itibariyle değişmez sabit birer kanundur. Ancak ontolojik adalet ölçüsü, mahiyeti itibariyle olduğu gibi kainat çapında icra ettiği fonksiyonları itibariyle de değişmez ve itiraz kabul etmez bir konumdadır.

Buna karşılık şer'i adalet ölçüsü, zorlayıcı icbar edici bir fonksiyona sahip değildir. Çünkü imtihana tabi olan insanın özgür iradesini ipotek altına almamak için Yüce Yaratıcı tarafından insanın duygu ve meyillerine sınır konmamıştır. O halde, yapısı itibariyle fıtraten kendilerine bir sınır çizilmemiş olan insanoğlunun, bu duygu ve meyillerinden doğacak haksızlıkları önlemek için onları adalet ölçüsü çerçevesinde belli sınırlara çekmek gerekir. Bu da ancak kanun şeklindeki küllî bir akılla mümkündür. O da ancak ilâhî vahiydir.

d. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, kader ilim, hikmet, iradeyle düzenlenmiş bir programdır. Kaza ise, bu programın uygulanma safhasının adıdır.

Buna göre, kaza Allah'ın kudretinin bir tezahürüdür. Kader ise, Allah'ın ilminin bir yansımasıdır. Bu açıdan kader denildiği zaman, kudret değil, ilim akla gelir. Nitekim

"Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Her şeyi Biz bilinen bir kader ile indiririz." (Hicr Sûresi, 15:21; bk. B. S. Nursi, Kader Risalesi).

yeti Kader'in Allah'ın bilmesi anlamına geldiğini gösterir.

Kader, ilimden çıkmış bir programdır. İlim ise, zorlayıcı yanı olmayan bir sıfattır. Kudret ise zorlayıcıdır.
Buna göre, hadiste ifade edilen "kişinin rızkı, ameli, eceli, saadet veya şekavet ehli olması" hususunun yazılması, kader noktasına bakar. İbn Hacer'in de ifade ettiği gibi, hadisin zahirinden söz konusu yazılışın bildiğimiz sayfalardaki yazılıştır. (bk. Fethu'l-Barî, XI/483). Müslim'in rivayetinde yer alan "yazdıktan sonra sayfa dürülür, artık ne fazla bir ilave yapılır, ne de ondan bir şey eksiltir" (a.g.e) ifadesinden bu husus açıkça görülmektedir.

Hadisin bu beyanı, Allah'ın her şeyi; olmuş, olmakta olan ve olacak olan her şeyi önceden bildiğini ilan etmeye yöneliktir. İnsan iradesini yok sayma anlamında değildir.

Zaten alken de düşündüğümüz zaman, Allah her şeyi önceden bilir veya bilmez. Başka bir ihtimal yoktur. Eğer önceden bilmezse -haşa yüz bin defa haşa- cahil olması lazım gelir. Gerek mücessem Kur'an olan kâinat, gerek kâinatın ezeli ve ebedî tercümanı olan Kur'an, Allah'ın her şeyi bilen kuşatıcı bir ilme sahip olduğunu ilan etmektedir.

- Peki, Allah'ın bilmesi ile yazması arasında tesir bakımından bir fark var mı?

Hayır yoktur. A'nın B hakkındaki bilgiyi kafasında tutmasıyla, onu bir deftere yazması arasında tesir gücü bakımından bir fark göstermediği gibi. Allah'ın ilminde olanın tesiri ne ise, Levh-i Mahfuz'da veya bazı kaderî levhalarda yazdıklarının tesiri de aynıdır.

- Konumuzla ilgili olarak bunun açık ifadesi şudur: Allah'ın kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini ezelî ilmiyle bilmesi onun ilah olmasının ayrılmaz vasfıdır. Anne karnında iken bunu meleğe yazdırması, yaptırım gücü olamayan ilim sıfatının bu vasfını değiştirmez. Yani kader açısından bir zorlama söz konusu değildir.

- Bazı alimlere göre, Allah'ın bizzat yazmayıp, meleğe yazdırması, bu yazılanların değişebileceğine işarettir. (Fethu'l-Barî, XI/485).

- Bazı alimlere göre, hadisteki saadet ve şekavet kavramları, aynı zamanda kişinin ruhunda, vücudunda meydana gelecek olan sıkıntılarla ferahlıkları da ihtiva etmektedir. Ayrıca hadiste Allah'ın dünya ve ahiretle alakalı her şeyi bilmekte olduğu gerçeği de vurgulanmaktadır.(a.g.e, 488).

- İbn Hacer'in de işaret ettiği gibi, Allah'ın ezelî ilminde var olan hususlar değişmez. İnsanın amellerini kaydetmekle yükümlü olan meleklerin yazdıklarının değişmesi caizdir. Ömrün ziyade veya noksan olması da bunlardandır. (a.g.e).

"Allah dilediğini siler dilediğini sabit bırakır, ana kitap onun aynındadır." (Rad, 13/39)

mealindeki ayet bu konuya işaret etmektedir.

Sorunun ikinci kısmı; burçlarla ilgili husus:

Değişik doğa olaylarıyla ilgili ipuçlarını değerlendirerek bir sonuç çıkarmaya çalışmak, eskiden beri devam eden bir gelenektir. Bu konudaki bilgiler, Hz. Danıyal (as)'dan beri var olan bir ilim olarak değerlendirilmiştir. Gök ile yerküresinin bir ilişki içinde olduğunda şüphe yoktur. Ay ve güneşin med-cezir/gel-git olayının kaynağı olduğu modern bilimlerin kabul ettiği bir gerçektir.

Eskiden Araf adını alan bu kimseler, zamanla bilimlerin biraz daha gelişmesiyle, söz konusu ipuçlarının dairesi de genişlemiştir. Özellikle astroloji alanında yapılan yorumlar, bunlar için önemli malzeme teşkil etmiştir. Ancak, bu bilgilerin de yanlışları doğrularından katbekat fazla olduğundan, İslam alimleri bundan hüküm çıkartmanın doğru olmadığı görüşündedirler.

İlave bilgiler almak için tıklayınız:

Kader konusunda detaylı bilgi verir misiniz? Evlilikte külli irade mi yoksa cüzi irade mi var; yani anne babamız gibi evlenilecek kişi Allah'ın iradesine mi (külli) giriyor?

Dua ile kader değişir mi?..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun