Varlığım için kimi suçlamalıyım?

Tarih: 22.06.2026 - 08:35 | Güncelleme:

Soru Detayı

Bu soruyu, derin bir mücadele içinde olduğum ve dürüst bir teolojik bakış açısı aradığım için soruyorum.
Çocukluğumdan beri, bilinç kazandığım ilk dönemlerden itibaren, keşke hiç var olmamış olsaydım diye düşündüm. Ne yazık ki varım ve artık var olmamayı seçememek bana son derece acımasız geliyor. Bu varoluşun içine hapsolmuş gibiyim.
Bu konuda anne ve babamı suçlayamam; çünkü onların özellikle beni seçip dünyaya getirdiklerine inanmıyorum.
Biz, Yüce Allah’ın (cc) beni yarattığına inanıyoruz. Ancak Allah, beni yaratmadan önce de çocukluğumdan beri süregelen bu yok olma arzusunu yaşayacağımı biliyordu. Bu duygu, hatırlayabildiğim ilk anılarımdan beri benimle birlikte.
Teselli bulabilmek için ateizme yönelmeyi denedim; fakat bunu da başaramadım. Evrenin kanunları bir Kanun Koyucu gerektiriyor. Bu muazzam ve hassas şekilde ayarlanmış dünyadaki düzen ve örüntüler, Allah’ın varlığını inkâr etmemi imkânsız kılıyor.
O hâlde kimi suçlamalıyım?
Bütün bunların sorumlusu ben miyim?
Bu varoluşsal acı hakkında derin ve teolojik bir cevap arıyorum.
(Lütfen dikkat edin: Manevî ve felsefî bir açıklık arıyorum; bu yüzden yalnızca terapi almamı tavsiye etmekle yetinmeyiniz.)
Size huzur diliyorum. Allah sizi korusun.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Sorunuz son derece derin ve samimidir. “Neden varım?”, “Benim varlığımdan kim sorumludur?” ve “Eğer hiç var olmak istemeseydim ne olurdu?” gibi sorular, insanlık tarihi boyunca birçok düşünürün, filozofun ve müminin zihnini meşgul etmiştir.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, insanın kısmetine razı olması, ruhunu huzura kavuşturan en önemli hakikatlerden biridir. Çünkü razı olmamak, geçmişi değiştirmez; aksine insanın yükünü daha da ağırlaştırır. Kırılmış bir eli yumruk yaparak intikam almaya çalışan kişinin her hamlede yeniden acı duyması gibi, insan da değiştiremeyeceği bir hakikate karşı sürekli direnirse en büyük zararı yine kendisi görür.

İnsanın varlığı tesadüf değildir. Bizi yaratan Allah Teâlâ’dır. Ancak bu hakikatten hareketle Allah’ı suçlamak da doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü suçlama, bir kimsenin başkasına haksızlık yapmasını gerektirir. Oysa Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsan, yaratılmış olmakla bir zarara uğramış değildir; aksine yokluk gibi hiçbir değeri, şuuru ve tecrübesi olmayan bir durumdan varlık nimetine çıkarılmıştır.

Bir an için düşünelim:

Biz taş da olabilirdik. Varlığımız olurdu ama hayatımız olmazdı. Ne hissedebilir ne düşünebilir ne sevebilir ne de sevilmenin ne demek olduğunu bilebilirdik.

Taş değil de bir bitki olarak yaratılabilirdik. Hayatımız olurdu fakat bilinç ve irade sahibi olmazdık. Güneşe yönelir, büyür ve sonra yok olup giderdik; fakat bir dostluğu, bir duayı, bir umudu veya bir özlemi asla yaşayamazdık.

Bitki değil de bir hayvan olarak yaratılabilirdik. Hareket eder, hisseder, acıkır, susar ve bazı duygular yaşardık. Fakat hakikati araştırma, varoluşu sorgulama, iyiyi kötüden ayırma, ahlâk sahibi olma ve Rabbimizi tanıma imkânına sahip olamazdık.

Fakat Allah Teâlâ bizi insan olarak yarattı. Düşünebilen, anlayabilen, öğrenebilen, sevebilen, tercih yapabilen, sanat üretebilen, dua edebilen ve kendisini yaratan Rabbini tanıyabilen bir varlık olarak dünyaya geldik. Kâinatın sırlarını araştırabilecek bir akıl, güzelliği fark edebilecek bir kalp ve sonsuzluğu arzulayabilecek bir ruh verildi.

Aslında sizin bugün sorduğunuz bu soru bile insan olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu göstermektedir. Çünkü varlığını sorgulayan, hayatın anlamını arayan ve hakikatin peşine düşen bir varlık yalnızca insandır.

Bu sebeple insanın önünde iki yol vardır: Ya sahip olmadığı şeylere odaklanıp sürekli eksiklik duygusuyla yaşayacak ya da kendisine verilen sayısız nimetin farkına varıp bunların hikmetini anlamaya çalışacaktır. Elbette hayatın zorlukları, acıları ve imtihanları vardır. Ancak bu zorluklar, bize verilen nimetlerin değerini ortadan kaldırmaz.

Düşünün ki bir insanın gözleri görmüyor olsa, bir günlüğüne görebilmek için neler verirdi? Ya da ağır bir hastalıkla mücadele eden biri, sağlıklı bir nefes alabilmenin kıymetini ne kadar derinden hissederdi? Çoğu zaman sahip olduklarımız sürekli bizimle olduğu için onları sıradan zannederiz. Oysa düşünmek, konuşmak, yürümek, sevmek, öğrenmek, inanmak ve umut etmek başlı başına büyük nimetlerdir.

Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken soru belki de "Neden var oldum?" sorusundan önce, "Bana verilen bunca nimetin farkına ne kadar varıyorum?" sorusudur. Çünkü nimetlerin farkına varan kalpte şükür doğar; şükür ise insanın varlığa bakışını değiştirir. Aynı hayatı yaşayan iki insandan biri sürekli mahrumiyetlerini görürken, diğeri kendisine verilen lütufları görerek huzur bulabilir.

Bu yüzden insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, varlığını bir ceza gibi görmek yerine bir hediye olarak görmeye çalışmasıdır. Elbette her sorunun cevabını hemen bulamayabiliriz; ancak sahip olduğumuz nimetleri tefekkür etmek, varlığın anlamını daha derinden kavramamıza yardımcı olur. Bize düşen, sürekli yokluğun karanlığını düşünmek değil; Allah’ın bizi hangi nimetlerle varlık sahnesine çıkardığını fark ederek bu nimetlerin hakkını vermeye çalışmaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da şudur:

Biz çoğu zaman varlığı, yaşadığımız acılar üzerinden değerlendiriyoruz. Oysa bir şeyin içinde zorluk bulunması, onun bütünüyle kötü olduğu anlamına gelmez. Bir öğrencinin sınavdan hoşlanmaması, eğitimin anlamsız olduğu sonucunu doğurmadığı gibi; hayatın içinde bulunan acılar da varlığın başlı başına kötü olduğunu göstermez.

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)

Bu ayet, insanın yaratılışının anlamsız olmadığını, ilahî bir maksat taşıdığını göstermektedir. İnsan bu dünyaya yalnızca haz almak için değil; Rabbini tanımak, O’na yönelmek, olgunlaşmak ve ebedî hayat için hazırlanmak üzere gönderilmiştir.

Sorunuzdaki en önemli noktalardan biri de şudur:

"Allah benim bu duyguları yaşayacağımı biliyordu; öyleyse neden beni yarattı?"

Unutmamak gerekir ki Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi ile o şeyi zorlaması arasında fark vardır. Allah sizin yaşayacağınız acıları, soracağınız soruları ve vereceğiniz kararları elbette biliyordu. Fakat O’nun bilmesi, sizin bunları seçmenize engel değildir. Bilmek başka, zorlamak başkadır.

Ayrıca bugün size ağır gelen varlık, nihai hükmün verileceği yer değildir. Dünya hayatı kısa bir imtihan sürecidir. Bir kitabın yalnızca birkaç sayfasını okuyarak sonu hakkında hüküm vermek ne kadar eksikse, dünya hayatının sınırlı tecrübeleriyle varlığın tamamını değerlendirmek de o kadar eksik kalabilir.

Bir başka açıdan bakıldığında, "Hiç var olmasaydım daha iyi olurdu" düşüncesi de dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü yokluk, tercih edilebilecek veya tecrübe edilebilecek bir durum değildir. Yok olan bir şey ne huzur hissedebilir, ne sıkıntı hissedebilir ne sevebilir ne de sevilebilir. İyi veya kötü herhangi bir tecrübeye sahip olabilmek için önce var olmak gerekir.

Bugün yaşadığınız acılar size ağır gelebilir. Ancak aynı varlık sayesinde düşünebiliyor, hakikati arayabiliyor, güzelliği fark edebiliyor, sevebiliyor, dua edebiliyor ve sonsuzluğu arzulayabiliyorsunuz. Bunların hiçbiri yoklukta mümkün değildir.

Daha da önemlisi, insan yalnızca dünya için yaratılmış değildir. Eğer hayat birkaç on yıllık dünya hayatından ibaret olsaydı, varoluşla ilgili bazı itirazlar daha güçlü görünebilirdi. Fakat Allah’ın vaad ettiği ebedî hayat dikkate alındığında, dünya hayatı uzun bir yolculuğun başlangıcındaki kısa bir durak gibidir. Kısa bir yol üzerindeki zorluklar, yolun sonunda ulaşılacak büyük nimetleri anlamsız kılmaz.

Bu nedenle “Kimi suçlamalıyım?” sorusundan önce şu soruyu sormak daha faydalı olabilir:

"Bu varlığın bana yüklediği anlam ve sorumluluk nedir?"

Çünkü suçlu aramak insanı çoğu zaman çıkmaz bir sokağa götürür; anlam aramak ise önünde yeni ufuklar açar.

Belki de asıl soru, "Neden yaratıldım?" değil, "Bana verilen bu varlık nimetiyle ne yapacağım?" sorusudur. Bu soru, insanı suçlu aramaktan kurtarır ve hikmet arayışına yöneltir. Hikmet arayışı ise çoğu zaman kalbe, cevabını hemen bulamadığı sorular karşısında bile bir sükûnet kazandırır.

Sonuç olarak ne anne ve babanız ne de siz, varlığınızın nihai sebebi değilsiniz. Sizi yaratan Allah’tır. Fakat Allah’ın yaratması bir zulüm değil, bir rahmet ve hikmet tecellisidir. Bugün anlamakta zorlandığınız bazı gerçeklerin hikmeti, hayat yolculuğunda ve özellikle ahiret perspektifinde daha açık hâle gelebilir.

Bu yüzden enerjinizi suçlu aramaya değil, varlığın taşıdığı hikmeti keşfetmeye yöneltin. Çünkü size verilen şey yokluk değil, varlıktır; mahrumiyet değil, hayatın kendisidir. Taş olmadan, bitki olmadan, hayvan olarak kalmadan insan olmak; akıl sahibi olmak, sevebilmek, inanabilmek, dua edebilmek ve ebediyeti arzulayabilmek başlı başına büyük bir nimettir.

Müminin görevi ise, cevabını henüz tam kavrayamadığı sorular karşısında bile Rabbine yönelmeye devam etmek, O’ndan hikmet istemek ve umudunu kaybetmemektir.

Yüce Allah kalbinize huzur, zihninize açıklık ve ruhunuza sükûnet versin.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun