Evrim, bilim ve yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
Değerli kardeşimiz,
EVOLUTION, HYPOTHETICAL SCIENTIFICNESS AND PERCEPTION OF CREATION
Prof. Dr. Melik BÜLBÜL
Atatürk Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Alman Dili Eğt. Bölümü, Erzurum, Türkiye
Abstract
In the last years, on the fact of creation, the existence of debates that have been made from the field or from interdisciplinary studies and made from a superficial angle does not escape attention. It seems that the use of the convincing power of scientific norms on the one hand and the failure of the necessary analysis of the data of the religious sciences on the other to achieve the required public opinion is a result of the use of social media by the claims’ proprietors. It is obvious, however, that when the subject of creation is discussed, it must be inevitable to take the root information from the first hand in the foreground. It is obvious that this is the top information as a source. It is evident that the only source of reference to creation is the celestial knowledge, that is, the source of the book, above the material and human sciences, in the fact that the reference group is the only and absolute authority in all the processes related to the subject; while in the philosophical context, this comes to understanding the truth with this state, on the contrary, it is the danger of the murder and the change of the truth. Evolutionary assumptions have, in recent years, attempted to create a more moderate and loving evolutionary assumption that has been abandoned from the set of atheist arguments, unlike the old one, that is, the use of the thesis of evolution against God's existence. However, this thesis is not long-lived, but has led to the confusion of minds.
Key Words: Divine order, Genesis, Root information, Human
EVRİM, VARSAYIMSAL BİLİMSELLİK VE YARATILIŞ ALGISI
Prof. Dr. Melik BÜLBÜL
Özet
Son yıllarda yaratılış gerçeği üzerine, alandan veya disiplinler arası çalışmalardan sudur eden ve üst perdeden yapılan tartışmaların varlığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Bunda bir taraftan bilimsel normların ikna edici gücünün kullanılması ve diğer taraftan din bilimlerinin konu hakkındaki verilerinin uygun düzeyde tahlillerinin yapılamaması veya yapılsa bile iddia sahibi taraftarlarının sosyal medyayı marifetle kullanmalarının neticesi olarak, gerekli kamusal yankıyı yakalayamamasının etkisi olduğu görülmektedir. Oysa açık olarak bilinmektedir ki, yaratılış konusu bahse konu olunca, ilk elden kök bilginin ön plana alınması kaçınılmaz olmalıdır. Bunun, kaynak olarak üst bilgi olduğu açıktır. Referans grubu konu ile ilgili tüm süreçlerde söz sahibi tek ve mutlak otorite olması gerçeğine binaen, yaratılış üzerine söz söyleyecek tek kaynağın maddi ve insani bilimlerin üstünde göksel bilginin, yani kitabi kaynağın olacağı açıktır. Kutsal kitabın verileri ışığında değerlendirmelerin yapılmasının elzem olduğu gerçeğini göz ardı ederek, bir anlamda bilginin önüne geçmek adına, sınır ihlalleri yaparak, kimi varsayımlarla mutlak bilgiye rağmen yorum alanları oluşturmak, kök bilgiye rağmen yersel bilgi üretimi anlamına gelir ki, bu gerçeğin anlaşılmasına vurulabilecek en haksız engel ve en büyük darbedir. Kur ’ani-üst bilgi ile ilgili bir konu olan yaratılış olgusuna, meseleyi sorunsallaştırarak Kuran dışı, tek bellekli ve akli veriler ile varsayımlara dayandırılarak açıklama ve yorum getirmek, konunun aslından kopartılıp, felsefi bağlamda ve kök anlamın verilerini sözde dayanak oluşturarak, çok zorlama yorumlama anlamına gelir ki, bu haliyle gerçeğin anlaşılması bir tarafa, aksine gerçeğin katledilişi ve değiştirilmesi tehlikesini doğurur. Bu da “sözü değiştirme” ilahi uyarısını anımsatan eylemin karşılığını zorunlu kılmaktadır.
Evrimsel varsayımlar, son yıllarda eskisinden farklı olarak ateist iddialar kümesinden vazgeçmiş, yani Tanrı varlığına karşı evrim tezinin kullanılmasından vaz geçilmiş, teistik verilerle desteklenen daha ılımlı ve sevecen bir evrimsel varsayım olgusu ihdas edilmeye çalışılmıştır. Ne var ki, bu tez de pek uzun ömürlü olmamakla beraber, zihinlerin karışıklığına yeterince yol açmış bulunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: İlahi düzen, Yaratılış, Kök bilgisi, İnsan
GİRİŞ
Kur ’ani-üst bilgi ile ilgili bir konu olan yaratılış olgusuna, meseleyi sorunsallaştırarak Kuran dışı, tek bellekli ve akli veriler ile varsayımlara dayandırılarak açıklama ve yorum getirmek, konunun aslından kopartılıp, felsefi bağlamda ve kök anlamın verilerini sözde dayanak oluşturarak, çok zorlama yorumlama anlamına gelir ki, bu haliyle gerçeğin anlaşılması bir tarafa, aksine gerçeğin katledilişi ve değiştirilmesi tehlikesini doğurur. Bu da “sözü değiştirme” ilahi uyarısını anımsatan eylemin karşılığını zorunlu kılmaktadır. Yaratılış ve evrim teorisinin yan yana getirmek, akıl ve kök bilgi verilerini yerinden oynatacak kadar zorlama bir çabadır. Bu zorlama bir varsayımdır. Mutasyonların, oluşum-yaratım süreçleriyle ilgili gelişigüzel tesadüflere bağlı oluşumlara yol açabileceği ihtimaline ( Malassee v.d. 1992, 49-54) açık oluşunu savunmak ise yeni yaratımların çok dehşet ve esrarengiz hilkatlere sıkça yol açmasını ihtimalini-gerekliliğini de beraberinde getirirdi ki, böyle tesadüflere bağlı yaratıkların olmadığını tarih boyunca insanlık olarak görmekteyiz (Margulis, 2002, 73). Yoksa çok hilkat garibesi canlılarla beraber yaşamak çok olağan olurdu. Oysa yaratımda ilk dönem olduğu gibi, haldeki-hazırdaki hayat akışında da ilk kurulu düzene orijinal haliyle akli ve kitabi (akıl-nakil) olarak tanık oluyoruz ve bunu destekleyen ilahi ikazı da bu bağlamda anıyoruz: O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? (Mülk, 3) (Çalışmada kullanılan meal açıklamaları E. H. Yazır’dan alınmadır.)
Ele alınan konuya açıklık getirmek adına öncelikle, ana terimleri irdelemekte fayda vardır. Tekâmül fikrinin kavramsal boyutu, çok eskilere dayandığından bir kere bu varsayım yeniymiş gibi ortaya atılması kafa karışıklığına yol açmak için özellikle kurgulanmıştır. Uzun süre sıcak tutulmaya çalışılan bir karşı tez sığınağı olarak bu teori devamlı işlenmektedir. Esasen tevhit inancının gereği olarak, şekil üzerinde yoğunlaşmak değil de, ilahi üslubun da ileri sürdüğü gibi, esas üzerinde yüce yaratıcının ulûhiyetinin ubudiyet üzerindeki otoritesinin etkinliği öne alınmaktadır. Âlemin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul eden Câhız, Ihvanu’s- Safa, ibn Miskeveyh gibi Müslüman filozofların tekâmülcü yaratılış teorilerine yer verilmektedir. Modern çağın akıl-felsefe odaklı yeni sarmallı ve çağcıl bilimsellik burgacında ise bu iddia daha üst temellendirmelerle daha sevimli ve tutarlı görüntüsü ile insan yaşamına boyutlanarak girmiş bulunmaktadır. Evrimci fikirlerin kaynağı olarak Müslüman tekâmülcülerin fikirlerinin yanı sıra, Lamarck ve Charles Darwin’i daha sonra Yeni Darvincileri ve diğerlerini de görmek bilim dünyasında olağan olmuştur.
Akıl ölçütlerinin aşırı kutsanması ve modern dönemin ana parametrelerinden olan eleştiri, eskiye yeni ile müdahale etme cesareti, akılcı-felsefi açıklama gereksinimleri, yenidünyanın kaçınılmaz umdeleri olabilecek, yeni insan ve yenidünya imajı gibi üst veriler, çağ insanının dış dünyaya daha cesaretli ve eleştirel bakmasının bir anlamda amentüsü olabileceği inancını doğurmuş oldu. Kök bilgiden uzak, akıl ölçütlerini tek geçerli dayanak ve esas olmayı bilimsellik normlarının vazgeçilmez ilkesi olarak gören çağ insanı, bilginin önüne geçerek haddi aşmış ve alternatif inanç ve ekol ihdas edebilecek düzeye çıkmayı başarmıştır. Oysa bu konuda ilahi fermanın uyarısı gayet açıktır: İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi olmadığı halde tartışır da her azılı şeytanın ardına düşer. (Hacc, 3). Modern insan, hemen her konuda akılın kutsanması fırsatını da iyi değerlendirerek ilahi bilginin önüne geçme pahasına hemen hemen her konuda sözüm ona, akılcı bir ilim ekibi ve ekolü ile her şeyi açıklayabileceklerini iddia ederler ve iyimserlikle Allah’ın koyduğu sınırın ötesine hadlerinin bilmeden geçmeye çalışırlar ki, burada da bu durum tenkit edilmektedir. İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır. (Hacc, 8), Allah yolundan şaşırtmak (saptırmak) için büyüklük taslayarak (tartışır). Dünyada ona bir rezillik vardır. Kıyamet gününde ise ona cehennem azabını tattıracağız (Hacc, 10), ayrıca ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayandırmadan aklın üstünlüğünü ileri sürerek, en mahrem, özel, üst perdeden konulara bile tanrısal bir eda ile açıklama getirmekten de geri durmazlar. Burada geçen Allah hakkında tartışarak, O’nun getirdiği düzen ve hayat yasalarının arka plana itilerek, seküler yasa ve algılarla yenilerini oluşturmak hatasına düşmenin akıbetinin uyarısına tanık olunmaktadır. Neticede insana kalan sermaye sapıtmak, şaşırmak, tekebbür hatasına düşmek ve rezillik ile azaba doğru yol almaktır. Diğer taraftan akıl ile seküler bir kod olan ratio terimlerini birbirinin yerine kullanmak da diğer seküler kodlarla İslami terimlerin açıklamasını yapmak hatasına düşmenin doğurduğu anlam ve kavram yanılgıları da ayrıca bir anlama – yorumlama fecaatine yol açmaktadır.
Batı kaynaklı terminolojinin köken bilimsel verileri ve çağrışım halkaları ile İslami terimlerin gösteren- gösterilen ilişkisi düzeyinde ortaya koydukları anlamsal alan, birbirinden çok farklı anlam aralıklarına işaret ederler. Konu tartışmalarının XVIII. asırdan beri İslam dünyasına bıraktığı en büyük sorun da, bu batıya karşı İslami fikir dünyasının göstermeye çalıştığı savunma refleksinin yarattığı bu ruh halidir. Çünkü akıl İslami gelenekte, yaratan ve yaratıcı arasındaki bağa işaret ederken, batı düşünce dünyasında ratio iki şey arsındaki orantı, nispet, saymak anlamında kullanılmaktadır. Yani kavram dinselden çok dünyevi içerik taşır (Bz. Gencer, 2017,37). Kaldı ki, metafizik bir değer taşısa kavram, bu haliyle batılı düşünce anlamında bir içerik taşıyacağından yine İslami içerikten uzak kalacaktır. Demek oluyor ki, cogito kavramı batılı düşünce anlamında, kuşku ve varlık arasındaki akıl merkezli bir sorgulamanın ve bu sorgu sonucu bir anlam tesis etmenin eylemine işaret eder. Ratio merkezli bir eylemin cogito denetimi sonucunda bir varoluş sağlaması söz konusudur. Oysa İslami literatürde yer alan anlayış, akıl üstü bir bilgi (kök bilgi) ile aklın denetlenerek bilgiye ulaşması söz konusudur.
Tekâmül fikrinin kavram alanına bakılacak olursa, Klasik Arapça sözlüklerde mesh (Mutasyon) söyle tarif edilmektedir: Bir yaratığın başka bir sekle (suret) değişimi (tahvil) (Camaluddin M., 1300, 23). Başka bir tarif de; bir şeklin kendisinden daha çirkin bir şekle değişimidir. Müslüman düşünürler bu kavram yerine aynı anlama gelen nesh, mish, fesh, resh kavramlarını (sözcüklerini) da kullanmışlarıdır. İstihale (Changement) suret ve mahal itibariyle değişme anlamına gelir (Vahid V. 1959, 713). Mübadele etmek, ticarette bulunmak, katlanmak manasında kullanılır. Changement kelimesinin Almancada üç karşılığı vardır: 1-degişme, tadile uğrama, 2- tebeddül, tagayyür bunlar aşağıda açıklanacaktır. 3- tenavüp, nöbetleşme, mübadele, tahsisat ’tır (Çankı, 361).
Tebeddül ise, bir nesneyi bir nesneden bedel almak, bir nesne eski heyetinden bozulup mütegayyer olmak (Çankı, 361) anlamına gelmektedir. Bir şeyi birisinin uhdesine hamletmek demektir. Gelişme (Development); tekâmül, büyüme, ilerleme (terakki), inkişaf ve gelişme tarzı anlamlarına gelir. Fiil olarak, büyüyüp boy atmak, neşvünema bulmak, inkişaf etmek anlamlarına gelir. İnkişaf açılma, açığa çıkma, zahir olma, tohumun kendisinin erişken bir vücut haline geçtiği, hadiselerin mecmuu olarak tarif edilir. Terakki, yukarıya kalkma, yükselme, artma, çoğalma, ilerleme ve ileriye gitme anlamlarına gelir. İngilizcede progres ve progretion için kullanılmıştır. Tekâmül günümüzde genellikle evrim (evolution) yerine kullanılmaktadır. Kelime anlamı olarak bir nesne kemalini bulmak, kâmillenmek anlamlarındadır. Geniş anlamda ise tedrici ve mütezayit bir surette haddi kemale doğru gitmek anlamına gelir. (Çankı, 755). Tatavvara; gelişmek, inkişaf etmek, evrim geçirmek, değişmek, hızlanmak manalarına gelir. Tatavvur ise tefe’ul babının mastarıdır ve gelişme, ilerleme ve evrim anlamlarına gelir. Çoğulu ise tatavvurâttır. Bu kelime bir halden diğer hale geçmek veya bir merhaleden diğerine geçmek anlamlarına gelmektedir. Günümüzde Arap dünyasında evrim yerine Tatavvur kelimesi kullanılmaktadır. Bizde ise tekâmül kelimesi kullanılmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi tekâmül kelimesi evrim kelimesinin ifade ettiği anlamı karşılamamaktadır. (Yakıt, 1998, 16).
1. METİN, OKUR VE YORUM
Son yıllarda özellikle batı kaynaklı rasyonalizme endeksli, sözde akıl merkezli çalışmalarla ivme kazanan dini meselelere açıklık getirme gayretleri, dini meselelere açıklık yerine kimi tahrifatların girmesini tetiklemektedir. Bu, bilinen bir gerçek olarak büyük oranda, ilgililerin de dikkatini çekmiş bulunmaktadır. Bu noktada pek çok değerli reddiyelerin de yazıldığını burada anmakta yarar vardır. Esasen sorun olarak gösterilmeye çalışılan meseleler, yüzyıllar öncesinde esaslı biçimde halledilmiş ve insanlığa hediye olarak bırakılmış; çözüme ulaştırılmış konulardır. Çoğu feri (değersiz-tali ayrıntılar) olmaktan da öteye geçmemiştir zaten. Ancak günümüzde yeni nesillere, yeniymiş gibi sunulmaya çalışılarak; büyük sorunlar ve özellikle dini tenakuzlar-çelişikler varmış gibi lanse edilmeye çalışılan cılız meselelerin, büyütülerek kamuoyuna servis edilmesi manidardır. Bu konuda yeni peyda olmuş, güya akıl merkezli düşünce üretimlerini ön plana çıkardıklarını iddia eden çevrelerin etkisini görmekteyiz. Oysa akıl, sınanan, denetlenen olgu olduğundan vahiy karşısında her zaman teslim olmak zorundadır. Bu teslim oluş, bir pasiflik değil, aksine akıl üstü bilgiyi onamasıdır; çünkü kendi bu kül ilmin eseridir, mahlûkudur. XII asır önce tartışılmaya kasten açılmış ve o dönemin ileri gelen bilirkişileri tarafından açıkça izah edilmiş ve kökten çözümlenmiş meselelerin, her yüzyıl yeni sorunlarmış gibi ortaya atılması kasıt taşımaktadır ve bu bilinmektedir. Ramazan aylarına denk getirilen kimi kafa karışıklıklarına neden olan konularda olduğu gibi. Bu çevrelerin kendilerini akılcı, etkin düşünce-eleştirel bakış, ilerlemeci, sorgulayıcı gibi, kimi popüler ve iyimserlik uyandıran kavramlarla ambalajlayıp ileri sürmeleri, itiraf edilmeli ki, kendilerine taraftar da bulmaktadır. Modern anlamda mealci! çevreler, sözde Kur’an’ı yüceltmeyi amaçlayan, Kur’an’ın (ki kainat metnin üst başlığıdır) kendilerine ve insanlığa yeteceğini iddia eden bu kesim, soyutlayıcı ve indirgemeci bakış açısıyla sinsice İslam inancına zarar vermekle kalmıyor; bu zararlı etkilerini nesillere yaymayı planlayarak ileriye dönük olarak kimi projelerin de alt yapısını oluşturmaktadırlar.
Mezhepler tarihine bakıldığında, yüzyıllardır sorun olarak ortaya atılan meselelerin feri meseleler olduğu; itikadi, fıkhi olarak hemen hemen hiçbir ayrılığın olmadığı, ancak siyasi olarak mücadelelerden doğan kimi çatışmaların yansımaları olarak sorunların zuhur ettiği dikkatleri çekmektedir. (geniş bilgi için bkz. Ebu Zehra, 2014). Temcit pilavı gibi her dönem ısıtılarak ortaya atılan ve sorun gibi lanse edilen konular genel olarak şöyle sıralanabilir:
- Kader
- İrade
- Allah’ın sıfatları
- Kabir hayatı
- Kesp ve ihtiyar meseleleri
- Şefaat
- Namaz vakitleri
- Müşkül ayetler (Müteşabih anlamlar)
- Kıyamet
- Gayb ve hazır meselesi
- Ruh
- Allah’ın ilminin önüne geçme gayreti ve saplantısı.
- Hz. Âdem’in (as) ve Hz. İsa’nın (as) durumu
- Yaratılış
- Mucize
- Ehli kitabın durumu
- Hadislerin hükmü
- Resüllük makamı (Nebiye tabi olmanın hükmü)
- Hayır ve şer
- Miraç
- Tek din olarak İslam’ın tanınırlığının hükmü.
Yukarıda sıralananlara kaynaklık eden sebeplerin ortaya çıkışında, İslam âleminde yaşanan bilgi yoksunluğunun büyük etkisi vardır. Zaten uzun yıllardır İslam toplumlarında gayretlerle oluşturulmak ve getirilmek istenen ortam ve düzey de bu olmuştur. Bu konuda başarılı olunmuştur ne yazık ki. Şimdi bu durumdan silkinerek sıyrılmanın gizemli kodlarının neler olabileceği üzerinde tartışılmalıdır. Doğrusu bu tartışmaların başladığını sevinerek duyurmakta fayda bulmaktayım.
Tartışmalara alan açan en önemli sorun, Kur’an metninin anlam düzeyinin yorumlamada dönem, insan ve ortam koşullarına uyumlu olarak değerlendirilip değerlendirilemediği sorunudur. Tüm kafa karışlıklılarının üst katmandaki kaynağı-nedeni burasıdır. Ne yazık ki, bu nokta özenle işlenmektedir. İslam mensuplarının içinde bulundukları bilgi inkırazı da buna eklenince, söz konusu çevrelere gün doğmaktadır. Son yılların önemli dejenerasyon-yozlaşma projesi olan dışardan olmuyorsa içerden tahribat ve tahrifat anlayışı sürece dahil edilmiştir ve etkili olmuştur. Metin, anlam ve yorumlama stratejileri bağlamında, ilahi muradın ve mesajın evreni esasen, İslami yorumlama usulünde Resullullah (as) döneminden beri süregelen çizgide vardı ve günümüze aynı şekilde de ulaşmıştır. Ancak bunu etkisiz kılmak için önce bu silsilenin tahrif ve tahrip edilmesi gerekiyordu, bu nedenle Nebilik makamına ve anlamın genetiğine onulmaz saldırılarda bulunularak işe başlanmıştır. Bunları ortadan kardırarak hedeflerine ulaşmanın kolaylığı gün gibi ortadadır.
Kur’an, içeriği, anlatım şekli, anlatım tutumu ve diğer müştemilatı ile normal metin türlerinden zaten ayrılmaktadır. Sanatlı anlatım örgüsü içinde pek çok anlam katmanı arka planla sunulmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz edebi metinlerin anlam örüntüsünün de üstünde bir üst metin (paratext) oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu metnin anlam açılımının yapılabilmesi pek çok önbilgi, teknik donanım ve metodik yaklaşımların bilinmesini zorunlu kılmaktadır. Hal böyle olunca Kur’an’ın dilinin kolay olduğunu ve herkesçe kolaylıkla anlaşılabileceğini ileri sürmek, bilinen yanıyla ya saflık ya da kötü niyet taşımaktadır. İniş nedenleri, tarihsel olaylar arasındaki bağlam alanı, ilgili kişilerin olaylar içindeki durumu, toplumsal gerçekler ve dönem insanının beklenti evreni… vs. hepten, anlamın kök varlığına, dönemsel algıya ve anlam uzantısına etki eden amillerdendir. Yoksa sadece yapmalısın, yapmamalısın! komutları üzerinden, düz anlam verileri ile yola çıkarak Kuran’ın anlamına varmak, bilgi yoksunluğundan başka bir şey değildir ( Görgün 2016, 47).
Bu arada Kuran’ın ifadesiyle biz onu kolay anlaşılır kıldık ve akledenlere… Uyarı mealindeki ilahi dikkat çekmeler, kuran dilinin yapısal olarak anlaşılabilirliğinin ötesinde Kuran’ın anlamına giden yolların ve ortamların kolay bulabilirliğine; hatta bulunması gerekliliğine işaret eder nitekim içinizden uyaranların olsun! Ve bilgi sahiplerine sorulsun! gibi uyarılar da bunun doğruluğuna delil teşkil eder. Bu bağlamda günümüzde ana sorunlarmış gibi ortaya atılan meseleler, işte yukarıda sözünü ettiğimiz ve Kuran’ın deyimiyle çok anlamlı (müteşabih) ayetlerin peşine düşülmesi ve kimi anlamların bu minvalde üretilmeye çalışılmasının sakıncalarını üreten meselelerdir. Bu konuda ilahi uyarıların olması çok manidardır:
Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi Keyiflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te'vilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez. (Al-i İmran, 7).
2. SÜREÇ KAÇAMAĞI VE ARAFORM (ARAFORMÜL) SIĞINAĞI
Süreç olgusu ile ilgili olarak, evrimcilerin iddia ettiği varsayımların çok ötesinde bir oluşum evresi gözlenmektedir. Zira yaratılış süreci, evrimcilerin iddia ettiği oluşumun çok ötesinde ve gerçekle örtüşen bir yanı vardır. Burada zaman, oluşum, varlık, yaratıcı, yaratım evresi, ortam koşulları, algılanabilirlik ölçütleri, deneyimlenebilme ihtimalleri hepten yaratılış olgusunu belirleyen amillerdir. Yoksa iddia edildiği gibi, insanın yaşayabilmesi için bile değişik besinlerden yararlandığı ve hayvansal bitkisel besinlerden oluşan bir organizma olduğu ve haliyle biyolojik olarak bir canlı-hayvan olabileceği ihtimalinin kaçınılmaz olduğu gibi bir varsayım hem temelden yanlış ve hem de yaratılış gayesine terstir. Bu bağlamda türler arası geçişlerin sağlam kaynaklara oturtulabilmesi için de ara form uydurması geliştirilmiş; bir anlamda ara formüllerle nazariyeye çıkış yolu aranmıştır. Oysaki burada yaratım ve üretim süreçleri birbirine karıştırılmış ve yaratıcı kudretin süreçsiz de yaratmaya misal olacak hadiseleri de beyan ettiği unutulmuştur. Nitekim daha başka iddialarla evrim teorisine sıçrama temelli çıkış yolları da aranmıştır ki bu ilk iddiaya temelden terstir zaten. Kaldı ki, süreç temelli yaratım bizim algı formlarımız için geçerli olabilecek olaylardır. Allah indinde zaman kavramının değişkenliği ve bu değişebilirliğin boyutsal verileri ilgili ayetlerden de anlaşılmaktadır:
O (Allah) ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı (Hud/7).
O (Allah)’dur. Gökleri, yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı (Furkan/59).
Buradaki “gün,” 24 saatlik süreden ziyade, gündüz aydınlığını ifade eder. Çoğulu eyyam ise, “günler” manasına gelmekle birlikte, “uzun zaman, süre belirlenmemiş zaman devresi” olarak da kullanılır.
Kur’an’da Allah nezdindeki günlerin bizim günümüzle bin yıl olduğu belirtilir:
Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Hâlbuki Allah vaadinde asla hulf etmez ve şüphe yok ki, Rabbin indindeki bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir (Hacc/47).
Arapça’da bu rakamlar çokluğu ifade ettiği için, kesin sayılar şeklinden ziyade “devir” manasında alınması daha uygun görülmektedir. Nitekim bazı âlimler bu manada anlamıştır. Hatta her bir günün 50 bin sene olduğu belirtilir.
Melekler ve ruh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi 50 bin yıldır (Mearic/4).
Yeryüzünün de devreler hâlinde yaratıldığı nazara verilir:
De ki: ‘Siz mi arzı iki günde yaratanı tanımıyor ve O’na eşler koşuyorsunuz? İşte, âlemlerin Rabbi O’dur (Fussilet/9).
O’na üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı. Onda bereketler yarattı ve onda arayıp soranlar için gıdalarını (bitkilerini ve ağaçlarını) tam dört günde takdir etti (düzene koydu) (Fussilet /10).
Buradan, yeryüzünün iki devrede genel durumunu aldığını, bütün varlıkların yaşayabileceği uygun şekle de dört devrede ve insanın yaratılışından önce ulaştığını anlamak mümkündür. Nâziât Suresi’nde varlıkların birbiri ardınca yaratılışı ve tanzimi ile bunların ne için halk edildiği belirtilir:
Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki Allah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Bundan sonra da yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve orada otlak yer meydana getirmiştir. Dağları da sapasağlam yerleştirmiştir. Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın geçimi için yapmıştır (Nâziât/27, 33).
Bu anlamda süreç, yani olmakta olan olaylar zincirine bağlı eylem uzantısı, zamansal bir içerikten uzaktır. Anlaşıldığı gibi zamana ve mekâna bağlı formlar değildir. Zira zaman ve mekân bağlamlı algılama biçimleri, bizim için geçerli-göreli olan ve deneyimlenebilen ortam koşullarına bağlı olaylardır. Oysaki Âdemin yaratılışındaki olay, zamansal ve mekânsal olmaktan çok, üst boyutlu ilahi nitelik taşıyan ve mahiyeti insanın kesbiyetinin ve keyfiyetinin ötesinde olan bir hadisedir. Ancak insan yaratılış refleksi ile bilginin önüne geçme ve bunun tehdidi pahasına tutumundan vazgeçmemekte ve kendince akıl ve hür düşünme hakkı adına, ileri gidebilmekte bilginin üstünde bilgi üretimine kalkışmaktadır. Bu noktada ilahi uyarıya şahit olunmaktadır: Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun hükümdarlığı, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. (Bakara, 255).
Üst bilgi sayesinde yetkilendirilmiş ve kendisine bu bilgiden verilmiş olan insan, bu verilen bilgi ile ilahi bilginin önüne geçme çabasında olması, akıl dışı, kabul görmez bir tutumdur. İblisvari bir davranıştır. İblisin tekebbür içeren tutumu tam da bunula ilgilidir. Secde etmemede direnmesi, bu tekebbürün eseridir. Esasen Allah’ın emrine yapılması istenen secde, reddedilmiş ve kendisine verilmiş ilim ile ilahi ilme emsal getirmeye çalışmıştır ki, kovulmuşlardan olmuştur. İblisin kibirli tutumu ile insanın emsal getirmeye yeltenen kibirli tutumu ne kadar da benzerlik içermektedir. İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karsı misal getirmeye kalkışıyor ve: "Su çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her turlu yaratmayı gayet iyi bilir. (Yasin, 77-79).
Biliyoruz ki bir sperm, yumurta hücresine giderken içeriye girebilecek en uygun enzimlere en başta sahip veyahut yumurta hücresi ilk spermi içine aldıktan sonra, diğer spermleri dışarı tutacak başka mekanizmalara sahip. Eğer bu sistemin geliştiği bir süreç kabul edilse, bu demektir ki ilk başta spermin yumurtaya girecek enzimleri gelişmemiş idi. Yani ilk sperm yumurtaya henüz girememişti. Farzı muhal girdi ise yumurta diğer spermlerin de girmesi ile haddinden fazla gebeliğe neden olup ilk basta üreme faaliyeti başarılı olamayacaktı. Sonuç olarak ilk memeli canlı üreyememişti ki Evrim Tağut’u denilen sürece dayansın (süreç paradoksuna) da bir maymuna kadar gelebilsin de oradan bir insan olsun. Bu yalana inanmak kainattaki hayat sahibi trilyonlarca tür canlının bu milyonlarca yıl boyunca kendi hayatlarını destekleyemeyecek birimleri henüz gelişmediği halde prototip halinde kalmaları ve beklemelerini kabul etmek anlamına gelir. Aynı Kubbe örneğindeki gibi, bir mühendisi inkâr eden batıl fikir ile köprü kendi kendine, taşlarından bir kısmı eksik olduğu halde inşa olunamaz. Çünkü eksik kısım köprünün tamamının çökmesine neden olacaktır. Bu bakımdan bilim de yaratılış diyor.
Biraz örneklerle açıklayalım. Mesela kâinattaki bütün annelerin içinde olan merhamet duygusu, eğer bir süreçle hâsıl oldu ise bu demektir ki, bir kediden bir ördeğe bir balinadan bir yarasaya kadar tüm anneler ilk basta yavrularını beslememişlerdi. Anne kedinin yavrularını doğurduğu zaman plasentasını yiyerek hormon takviyesi ile rahatlamasından ve acıya dayanmasından yavrularını bırakıp kaçmamasından tutun, mucizevi anne sütünün gelmesine kadar binlerce yapıtaşının yerli yerinde olması gereken bir fizyoloji süreç ile hâsıl olamaz, (Bz. (Pennisi, 2010, 958). Çünkü ilk annenin henüz bu vasıfları olmadığı ve milyonlarca seneye ihtiyaç duyduğu gibi bir safsata o süreç içinde yavruların hayatta kalmasını açıklayamaz. Yaratılışı icabı parçalamak fıtratında olan bir timsah bile kendi yavrularını hayatta kalabilecekleri büyüklüğe gelene kadar ağzında taşıyor. Bu tür örnekleri saymakla bitirmek mümkün değil. Mesela, insanın kanının pıhtılaşma faktörü henüz icat olmamış idi ise, o canlı bütün gelişimin tamam olması durumunda bile, kani pıhtılaşmadığı (Gibson ve Glas, 2010, 5) için ilk yaralanmasında ölmüş ve hayatta kalmamıştı; hayatta kalamadığı için üreyememiş, türünün diğer bireylerine de bir öğretisi veya gen aktarımı olamamıştı ki “hey geride kalanlar! Benim kanımda pıhtılaşma faktörü eksik olmuş ben maalesef öldüm. Siz geliştirin! ” diye seslensin. Tıp buna Hemofili hastası diyor ki bu hastaların asker olmasına hiçbir kurum onay vermezken vahşi doğada bir hayvanın kanının pıhtılaşma faktörü eksikse hayatta kalması ne ile mümkün? Yani hayat devam etmediği için bu eblehlerin iddia ettiği bir süreç söz konusu değil. Şimdi bu sadece bir pıhtılaşma faktörü. Bunu bir vücudun tümündeki sayısız faktör, enzim, hormon, protein2 ve yapıtaşına kıyas edebilirsiniz. Büyük bir tıp fakültesinin kütüphanesine gidip bir kadın doğum uzmanı profesörünün kırk yılı aşkın ilim tahsil etme sürecinde okuduğu belki yüzlerce kitabı sorup, sadece bir “Doğum” olayının mükemmel bir şekilde olmasını imkân dâhiline sokan her biri aynı kilit taşı hükmündeki tüm mekanizmaları bu örnekler gibi kıyas edilirse konu daha iyi anlaşılır.
Allah’ın yaratması ve diriltmesi bizim algı formlarımıza bağlı gelişen hadiseler değildir. Diğer yandan bizim deneyimlenebilir ortam şartlarımızın da üstünde gelişen hadiselerdir tüm bunlar. Ancak yaratıcı tarafından, insanın olayları daha iyi anlayıp kulluk vazifelerini icra ederken; kalben, fikren, aklen tatmin olabilmesi için oluşturulmuş verilerdir. Nitekim Allah, ben bilirim siz bilmezsiniz ilahi uyarısıyla hem melekler âlemine ve hem de insan âlemine bilginin önüne geçilmemesi noktasında keskin uyarısının yapmıştır. Bu bakımdan herhangi bir sürece bağlı kalınmadan yaratım, diriltim ve hayat tezahürleri gelişir. Bunun algılanabilmesi ise bizim için bağlayıcı olan zaman, mekân ve deneyim formlarına indirgenerek sağlanır. İnkâr edenler de, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye veya akîm (kısır) bir günün azabı gelinceye kadar, Kur’an’dan şüphe etmekte devam edip giderler (Hacc, 55).Ayrıca, İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir. (Şuara, 202). Buyruğumuz yalnız bir tekdir, göz açıp yumma gibidir.(Kamer, 50). Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet’in kopması, bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (Nahl, 77) görüldüğü üzere süreç safsatası evrim varsayımcıları için adeta bir sığınak gibi kullanılmaya yönelik bir kaçamaktır. Dolayısıyla doğa kanunları ve tekâmül arasında yakınlık kurmak bir kurgudan öteye geçememektedir (Büchner, 2017, 121). Diğer yandan yaratılış hakikati Kuran ışığında gayet açık olmasına rağmen, bundan basitten komplekse doğru sözde, canlılara bir evirilme alanı oluşturabilecek bir ortam gibi yararlanmaya kalkışmak zorlama bir varsayımdan öteye gidememektedir. Çünkü bilim tasarım ve planlı yaratım derken, evrimsel teoriler bilimsellikten uzak, varsayımlarla türler arası geçişlerin mutasyonların ve oryantasyonların hipotetik sanal kurgularına sığınmaktadırlar. Nitekim Allah her bir an her bir şeyi yeniden ve devamla yaratma halindedir. (Rahman, 29).
2 -Protein terkibi öyle rastgele oluşmuyor. Hücre çok sayıda protein olmasına rağmen, her protein adeta iş arkadaşını büyük bir dikkatle seçiyor: “Çoğu protein kiminle çalışacağı konusunda çok titizdir. Bazıları da birden çok-meziyetlidir. Birden fazla protein grubuyla birleşebilir özellikleri vardır.” I. M. Nooren ve J. M. Thorton, Diversity of Protein İnteractions, sayı 33, s. 3486-92, EMBO Journal, Heidelberg 2003.
Ortada bir ilim varsa, muhakkak o ilmin sahibi bir âlim olacaktır. O da Allah’tır. İnsanı harika bir makine gibi yaratan Allah, koyunu da kuzuyu da, gülü de bülbülü de ilim, irade ve kudretiyle kendi türünün tek hücresinden yaratmıştır. İnsanlar da bu yaratılışları laboratuvarlarda incelemektedirler. Demek ki, yaratılışçılar ilimle uğraşıyor ve bu ilimlerin arkasındaki Allah’ı nazara veriyorlar. Ateist-teist evrimciler de pozitivist felsefenin savunuculuğunu yaparak bilimsel çalışmaları felsefi-teistik ideolojilerine alet ediyorlar.
3. EVİRİLEMEYEN EVRİMİN DEVRİLİŞİ
Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur.(Ali İmran, 6) Üreme evreleri de yaratılış aşamalarına ait tüm müştemilatını havidir. Aynı süreçleri içeren insanın ilk hali ile şimdiki hali arasında yaratılış bakımından ve tezyini bakımından fark yoktur. (idrak, hayâ, akletme yetisi, hislenme, utanma, düşünme, pişmanlık, kavrayış, ebedi yaşama dürtüsü, tecrübeye bağlı değişimler… vs.) Âdemi olarak her dönem gelişim arz eden melekelerdir ve hep var olmuştur. Âdemin de, âdemden olan tüm insanlığın da sınanma nedenlerinin üst tabakası bu insani özellikler olmuştur. Nitekim Âdem de bu özellikleri sayesinde imtihan olmuş ve bilindik süreçlerden geçmek durumunda kalmıştır. Bu şekil alma Âdemin kendisine bahşedilen şeklin kendisidir. İlk ata ve âdem öncesi âdem ata, safsatası bitimsiz ve tanrısal bir ön oluş silsilesi gerektirir ki, bu hem yaratılışın ve hem de Kuran’ın ileri sürdüklerine aykırıdır. Diğer yandan evrimin basitten kompleks hücreye (canlıya evirilmesini) zaten temelden reddeder. Çünkü o zaman ilk insan zaten insan ve âdemler öncesi yine âdemdir ki, basit canlı –hücre değildir. Dolayısıyla daha kompleks-karmaşık (sözüm ona mükemmele doğru) bir canlıya dönmesi değil de, bu kez daha basite mi evirilmesi gerekiyor o zaman? Sorusunu akla getirir. Bugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Allah'ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir (En am, 94). Demek oluyor ki, yaratılış orijininde hiçbir değişiklik olmadan insan türü kıyamete dek aynı iç-dış surette kalacaktır.
Daha ilk yaratılış aşamasında dahi insani özellikleri ile yoğrulan insan, evirilerek basitten çıkma bir canlı olmasına en büyük manilerden bir diğer uyarı da şu ifadede kendini göstermektedir: Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. (Araf, 20) ve hayâ sahibi kâmil insan olarak yine pişmanlık ve mahcubiyet duygularına sahip insanın refleksi ile Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. (Araf, 22). Bu haliyle ilk insan olarak Âdemin tüm insani hususiyetleri ile Allah’ın sorumluluk yüklemeye muhatap aldığı kâmil bir varlık olarak mükemmelliği ile ortada iken, basite indirgenerek basit canlı türünden karmaşık ve süreçle şekil bulmuş üst varlığa sıçraması safsatası, bilimsellikten uzak olduğu gibi, yaratılış gerçeği ile de uyuşmamaktadır. Tövbe etmeyi bilen ve kendilerine bunu akletmeyi yaratan Allah, bu vesile ile onlara tövbe etmeye sevk etmektedir. Bu haliyle düşünen, muhakeme eden ve duayı tanıyan insan ilk yaratılışında dahi orijinini bozmadan kalmıştır. Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" (Araf, 23).
Konuşan, kelam sahibi varlık olan ilk insan, üstün yaratılmış; basit oluşturuculardan uzak, mükemmel bir varlıktır. “Çirkin yerler” uyarısının aynı şekilde âdemoğulları için de ilahi bir ferman olarak yapılmış olması, insanın yaratılış ve varlık zincirinde herhangi bir halkanın bilinçli veya bilinçsiz olarak kopmadığına veya değişmediğine işaret eder: Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık. (Araf, 27). Buradan anlaşılmaktadır ki, tüm bu duygu, düşünce ve muhakeme bilinci ta cennetteki-ilk yaratılış ortamında da mevcuttur. Evirilerek insanın başka bir türden türemesi iddiası, gülünç olmakla kalmıyor; tam bir körlük ve cehalet olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla ilk insana, Allah tarafından muhatap alınarak; bilinç ve sorumluluk yüklenmesi ve yetkilendirilme üstünlüğü kendisine bahşedilmesi zaten temelden evrim varsayımını yerle bir etmektedir.
Yoktan o yaratır ve tekrar o diriltir. (Buruc, 13).
İlk yaratmada insanın konumu ne ise sonrası ve hazırda da odur. Allah (cc), iddia edildiği gibi insanın evirilerek farklı hücrelerden ve farklı ara formlar (Darvincilerin çaresizliğinin ara formülleri!!!) süreçlerinden geçerek tekmil olmuş bir varlık yapmamıştır. Zaten bu da evrim teorisini çürütür ki, Allah’ın müdahale etkisinin ispatı olur. Gerçi evrimciler son zamanlarda kendilerini evirip çevirerek din temelli dayanakları teorilerine uyarlama yoluyla, teorileri ile ilişkilendirmeye çalışmışlardır. Yani sonradan insan türüne evirilmiş bir varlığın, Allah’ın yaratma süreçleriyle ilişkilendirilerek açıklanması da, tesadüfü reddeder ve tasarımı ispatlar, aksine ilk yaratılışından beri tüm insani melekeleri ve sorumluluk duygusu ile aklı kâmil bir varlıktır ki, Allah ona sorumluluk yükleyerek bu meyveden yeme! talimatı vermiştir. Bu haliyle insan Allah’a muhatap olmuş kâmil bir varlık olarak ilk andan beri aynı yaratılış müştemilatı ve münderecatı ile varlık bulmuştur. Zaten cennette vuku bulan olaylar da (türeme öncesi insan varlığı) bu teorinin kasıtlı bir varsayımdan öteye geçemediğinin delilidir. Daha dünya hayatı açılmadan cennetteki olaylar, insan olarak Âdemin tüm melekeleri ve insani varlığı ile Allah’a muhatap olmuş; ahlaken bir sınavın yenileni olarak nefis ve şeytan üçgeninde kendi sorumluluklarının farkında olması sağlanmış ve öğretilen kelimelerle de tövbe etmesi ilham edilerek Allah’ın nezdinde hatırı sayılır varlık olarak konumunu yeniden düzene sokmuştur. (Bakara: 30 ve sonrası).
Bu olanların üst keyfiyetini ve sırrını insan olarak bilemeyiz. Ancak anlatılan kıssanın üzerinden verilen bilgilerin insan olarak bizde ne gibi etkiler ve dersler bıraktığını alarak, dünya hayatına, Kuran mecrasında yön vermemiz beklenmektedir. Bu ise itaat ve kulluk (ubudiyet-ulûhiyet) arasındaki temel ilişkinin yaratılış nedenidir denebilir. Çünkü insan yaratılışının en güzelini kendinde cem etmiş üstün varlıktır: Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin, 4). Yine burada insanın yaratılış evresi sonrası ahlaken çöküşe kendini bırakması ve hakka sırt çevirmesi sonrası içine düştüğü değersizlik ve kopuş derekeleri izah edilir. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık ( Tin, 5). Zaten insan olarak yaratılan varlığın sonradan aşağıya düşmesi, yani sözüm ona başka bir türe evirilmesi gibi anlamsız bir mana çıkarmak, onların teorilerine de aykırı gelir ki, burada bu da kast edilmemektedir. Yani önce ilk yaratımın şekli olan insan yaratılmış, sonra hakka sırt çevirmesi ile düştüğü aşağılık mertebesi-derekesi kastedilmektedir. (Bk. F. Razi, Kuran Tefsiri, Tin süresi)
Tesadüfi ve tasarımlı yaratım zaten artık tartışmaya konu bile edilmemektedir. Bundan vazgeçmek zorunda kalan evrimciler, tasarım olgusundan hareketle, bunun içinden zorlama yoluyla evrime temel oluşturmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. Kaldı ki bilimsellik planlı olmayı gerektirir, tesadüflere yer vermez. Bilimsellik tesadüflerle açıklanamaz. “Felsefi fikirler” olarak ifade edebileceğimiz bu görüşler, iki ana grup altında değerlendirilebilir. Birisi, tesadüf ve rastlantıları esas alan ve bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen düşünce tarzı; diğeri de her bir varlığın gayeli yaratıldığını kabul eden görüş.
Ortak ata safsatasına gelince, tek bir ortak ata değil, ehadiyyet mucibince tek bir yaratıcı kaynaktan gelen benzerlik içindeki sonsuz sayıdaki farklılığın göstergesidir temel morfolojik yakınlıklar veya benzerlikler. Ehad sıfatının tecellisi olarak doğadaki tüm farklılıklar arasında benzerliklerin varlığı fraktal geometrinin ilahi zorunluluğudur. (Aynı olabileceği gibi benzer de olan çeşitlilik; genel anlamda canlılık benzerlik ise, cins olarak insanların birbirinin aynı olması gibi). Bu noktada evrim varsayımının dayanaksız bilimsel altyapısızlığını, yine Kuran ayetlerinin kesin hükümleri ile izah etmek yerinde olacaktır. Allah, ezeli kudreti ile ilk insan Âdem ile başlayan insanlık ve insanın sorumlu varlık olarak yaratılış ve üreme serüveni, ön olası ata (Âdemin Âdemi- onun babası safsatası) varsayımını temelden yok eden, kesin izahlarla beyan eder: Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. (Bakara, 30).
Tüm dinsel içerikli ifadelerden farklı olarak, hitap ve kitap eksenli bu ayetlerin Âdemin ilk insan olarak yaratıldığı, insani tüm özellikleri ihata ettiği ve bu haliyle ilahi muhataba layık görülen üstün varlık olarak tanıtıldığına şahit olunmaktadır. “ceal”, “halife” gibi özel nitelemeler, insan olarak bu mükemmel varlığın yetkilendirilmesinin ilahi alt yapısının da hazırlandığını göstermektedir. Üstün yetki sahibinin yetkilerinin, kendine belli bir ilmi alan içinde ki keyfiyeti bütünüyle insan tarafından bilinememektedir, verilmesi bu haliyle meleklerde bir hayretin uyanmasına neden olmuştur. Yoksa burada ön yaşanmışlıklara ve tecrübelere dayalı bir şaşkınlık söz konu değildir. Ön ata safsatasını ileri süren evrimciler, bunu istismar etmeye yönelmişlerdir. Ancak ayet ve tefsirler buna imkân tanımamaktadır: bunda açık olarak Allah’ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında Âdem’in kıymetinin başlangıcı, beşeri üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı vazife ve kardeşliğin başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hukukun başlangıcı vardır… Hristiyanların “asli günah” inançlarının doğru olmadığını şeytanın mahiyetinin insanın mahiyetinden başka bir şey olduğunu… fakat insanlığın buna karşı kendine, kendi yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza ve müdafaa edebileceğini ve o zaman beşeri saadetin en yüksek sınırını bulacağı ve bu hususta tövbenin kıymeti anlatılıyor. (Elmalılı, Tefsiri, Cild 1, 314-315). İlk insan tüm insani müştemilatı ile daha ilk yaratımda varlığını bulmuştur.
Bu mükemmellik içinde ilk cennet ortamı, müteakip dünya ortamı ve üreme aşamaları üstün varlığın, ilahi muhatabı olarak devam etmiştir. Dolayısıyla basit hücreden karmaşık hücreye evirilme, mutasyon, oryantasyon ve popülasyon safsataları bu bağlamda anlamını yitirmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar türler arası geçişlerin bilimsel olarak varlığına delil getirememektedirler. Zaten ayetlerin hükmünde de böyle bir anlam aramak çok zorlama bir tutum olacaktır. Yanı sıra ilk insan olarak Âdemin konuşan, anlayan, sorumluluğu olan, utanma hissi, muhakemesi, yanılması ve sonra bunun farkında olması, hatasından rücu etmesi, tövbe etmesi, ilahi irtibatının devamiyeti ki bu anlamda Allah’tan tövbe için kelimelin kendisine bahşedilmesi önemli delildir. Bunlar bugün insandan başka hiçbir canlıda varlığı söz konusu olmayan değerlerdir ve hepten evrim safsatasına karşı, yaratılış ve tasarım fikrine temel teşkil eder: Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır. (Bakara, 37). Yani evrim teorisinin iddiasının aksine basitten karmaşığa değil, tersine mükemmel varlık olarak âdemi ve beşeri insandan ve insani hissiyat evreninden oluşmaktadır ilk yaratılış.
Evrimin diğer bir sığınağı da kavram kargaşasından yararlanarak, Âdemin yaratılması ile beşeri üreme evrelerini birbirine karıştırmasıdır. Ya da bunu manipüle etmesidir. Yaratmanın, yaşadığımız dünyada yer alan algı formlarıyla kavranılabilir olması yaratılış gayesine ve inanma eylemine aykırıdır. Çünkü iman ve ispat bir arada olmaz. Ancak her şeyde zahir olan Allah’ın ispat üstü bir tanınırlığı da söz konusudur. Diğer yandan bunu kavramak inanmakla sabittir. Görmekten inanmaya doğru değil de, inandıktan sonra görmenin mümkün oluşu ile ilgilidir. Yoksa ayeti kerimede beyan olunduğu üzere gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler kalpleri mühürlenmiştir (Bk. Bakara, 7-18- Araf, 179) mealindeki uyarılar görmek ve görmemek; anlamak ya da anlamamak eylemlerimizin nasıl ve ne şeklide geçerlilik kazanabileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla yeni felsefi akımlarının da hararetle iddialarda bulunduğu gibi, insan transmutasyonlardan veya canlıdan canlıya erilme yoluyla veya diğer varsayımsal bilimsellik tezleriyle (soya çekim- doğal seçkinleşme vs.) değil, aksine planlı bir tasarımın neticesi olarak ilahi takdir ile yaratılmıştır: kendi irademden, kudret ve sıfatımdan ona bazı selahiyetler vereceğim, o bana bağlanarak, bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde bir takım kullanma yetkilerine sahip olarak, benim adıma hükümlerimi icra edecek ve yürütecek. O bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı adına asil olarak hükümleri icra edecek değil. Ancak benim bir vekilim, bir kalfam olacak. İradesiyle benim iradelerimi, benim kanunlarımı tatbik etmekle emredilmiş olacak, sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı görevi icra edecek olanlar bulunacak. (Elmalılı, 1. Cild, 316).
Batı tarzı bir bilimsellik formu ile İslam medeniyetinin kodlarını açıklamaya çalışmak, diğer bir sorun alanını oluşturmaktadır. Seküler kodlarla İslami kodların açıklamasını yapmaya kalkışmak, akıl öncelikli değerlendirmelerle felsefi yaklaşımları ilişkilendirerek dünyevi bilgi elde etme çabasına dönüşür ki, bu da kaynak bilginin yani kök bilginin dejenere olması demektir. Akıl yürütmeler ise diğer akıl verilerinin muhalefetini doğurur ve çatışma zincirleme olarak devam eder, sonuçta ele alınan konular çözümsüz kalır. Çünkü batı tarzı bilimsellik hipotetik verilerle çalışır. Kaynak veriyi göz ardı eder. Aklı kutsayarak aklın tek açıklama kaynağı olduğunu iddia eder. Zaten sorun da burada başlar. Oysa akıl, zihin, ruh, zaman, mekân, Allah algısı bizim deneyimlenebilir algı formlarımızın üstünde bir ortam şartı gerektirir ki, yaşadığımız dünya buna elverişli değildir. O yüzden yukarıda açıklandığı üzere, bilinmeyen bilginin peşine düşülmemesi uyarısı yapılmıştır. Burada bilimin ön gördüğü araştırmaların yapılmamasının teşvik edildiği gibi bir yanlış anlama olmamalıdır. Zira bilinmesi gerekli olan konular yaşlı dünyamızın konumu dikkate alındığında, çok geç kalınmıştır ancak daha pek çok uğraşıyı da gerektirmektedir. Sorun olan insanın peşinden koştuğu bilginin mahiyetinin ne olduğu ve gücünün sınırlarının bilinebilir olup olmadığıdır. Astronomi, fizik, moleküler biyoloji, embriyoloji, zooloji ve diğer alanlardaki araştırmaların insanoğlunun hayatına pek çok önemli katkılar sağlayacağı bilinmekte ve kevni ayetlerle de bu konular desteklenmektedir.
Evrim teorisinin aksine ilk insan Âdem beşeri (bk. El-Isfahani, 156) ve insani varlık olarak diğer canlı türlerinden ayrı özellikte insan olarak yaratılmıştır. İnsani özellikleri daha ilk yaratmadaki evrede bunu göstermektedir. Bilinen insan olarak tam tekmil ve insani tüm özellikleri ile diğer canlılarda olmayan fiziki, akli, ruhi ve diğer tüm münderecatı ve müştemilatı ile ilahi muhataba mazhar olmuş ve bu haliyle de meleklerin teveccühünü ve hayretini kazanmış üstün varlık olarak yaratılmış ve bu yaratma sürecini tamamlamıştır. Basit bir canlı olarak, sözünü ettiğimiz özelliklere sahip olması ve meleklerin bu haliyle bu basit canlıya hayret etmesi ve onun bilgisinin önünde hayretlerini dile getirmeleri asla mümkün değildir. Bu konuda hem bilim ve hem de Kuran, planlı yaratılış ve planlı tasarım demektedir. Bu düzen evreni içinde canlıdan canlıya evirilme; basitten karmaşığa yönelme, ara formlardan, ani sıçramaya kadar tüm varsayımsal veriler, tesadüflere bağlı batı tarzı bilimsellik normlarının akıl yürütmelerinden öte gidemeyen hipotetik düşüncelerledir. Delili ve dayanakları yoktur. Bilimsellik adına yapılan tahmini nazariyelerdir. Âdem’e, Rabbül âlemin tarafından bilginin, özellikle dilin öğretilmesi, zaten başlı başına doğal seçkinleşme ve diğer nazari safsataları temelinden çürütmektedir ki, Âdem bunu bir eğitim sayesinde daha ilk yaratım aşamasında almış ve kendisine bahşedilen yetenek sayesinde kendine özgü bir insani sıfatla beşer türünün mahiyet ve ilk fıtratını oluşturmaktadır. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır. (Bk. Elmalılı, C. 1, 325). İlk yaratmada, ilk insanda ve ilk muhatap oluşta bile varlık, yokluk, lisan, sorumluluk, akıl, muhakeme, yasak, uyarı, hayâ ve diğer insani melekelerin varlığı ile denebilir ki, evrim teorisi ve diğer yaratılış nazariyeleri akıl ve dünyevi tecrübelerle ilk canlı, yaratılış ve varlık hakkında sığ bilginin ötesine geçememiştir ve geçmemektedirler. Bu noktada planlı yaratılış varlığını her zamankinden daha fazla hissettirmektedir.
SONUÇ
- Evrim teorisi, diğer varoluş nazariyeleri ile birlikte hipotetik bilimselliğin sığ alanına sığınmış ve varsayımsal iddialar olarak kalmıştır.
- Bilimsellik adı altında kavramsal alanlar yaratarak, yaratılış gibi ciddi bir olgunun üzerine tahmini veriler üretmek bilimin doğasına aykırıdır.
- Nakil esaslı bilginin önüne geçerek, sözde bilimsellik atfedilen açıklamalar varlık ve yaratılış konularına açıklık getirmektense, gerçeği katletmiştir.
- Evrim teorisi sıkıştığı durumlarda ateizmden teizme kaymış; ateisttik Darwinizm ’den koparak teistik Darvinizm ile kendine daha iyimser ve sevimli görünümlü zemin bulmaya çalışmış ve kendi içinde de çeşitlenmiştir.
- Günümüzde daha çok bilimsel veriler karmaşası içinde kendini kamufle eden bir evrim kuramı görmekteyiz.
- Bilimsellik adına, nakli bilgi esaslı verileri görmezden gelen bilimsel nazariyeler varsayımlardan öte gidememiş, kendisi ile çelişerek daha da karmaşık duruma düşmüştür.
- Din-bilim ayrımında safsatalara mahkûm olmuş bilimsellik, birbiriyle çatışan kuramsal verilerden kendini kurtaramamıştır.
- Yer yer tahrif olmuş kaynakları referans grubu (Tekvin) olarak alan evrim teorisi bu haliyle din merkezli bir kabul görürlük yaratmayı amaçlasa da, dayanaklarının delilsiz olması nedeniyle bunda da başarılı olamamıştır.
- Kuran beyanı ile yaratılışın oluş şekli, evrim teorisinin iddialarına ters olduğu gibi, onunla örtüşme bir yana, evrim iddiasını temelden reddeden bilgilerle doludur.
- Evrim teorisi iddiası, basitten karmaşığa, doğal seçkinleşmeye, kalıtıma, güçlü güçsüz canlı ayrımına ve doğal ortamlardaki mücadele olgularına dayanarak canlı türünün evrimleştiğini iddia etmektedir. Yani tesadüfün burgacında çıkış yolu aramaktadır.
- Oysaki bilimsel veriler ve onun tabii olduğu kitabi beyan, yaratılışta belli bir düzen, plan, müdahale, üst bilgi ve tasarımın izlerini her bir an kesintisiz olarak bildirmektedir. Kâinatın devingenliği de bu minval üzere kalımlı olmaktadır. Yaşlı dünyamızda şimdiye kadar olmadıysa, şimdiden sonra da olası olmayan bir hipotetik rastlantıya asla dönüşemeyeceğine her geçen gün daha da tanık olunmaktadır.
- Bilim de tasarımlı yaratılış demektedir.
- Evrim teorisinin hipotetik yaklaşımları, yaratılış planının içinde bilerek gözden kaçırdığı ilkelere bile kendi lehine sarılmakta ve yaratılışın bir tasarım olduğunu itiraf etmekten kurtulmamaktadır.
KAYNAKLAR
- Büchner Louis, (2017). Madde ve Kuvvet (çev. Baha Tevfik, Ahmet Nebil), Çizgi Kitabevi, Konya.
- Bülbül, M. (2018) Metin ve Anlam Üzerine Düşünceler, Çizgi Kitabevi, Konya.
- Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Bekr ibn Manzûr, Lisânu’l-arab, Kahire,1300.
- Ebu Zehra M.(2014) Mezhepler Tarihi, Hisar Yayınları. İstanbul.
- Elmalılı, M. H. Y, (2015) Hak Dini Kuran Dili, Kuran Tefsiri, Azim Dağıtım, İstanbul.
- El-Isfahani, R. el-Müfredat fi Garibi’l- Kur’an.
- Gencer, B. (2017) İslam’da Modernleşme, Doğu-Batı yayınları, Ankara.
- Görgün, T. (2016) Anlam ve Yorum, Külliyat Yayınları, İstanbul.
- Ali Abdul Vahid Vâfi, (1959) “Nazariyyetü İrtigâil-Envâi ve İnsibâi Bagdiha min Bagdin’inde Mütefekkiril-İslami”, ME, Cilt 30, Sayı 9, Kahire, 1959, s, 713.
- Malesee, A. D. Debenath, A. Pelegin, J. (1992) On New Models fort the Neanderthal Debate, Current Anthropology, 33, 1.
- Margulis, L. Sagan, D. (2002) Acquiring Genome; a Thepry of the Origin of Species, New York, Basic Books.
- Mustafa N. Ç. (1954) Büyük Felsefe Lügatı, I/ 361. İstanbul, 1954, I/361-6.
- Yakıt İ. (1998) Kur’an’da İnsanın Yaratılışı ve Evrimi, SDU_FD, Sayı 5, Isparta.
- Pennisi, E. (2010). Synthetic Genome Brings New Life to Bacterium. Science. Vol.328, 21 May.2010. pp.958-959.
- Razi, F. Tefsir-i Kebir, (Kuran Tefsiri), Mefahitül Gayb.
- Gibson, G.D. Glass I.J. et al. (2010). Creation of a Bacterial cell controlled by a Chemically Synthesized Genome. Sciencexpress. 20 May 2010. Pp:1-5.
- Mayr, E. The Growth of Biological Thought. The Belknap Press of Harward University Press, Cambridge, 1982, s. 862.
- Russell, B. Dünya Üzerine Bildiğimiz. Terc. Vehbi Hacıkadiroğlu. Alaz Yayınları. İstanbul, 1980, s. 24-25.
- Gillespie, N.C. Charles Darwin and the problem of Creation. Chicago: The Univerfsity of Chicago Press, 1979.
- Alberts B: “The Cell as a Collection of Ptotein Machines: Preparing the Next Generation of Melocular Biologists”, Cell, sayı 92, s.291-294.
Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Çizgi filmlerdeki tehlikeler nelerdir?
- Kreasyonizm nedir, ispat edilebilir mi?
- Bilim, ateizmin ve materyalizmin egemenliğinden nasıl kurtulacak?
- Biyolojik açıdan Evrimci görüş nedir?
- “Mana-ı Harfî'yi Felsefeye göre değerlendirir misiniz?
- Tevrat, İncil, Kur'an ve hadis-i şeriflerde Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın yaratılışı nasıl anlatılıyor?
- Bilimin özgürleştirilmesi mümkün mü?
- Mutasyon, Mutant kahramanlar, X Men filmleri hakkında bilgi verir misiniz?
- "Fizik, Kimya ve Biyoloji Bilimin sahasıdır", diyenlere nasıl cevap verirsiniz?
- Altın Oran nedir?