"Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin." (Tevbe Suresi 103) mealindeki ayetin, Hristiyanlıktaki günah çıkartmaktan ne farkı var?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu ayetlerin tamamı okunduğunda, hiç kimsenin bir başkasının günahını bağışlama yetkisinin olmadığı açıkça anlaşılacaktır. Nitekim “Bilmiyorlar mı ki kullarının tövbesini kabul eden Allah'tır, sadakaları kabul eden de O'dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle kuşatmaktadır.” Ayeti bunlardan biridir.

İslama göre, kişi hiçbir varlığın hakını asla affedemezler, böyle bir yetkileri yoktur. Sadece kendi hakkını helal edebilir. Ancak –affedileceğini ümit etmekle beraber- bunun Allah tarafından kabul edilip edilmediğini de bilemez. Çünkü hangi varlığa yapılırsa yapılsın, her hatanın aynı zamanda Allah’a karşı yapılmış bir isyan olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü Allah, kişinin kendi özel kakkıyla ilgili bu affını, dilerse kabul eder, dilemezse kabul etmez.

Hristiyanlık’taki günah çıkartmak, bir papazın eliyle garantili bir şekilde gerçekleşir. İslam’da ise, Allah’tan başka bağışlayan, günahları affeden bir merci yoktur.

Adaletin bir gereği olarak “günah-sevap” cetvelindeki ağırlığına göre, kişi değerlendirilir, mükâfatlandırılır veya cezalandırılır. Bu genel adalet kuralına göre, her iyiliğin bir karşılığı olduğu gibi, her kötülüğün de bir karşılığı vardır. Allah sonsuz rahmetiyle kullarına günahların nasıl bağışlanacağı veya nasıl ağırlıklı duruma geçeceği yolunu göstermektedir.

Örneğin; bağışlamanın bir yolu olan “günahlarından pişmanlık duyma, tövbe etme” yolunu göstermek için tövbe emredilmiştir. Fakat, bu bağışlamanın kesin olmadığı vurgulanmak üzere “Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder” mealindeki ifade kullanılmıştır. Yani İslam’da kişi, Allah’ın günahlarını affedip etmediğini ölünceye kadar bilemez. Böylece ümit-korku dengesini koruyarak bir hayat sürdürmeye çalışır. Bununla beraber tövbenin şartlarına uyulursa Allah’ın affedeceği ümidi olmalıdır. Çünkü "Umulur ki" şeklinde tercüme edilen "asâ" yardımcı fiilinin Cenâb-ı Allah hakkında kullanılması, belirtilen hususun gerçekleşeceği anlamındadır; zira Allah'ın keremine sınır yoktur, O bir işle ilgili ümit verici ifade kullanmışsa, bu o işin olacağını gösterir (Taberî, XI, 12; Şevkânî, II, 454)

Bu durum sadaka vermek için de söz konusudur. Yani, İslam dininde bizzat Allah’ın, belli bir şahsı “mutlaka  affettiğini” söylemek durumunda değiliz. Hristiyanlıkta ise, bir din adamı kalkıyor, karşısında yüzlerce günah işlemiş bir günahkârı “affettim” diyebiliyor. Bu adamın Allah tarafından affedilip edilmediğini nereden biliyor? Bu yetkiyi ne zaman Allah’tan almış? Başkasının günahlarını bağışlayan binlerce din adamının her türlü günahlarının çoktan silinmiş, hepsi de cennetle müjdelenmiş olmaları gerekir. Bu sisteme göre, ne din adamı için ne de halk kesimi için günah işlemenin hiçbir sıkıntısı yoktur. O zaman günah mefhumu diye bir şey yoktur, o takdirde iyi-kötü ayırımı diye bir şey söz konusu değildir. Bu takdirde Hz. İsa (as) ile, alelade bir Hristiyan arasında ne fark olur? Çünkü, meziyetler, Allah’ın değerlendirmesine bağlıdır. Bu ise, iyi ve kötü vasıflara göredir. Bu da günah ve sevap cetvelinin işler halde olmasına bağlıdır..

İlgili ayetlerin meali ve açıklaması:

“Bir başka grup var ki onlar iyi işe diğer kötü işi karıştırdıktan sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah esirgeyendir, bağışlayandır. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. Bilmiyorlar mı ki kullarının tövbesini kabul eden Allah'tır, sadakaları kabul eden de O'dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle kuşatmaktadır.” (Tevbe, 9/102-104)

Bu âyetleri açıklayan bir hadisinde Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah sadakayı kabul eder ve onu eline alarak, tıpkı sizin bir tayı besleyip büyütmeniz gibi büyütür. Nihayet, bir lokmalık bir sadaka, Uhud Dağına denk gelecek kadar büyür." (Tirmizî, Zekât: 28; Müsned, 2:471.) Nitekim “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak vermiş bir taneye benzer ki, her bir başakta da yüz tane vardır. Allah, dilediğine böyle kat kat verir. Çünkü Allah'ın lütfu geniştir, ilmi ise her şeyi kuşatır.” (Bakara, 2/261) mealindeki ayette de bu anlamı destekleyen bir örnek verilmektedir.

Esasen samimi bir imana sahip olmakla beraber, zaman zaman hakla bâtıl arasında med cezirler yaşayan ve bu yüzden dış dünyaya yansıyan davranışlarında gerçek mümine yaraşan ve yaraşmayanları birbirine karıştıran, hem iyi hem kötü şeyler yapan tipler de vardır. Bunlar dış etkilerin uzağında bir nefis muhasebesi yaptıklarında davranışlarındaki bu uyumsuzluğu fark edip pişmanlık duyarlar. Bunlar gerçek mânada inanmadığı halde inanmış gibi görünenlerin girdiği yola girmeyip kendilerini mazur göstermeye çalışmazlar, günahlarını itiraf ederler. İşte âyette bunların bu pişmanlıklarının kendilerine fayda sağlayacağı, yüce Allah'ın onları bağışlayacağı ifade edilmiştir.

Âyetin inmesine vesile olan olayla ilgili rivayetlerin ayrıntılarında farklılıklar bulunmakla beraber bunlar, âyette, durumları müsait olduğu halde Tebük Seferi'ne katılmaktan kaçınıp sonra samimi olarak pişmanlık duyan ve mazeret üretme cihetine gitmeksizin hatalarını itiraf eden kişilere işaret edildiği noktasında birleşirler. Sayıları ve kimlikleri ile ilgili farklı rivayetler bulunan bu kişiler sefere çıkmaktan geri kalanlarla ilgili âyetleri duyunca öylesine bir vicdan azabı ve pişmanlık hissetmişlerdi ki, kendilerini Mescid-i Nebevi'nin direklerine bağlamışlar ve Resûlullah kendilerini çözmedikçe orayı terk etmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Hz. Peygamber (sav) seferden döndüğünde âdeti üzere önce mescide gitti, onları sordu. Çevredekiler durumu açıklayınca Resûlullah vahiy gelinceye kadar kendisinin de onları çözmeyeceğine ve özürlerini kabul etmeyeceğine yemin etti. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Hz, Peygamber (sav) adam gönderip onları çözdürdü ve özürlerini kabul etti . (Taberî, XI, 12-16)

İmkânları olduğu halde Tebük Seferi'ne katılmayan ve bunun pişmanlığını yaşayan bu kişiler, mallarını getirip Resûlullah'a takdim etmişler, kendilerini arındırmak üzere bunları almasını ve sadaka olarak dağıtmasını, bir de bağışlanmaları için dua etmesini istemişlerdi. Hz. Peygamber ise kendisine böyle bir şey emredilmediğini ve onların mallarından alamayacağını söyledi. Âyet bunun üzerine indi. (Taberî, XI, 1648) Âyeti bu rivayeti esas alarak yorumlayan âlimlerin bir kısmı buradaki sadaka ile, günahlara kefaret olmak üzere alınan gönüllü bağışların kastedildiği kanaatindedir. Aynı rivayetin ışığında yorum yapan bazı âlimlere göre -yaptıklarından nedamet duyan bu kişiler- zaten zekât ile yükümlüydüler; âyet Resûlullah'tan onların daha önce vermekten kaçındıkları zekâtı kabul etmesini istemiş oldu. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise âyet yeni bir sözün başlangıcıdır ve burada farz olan zekâtın alınması konusuna temas edilmektedir. (Râzî, XVI, 177)

Kur'an daha Mekke döneminin ilk yıllarında Allah'ın birliği (tevhid) inancı ile sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğunu müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, malî yükümlülükleri belirli kurallara bağlamadan önce toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada Mekke döneminde inen sekiz âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır; fakat bu âyetlerde geçen zekât kelimesiyle, Medine'de farz kılınan nisabı, nispeti belirli, harcama yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği açıktır. Bu dönemde de zekât dinî bir yükümlülük olmakla birlikte, bu görev mutlak nitelikteydi, müslümanlar bunun miktarını durum ve şartlara göre belirtiyorlardı, Hz. Peygamberin Medine'ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Küba'da okuduğu hutbeden itibaren malî yükümlülükler konusu âyetlerde ve hadislerde daha yoğun bîr biçimde işlenmeye başlamış, bu dönemde yirmi iki âyette daha zekât kelimesi mârife (belirli isim) olarak kullanılmıştır. Bu arada Mekke döneminde olmayan ve zekât ile eş anlamlı kullanıldığı genellikle kabul edilen sadaka kelimesi on iki ayrı Medenî âyette yer almıştır. Zekâtla ilgili âyetler ve tarihi bilgiler ışığında nisabı ve miktarları belirli zekâtın -kesin olmamakla beraber- hicretin 2. yılında ramazan orucundan hemen sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. 9. yılda bu âyetle farz kılındığını ileri süren âlimlerin bu görüşünü ise, zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya bu tarihte başlanmış olduğu şeklinde açıklamak mümkündür.

Sözlükte "artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket" gibi anlamlara gelen zekât, terim olarak, Allah'ın Kur'an'da belirttiği yerlere harcanmak üzere farz kıldığı, dinen zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli payı ifade eder. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denir. Malî bir ibadet olan zekâtın Kur'an'da ve hadislerde hemen her zaman, bedenî bir ibadet olan namazla birlikte zikredilmesi bu iki dinî görev arasındaki güçlü bağı gösterir. Her şeyden önce bir ibadet olan zekâtın, birçok insanî ve ahlâkî hedefleri ve iktisadî gayeleri vardır. Dolayısıyla, Allah'ın buyruğuna uyarak O'nun hoşnutluğunu kazanma amacıyla zekâtın yerine getirilmesi kulun dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olduğu gibi. topluma da birçok faydalar sağlar.

Âyetin "arındırmak ve temize çıkarmak üzere" şeklinde tercüme ettiğimiz kısmında geçen arındırma ve temize çıkarma fiillerinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu kanaati hâkimdir. Birinci fiilin sadakanın sıfatı olduğu görüşü esas alındığında ise âyete "Onların mallarından, kendilerini temize çıkarmak üzere onları arındıracak sadaka al!" şeklinde mâna vermek gerekir. Bu fiillerden ilkinin masdarı olan tathîr, "günahların onların üzerinde bıraktığı kötü etkileri gidermek", ikincisinin masdarı olan tezkiye ise "iyice temizlemek, bereketini arttırmak" mânasına gelir. Öte yandan "senin duan" diye tercüme edilen "salâteke" tamlaması, (Hz. Peygamber'e hitaben) "senin onlar için duada bulunman, günahlarının bağışlanmasını istemen" anlamıyla, "onlara huzur verir" diye tercüme edilen "sekenün lehüm" ifadesi de "onlar için rahmettir, tövbelerinin kabul edildiği inancı sağlar ve gönüllerini huzura kavuşturur, onları şereflendirir" şeklinde açıklanmıştır. (İbn Atıyye, III, 78; Zemahserî, II, 170)

Ayette, gerek henüz tövbeye yönelmemiş olanlara gerekse tövbe edip de sonucu hakkında endişe duyanlara hitap edilerek, yalnız Allah'ın tövbeleri kabul etme yetkisine sahip olduğu ve başka kapılardan medet umanların hayal kırıklığına uğrayacaktan hatırlatılmakta, Allah'ın engin rahmetine gönülden inanmış olanların ise samimiyetle yaptıkları tövbe ve yakarmanın Allah katında mutlaka karşılık bulacağından şüphe etmemeleri istenmektedir. "Sadakaları kabul buyuran da O'dur" diye çevirdiğimiz cümle lafzı karşılığı "sadakaları da O alır" şeklindedir. Cenâb-i Allah'ın kendisi hakkında bu ifadeyi kullanması şöyle açıklanabilir: Resûlullah'a sadakaları alması emredildikten sonra bu malî vecîbenin asıl kaynağının ilâhî irade, gerçek kabul merciinin de Allah Teâlâ olduğu belirtilerek, bu buyruğa konu olan fiilin ve buyruğa uyanların O'nun katında ne kadar değer taşıdığına işaret edilmiştir. (bk. İbn Atıyye, III, 79; Şevkânî, II, 455; Zemahserî, Razi, Elmalılı, Kur’an Yolu, ilgili ayetlerin tefsiri)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun