Kader, Allah'ın bilmesidir, deniliyor; ancak bununla ilgili ayet yoktur. Kur'an ve hadislerde cüzî iradeden bahsedilmiyor. Çocuğa anne karnındayken said veya şaki olacağı yazılıyor. Bu kararla insanın eli kolu bağlanmıyor mu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1.  Kur’an’da kullanılan pek çok kelime ve kavramlar vardır ki, onların sözlük veya terim anlamlarına dair bir açıklama yoktur. Fakat insan olarak biz onların ne anlama geldiğini -bilgi, görgü ve kolektif akla dayanarak- anlamaya çalışıyoruz. İslam alimlerinin bir konudaki ittifakları ve aklın kabul ettiği bir gerçekte şüphe etmemek gerekir. Örneğin, Allah’ın Kerim, Rahim, Rahman, Ğafur isimlerinin nasıl bir mahiyette olduğunu, onların dış dünyadaki yansımalarına bakarak anlamaya çalışıyoruz.

- Kur’an’da var olan müteşabih ayetlerin çok değişik manalara gelme ihtimallerinin (vücuh-nezair) olduğunu ve bunların açıklanmadıkları bilinen bir gerçektir. Yüzlerce alim -kendi ilmî düzeyine uygun bir şekilde- bu konuları tahlil etmeye çalışmıştır.

- Kur’an’ın ayetlerinin tefsir malzemesi olarak, ayet-hadisler yanında, sahabe kavli, kelimelerin lügat anlamı, aklî delillerin de var olduğu bilinmektedir.

- Kur’an’da “i’caz” kelimesi de geçmez. Fakat, bütün ümmet bu kelimeyi kullanmış ve kullanmaktadır. Çünkü, Kur’an’da söz konusu edilen tehaddi/meydan okuma üslubu, bir i’cazdan /bir mucizelikten bahsetmektedir.

- Allah’ın hükmü, genellikle karar verme anlamındadır. Karar vermek, bir konuda hüküm vermek, mevcut olan ilmin bir uzantısıdır. O konuda bir bilginiz yoksa, neye göre hüküm vereceksiniz?

2. Kur’an ifadelerinin mantukundan olduğu gibi, muvafık ve muhalif mefhumundan, fahvasından, zımnî, iltizamî ve tetabukî delaletinden, mustetbeatu’t-terakibinden, remzî, telvihî, telmihî işaretlerinden de manaların çıkarılabileceği hususu, usul açısından kabul edilen bir ilmî kaide olduğu gibi, binlerce müfessir tarafından fiilen de uygulanan bir prensiptir.

- Cüzi irade kelimesinin Kur’an’da geçmemesi, o konunun orada işlenmediği anlamına gelmez. Literal bir bakışla/görünüşe göre konuları ele almak, zahirperest  haricî zihniyetin bir uzantısıdır. Bu bakış açısıyla, Hz. Ali (ra) dahil, nice masum sahabe öldürülmüştür.

- Kur’an’da insan iradesinin varlığına şahadet eden onlarca ayet vardır.

“Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık kendi aleyhinedir.”(Bakara, 2/286);

“De ki: İşte Rabbiniz tarafından gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”(Kehf, 18/29) 

mealindeki ayetler bunlardan sadece iki misaldir. Bu ayetlerde açıkça insanların iradesinden söz edilmektedir.

- Literal bakışla konuya bakarsak, Kur’an’da “Allah’ın iradesi”nden de söz edilmemektedir. “İradetullah = Allah’ın iradesi” diye bir kavram geçmemektedir. Şimdi bu hususu nazara alarak, onlarca ayette vurgulanan Allah’ın iradesini inkâr mı edeceğiz?

Şimdi Allah’ın mutlak iradesi ile, kulun küçük iradesini birbirinden ayırmak için bin seneden beri İslam alimleri tarafından kullanılan “Allah’ın külli iradesi”  ile  “insanın cüzi iradesi” kavramlarını kavrayamamanın aklî bir gerekçesi olabilir mi?

3. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Sizin her birinizin annesinin karnındaki yaratılışının toplanması / spermin yumurtayla birleşip döllenmesi kırk günde olur. Sonra aynı süre içerisinde alaka / yapışkan -döllenmiş hücre- haline gelir. Sonra aynı süre içerisinde mudga / çiğnemlik et parçası görünümündeki şeklini alır. Sonra Allah dört kelimeyi / dört hususu yazmakla görevlendirilen bir melek gönderir ve kendisine: ‘Onun amelini, rızkını, ecelini bir de şaki veya said olduğunu yaz.’ diye emredilir. Sonra kendisine ruh üflenir…”(Buharî, Bedu’l-halk, 6).

Bu konu kaderle ilgilidir.  Kader konusunu akıl ve gönlümüze sindirmeden bunu anlamak mümkün değildir.

Bizi ilgilendiren konu, anne rahminde iken hakkında said veya şaki kararı verilmiş insanoğlunun durumudur. Acaba hakkında verilen bu kararla insanın eli kolu gerçekten bağlanmış mıdır? Bu takdirde imtihana ne gerek var?

Bu problemin düğümünü çözmek, Allah’ın takdir ettiği kaderi yakından tanımaktan geçer.

O halde kaderin ne olup ne olmadığını gösterecek bazı ölçüleri birkaç madde halinde arz etmemiz gerekir:

a. Kader, sözlük anlamı itibariyle; ölçü-biçki, değerlendirme, takdir etme, karar verme gibi anlamlara gelir. Demek ki, kadere iman etmekle, bütün varlıklarda Allah’ın sonsuz ilim ve hikmetiyle dizayn edilen, adaletle ve ölçüsüyle düzenlenen, iç içe girmiş ilişkiler ve gözetilmesi gereken dengeler üzerine kurulan bir kâinat tasavvurundan bahsediyoruz. Böyle bir kâinat düzeni, müspet ilimlerin de yardımıyla artık gözle görülen bir realite olarak ortadadır. Demek ki kader vardır.

b. Bir harf yazarsız, bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız olmadığına göre, her satırında bir kitap yazılan, her kelimesinde bin bir sanat nakışları dokunan, her hareket ve sükunetinin arkasında sonsuz bir ilim, hikmet ve güçlü bir irade ve ihtiyarın/seçimin parıltıları görünen şu hârika kâinat kitabının yazarsız; bin bir türlü sanat nakışlarıyla göz kamaştıran şu kâinat sarayının ustasız; çok farklı ve bir o kadar da hikmetli dizayn edilen güneşler, sistemler, gece-gündüzler, mevsimler, gözler, kulaklar, renkler ve dillerin şahadetiyle her tarafında özgür bir iradenin, belirgin bir seçimin, açık bir tercihin izlerini taşıyan şu kâinat fuarının sahipsiz olduğunu düşünmek mümkün değildir.  Demek ki, Kadere iman etmek, ilim, irade ve hikmet pergeliyle düzenlenen bir projenin varlığına, mukadderata inanmaya sevk eder. Hikmetli kaderle takdir edilmiş mukadderata / mükevvenata inanmak ise, bilerek, isteyerek hikmetle yaratan Yüce Allah’a  iman etmeye götürür.

c. Konumuzla ilgili en önemli bir olgu da adalet kavramıdır: Gerek tekvinî şeriat olan yaratılış kanunlarında, gerek teşrii şeriat olan vahiy/Kur’an-ı Kerim'in ders verdiği prensiplerde ortaya konan adalet kavramı, Allah’ın ve Onun bir takdiri olan kaderin âdil olduğunun göstergesidir. Varlıktaki ekolojik, astronomik, jeolojik dengeler bu ontolojik adaletten haber verdiği gibi, Kur’an’ın ders verdiği dört temel konularından biri de adalettir.

"O, göğü yükseltti ve mizânı (ölçüyü) koydu. Artık tartıda sınırı aşmayın. Tartmayı doğru yapın, terâzide eksiklik yapmayın."(Rahman, 55/7-9)

mealindeki ayetlerde geçen "O, göğü yükseltti ve mizânı (ölçüyü) koydu" cümlesi ontolojik adalet ölçüsünü göstermektedir. Bu ölçü kainat çapında sarsılmayan ve değişmeyen bir unsurdur.

Bediüzzaman'ın özet ifadesiyle:

"Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücut vermek, suret giydirmek / şekil vermek, her şeyi yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet, bir mizan, bir ölçü ile iş görüldüğünü gösterir. Her hak sahibine istidadı nispetinde hakkını vermek, yani vücudun muhtaç olduğu bütün levazımatını, bekasının / varlıkta kalması için gereken bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir."(Sözler, Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat).

İlk Sure olan Fatiha’daki “Sırat-ı Müstakim” kavramı, Kur’an’ın yolunu gösteren bir hakikattir.

"Andolsun ki, biz peygamberlerimizi apaçık ayetlerle / mucizelerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.  Bu, görmedikleri halde, Allah’ın dinine ve peygamberlerine yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, her şeye galiptir."(Hadid, 57/25),

“Ölçüyü tam yapın, eksik ölçenlerden olmayın. Doğru terâzi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun / Ona karşı gelmekten sakının.”(Şuara, 26/180-183)

mealindeki ayetlerde ise, şer'i/Kur’anî  adalete işaret edilmektedir.

Bu her iki adalet ölçüsü de mahiyetleri itibariyle değişmez, sabit birer kanundur. Ancak ontolojik adalet ölçüsü, mahiyeti itibariyle olduğu gibi, kainat çapında icra ettiği fonksiyonları itibariyle de değişmez ve itiraz kabul etmez bir konumdadır.

Buna karşılık şer'i adalet ölçüsü, zorlayıcı icbar edici bir fonksiyona sahip değildir. Çünkü imtihana tabi olan insanın özgür iradesini ipotek altına almamak için Yüce Yaratıcı tarafından insanın duygu ve meyillerine sınır konmamıştır. O halde, yapısı itibariyle fıtraten kendilerine bir sınır çizilmemiş olan insanoğlunun bu duygu ve meyillerinden doğacak haksızlıkları önlemek için onları adalet ölçüsü çerçevesinde belli sınırlara çekmek gerekir. Bu da ancak kanun şeklindeki küllî bir akılla mümkündür; o da ancak ilâhî vahiydir.

d. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, kader ilim, hikmet, iradeyle düzenlenmiş bir programdır. Kaza ise, bu programın uygulanma safhasının adıdır. Kaza, Allah’ın kudretinin bir tezahürüdür. Kader ise, Allah’ın ilminin bir yansımasıdır. Buna göre Kader denildiği zaman, kudret değil, ilim akla gelir.(bk. B. S. Nursi, Kader Risalesi).

e. Kur’an’da “kitabun malum” tabiri geçmektedir. İlgili ayetin meali şöyledir:

“Bizim imha ettiğimiz her memleket hakkında, mutlaka daha önce kararlaştırılmış malum bir vade vardır. Hiç bir ümmet vadesini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” (Hicr, 15/4).

Kadı Bedavî ve Ebu Suud Efendi, “kitabun malum” sözcüğünü, Levh-i Mafuz'da yazılan “Ecel-i mukadder” olarak açıklayarak. (bk. ilgili ayetin tefsiri), kaderin ilimle olan ilişkisine işaret etmişlerdir. İmam Maverdî de “kitabun malum” ifadesini, “mukadder ecel” ve “kesin karar” olarak açıklamıştır.(bk. Maverdî, ilgili ayetin tefsiri). Bilindiği gibi, “malum”un anlamı bilinen demektir. Bilinen bir şey, bir bilenin ilmine giren şey demektir. O halde ayette geçen “malum yazılım” ifadesi, “Allah’ın ilminin bir yansıması olan yazılım” anlamına gelir.

Demek ki, kader, ilahî ilimden çıkmış bir programdır. İlim ise, zorlayıcı yanı olmayan bir sıfattır. Kudret  gibi zorlayıcı değildir. Cebir ve İ’tizal mezheplerinin yanlış düşüncelerini ortaya koyan nirengi noktası da budur.

Buna göre, Hadiste ifade edilen “kişinin rızkı, ameli, eceli, saadet veya şekavet ehli olması” hususunun yazılması, kader noktasına bakar. Yani kader Allah’ın kudretinin değil, ilminin bir unvanıdır. Yazılım dosyaları da bu ilmin dokümanlarıdır. İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi, hadisin zahirinden “söz konusu yazılışın bildiğimiz sayfalardaki yazılış olduğu” anlaşılmaktadır.(bk. Fethu’l-Barî, XI/483). Yoksa, Allah’ın icbar edici kudretini yansıtan manevî bir yazılım değildir. Müslim’in rivayetinde yer alan “yazdıktan sonra sayfa dürülür, artık ne fazla bir ilave yapılır, ne de ondan bir şey eksiltir” (a.g.e) ifadesinden de bu husus açıkça görülmektedir.

- Hadisin bu beyanı, Allah’ın her şeyi; olmuş, olmakta olan ve olacak olan her şeyi önceden bildiğini ilan etmeye yöneliktir.

Zaten aklen de düşündüğümüz zaman, Allah ya her şeyi önceden bilir veya bilmez. Başka bir ihtimal yoktur. Eğer önceden bilmezse -haşa yüz bin defa haşa- cahil olması lazım gelir. Gerek mücessem Kur’an olan Kâinat, gerek kâinatın ezeli ve ebedî tercümanı olan Kur’an, Allah’ın her şeyi bilen kuşatıcı bir ilme sahip olduğunu ilan etmektedir.

- Peki, Allah’ın bilmesi ile yazması arasında tesir bakımından bir fark var mı?

Hayır yoktur. A’nın B hakkındaki bilgiyi kafasında tutmasıyla, onu bir deftere yazması arasında tesir gücü bakımından bir fark göstermediği gibi. Allah’ın ilminde olanın tesiri ne ise, Levh-i Mahfuz'da veya bazı kaderî levhalarda yazdıklarının tesiri de aynıdır. Yazılım işi, Allah’ın ilminin bir uzantısı, bir yansımasıdır.

- Allah’ın her şeyi kuşatan ilminin insan iradesini zorlamadığına dair geniş açıklamalar için (bk. Razî, Bakar, 6. ayetin tefsiri).

- Konumuzla ilgili olarak bunun açık ifadesi şudur: Allah’ın kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini ezelî ilmiyle bilmesi onun ilah olmasının ayrılmaz vasfıdır. Anne karnında iken bunu meleğe yazdırması, yaptırım gücü olmayan ilim sıfatının bu vasfını değiştirmez. Yani kader açısından bir zorlama söz konusu değildir.

- Bazı alimlere göre, Allah’ın bizzat yazmayıp, meleğe yazdırması, bu yazılanların değişebileceğine işarettir.(Fethu’l-Barî, XI/485).

- Bazı alimlere göre, hadisteki saadet ve şekavet kavramları, aynı zamanda kişinin ruhunda, vücudunda meydana gelecek olan sıkıntıları, ferahlıkları da ihtiva etmektedir. Ayrıca hadiste Allah’ın dünya ve ahiretle alakalı her şeyi bilmekte olduğu gerçeği de vurgulanmaktadır.(a.g.e, 488).

- İbn Hacer’in de işaret ettiği gibi, Allah’ın ezelî ilminde var olan hususlar değişmez. İnsanın amellerini kaydetmekle yükümlü olan meleklerin yazdıklarının değişmesi caizdir. Ömrün ziyade veya noksan olması da bunlardandır.(a.g.e).

“Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır, ana kitap onun aynındadır.”(Rad, 13/39)

mealindeki ayette de yazılı olanlarından bazılarının değişebileceğini göstermektedir.

Konuyu Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleriyle noktalamak yerinde olacaktır.

“Cenab-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da kaderi bozar. Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazâya nispeti, kazânın kadere nispeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vakıf olan ârif (Arif billah), ‘Yâ İlâhî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum.’ der.”(Mesnevi-i Nuriye, s. 206).

İlave bilgi için tıklayınız:

Kader konusunda detaylı bilgi verir misiniz?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR