Bilgi olarak ilhamın değeri nedir?
Değerli kardeşimiz,
İlham
İnsan kalbinin mazhariyetlerinden biri olan ilham, kelime anlamıyla “bir şeyi birden yutturmak” anlamındadır.[1] Istılah olarak ise, “kalbe bir şeyin ilkası”, “kalbe feyiz yoluyla ilka edilen mana” demektir.[2]
Kur'ân-ı Kerim’de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi sekizinci âyette geçer. Bu âyette, Cenab-ı Hakk’ın nefse fücur ve takvayı ilham ettiği bildirilmektedir.
Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, bu konuda bize ufuk açıcı mesajlar sunar. Şöyle ki: Firavunun adamları tarafından oğlu küçük Musa’nın öldürülmesinden endişe eden dertli annenin kalbine, Cenab-ı Hak şu manaları ilham eder:
“Çocuğunu emzir. Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda, onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.”[3]
Bu olayda ilhamın şu üç karakteri karşımıza çıkar:
1. Yönlendirme.
2. Teselli.
3. Müjde.
"Çocuğunu emzir... Onu denize bırak", ifadeleri bir yönlendirmedir.
“Korkma ve üzülme”, bir tesellidir.
“Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız” kısmı ise, istikbale yönelik iki müjdedir.
Bu olayda, vahyin evrenselliğine karşılık ilhamın hususiliği kendini göstermektedir. Yani, Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, başkalarını ilgilendiren bir mesaj değildir. Teselliye muhtaç hassas bir kalbe gelen özel bir haberdir.
Yine bu olaydan hareketle, ilhamın gelme zamanı hakkında bir kanaat edinebiliriz. Bu tür ilhamlar durup dururken değil, genelde kutsi bir yönlendirmeye muhtaç olunduğunda gelmektedir.
Şüphesiz ilhama mazhar tek insan Hz. Musa’nın annesi değildir. Gerek veli gerek şair gerekse san’atkâr insanlar genelde ilhama açık kimselerdir. Ayrıca ilim adamları da zaman zaman ilhamdan nasiplerini alırlar. Diğer insanlar da nadiren de olsa ilham olayına muhatap olurlar.
Peygamberlerine vahiyle konuşan, bütün varlıklara, o varlıkların mahiyetlerine uygun bir şekilde program yerleştiren Cenab-ı Hak, yeryüzündeki seçkin misafirleri olan insanlarla da elbette konuşacaktır. Bu noktada ilhamı, bir nevi ilâhî tekellüm olarak görebiliriz. Fakat bu tekellüm,
"Allah'ın hiçbir beşerle, bir vahiyle veya perde arkasından veya bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediğini vahyetmesi dışında konuşması yoktur"[4] âyetinde geçtiği gibi, “perde arkasındandır.”
“Allah’tan korkun. O size öğretir”[5] âyeti, günahlardan kaçınmanın ilâhî talime vesile olmasına işaret eder. Allah müttaki kulunun kalbine bir nur verir.[6] Nitekim “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, o size bir furkan verir...”[7] âyeti de bu manayı teyit eder. Âyette geçen “furkan”, hak ile batılı ayırma gücü anlamındadır.”[8] Buna bir nevi farkındalık diyebiliriz.
İnsanlığın düşünce tarihine baktığımızda, nice düşünürün ilhamdan bahsettiğini görürüz. Mesela Sokrat “daimanion”undan bahseder. Bu kelime içten gelen uyarıcı bir ses, vicdanın sesi, ahlakî bir sezgi, ilham gibi anlamlarda kullanılmıştır.[9] İçinde duyduğu bu ses, yapmaması gereken eylemlerden onu alıkoymaktadır.[10]
J.J. Rousseau, gerçeği önceleri akılla arar. Fakat akılla gittiği oranda kalbinde, duygusunda bir boşluk olduğunu anlar. Bunun üzerine yalnızlığı seçer. Kalbiyle, duygusuyla karşı karşıya kalır. O artık tabiatın güzelliklerini, mesela bir derenin sakin sakin akışını, yüksek bir dağın ulu tepesini, çiçeklerin kokusunu, kısacası asıl tabiatı sevmekte, aklın düşüncelerinden kaçmakta, hayal gücünün, duygusunun önderliğinde yürümektedir. Ona göre “İçimizden kopup gelen bir sesin, ilâhî ilhamın öğrettiği gerçekler, en açık ve en kesin gerçeklerdi.” [11]
17. yüzyıla damgasını vuran düşünürlerden Descartes (Dekart) (ö. 1650), gerçeğin hararetli arayıcılarındandır. Önceleri subaydır. O hareketli ortam içerisinde bile zihni devamlı gerçeğin peşindedir. Nihayet 1619 yılının 10 Kasım günü, Tuna üzerindeki Neuburg’ta büyük bir coşku içinde, olağanüstü bir bilimin esaslarını bulduğunu görür.[12]
Pascal (ö. 1662) Descartes’in izinde giden büyük bir düşünürdür. Pascal’da gönül adamlığı ciheti daha belirgindir. Akla bir sınır çizer ve akılla ulaşamadığımıza gönülle ulaşacağımızı söyler. “Gönlün, akılla kavranamayacak olan kendine göre isbatları (raisons’ları) vardır.” der.[13]
Değerli mütefekkir, Cemil Meriç, aynı konuda şunları söyler:
“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla... Ben kalemle doğmuşum... Şiirle başladım edebiyata. Kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu.”[14]
“Kuşlara benzer kelimeler, odama dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez.”[15]
İzzetbegoviç’in ifadesiyle, "insanlığın hassas antenleri" olan şairler[16] ümmi bile olsalar, ilhama mazhariyetle şiirde zirvelere yükselirler.
Araştırdığı konuya kendisini bütünüyle vermiş ilim adamları ve san’atkârlar da ilhamdan nasibini almış kimselerdir.
Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “Fen yolunda bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan bir hak telkininin eseridir.”[17]
Çağdaş düşünürlerden Alexis Carrel, bu konuda şu tesbitlerde bulunur:
“Muhakkak ki büyük keşifler yalnız zekânın eseri değildirler. Dâhi bilginler, müşahede ve anlama gücünden başka entüisyon (içine doğma) ve yaratıcı muhayyile gibi vasıflara da sahiptirler. Bunlar entüisyonla başkaları için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan fenomenler arasındaki ilişkileri anlar, meçhul hazinenin mevcudiyetini tahmin ederler. Bütün büyük insanlarda entüisyon özelliği vardır...”[18]
İşte ilhama mazhar kişiler, günlük hayatın akışı içinde başkalarının göremediğini görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Bir başka ifadeyle, “Bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar, bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, ilâhi temaslar elde edebilirler."[19]
İlhama mazhar kişilere baktığımızda, bunların kendi sahalarında fâni olduklarını, her şeyleriyle o sahaya yöneldiklerini görürüz. Mesela bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir ressamın dünyası renkler ve şekillerden örülüdür. Bir şairin dünyasında hep kelimeler vardır…
Bunlar, kendi branşlarının gemisinde, sisle örtülü sırlar denizinde ilerlerken, zaman zaman ilerdeki kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Sonra, tekrar bir sis etrafı kaplar. Bazan bir rüzgâr eser, bütün sis bulutlarını dağıtır, önlerindeki kayaları ve ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir.[20] Böylece kayalardan aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru yelken açarlar.
“Ömrünüzün günleri içinde Rabbinizden nefahat (rahmet esintileri) vardır. Bunlara mukabil olunuz” [21] hadisi, ilâhî ilhamın mevcudiyetinden haber verir. Fakat buna mazhariyet için, alıcı durumda olan kalbin uygun bir halde olması gerekir. Yapılan bir yayını alabilmesi için, alıcı cihazın hem açık olması hem de ilgili frekansta bulunması lazımdır.
Şüphesiz insan kalbi her zaman aynı duyarlılıkta olmadığı gibi, ilham esintileri de daimî değildir. Hz. Yakub’un durumu bunu açıkça göstermektedir. Yakınında bulunan Ken’an kuyusundaki Yusuf’un durumunu bilmezken, yıllar sonra Mısır gibi uzak bir yerde olduğu halde onun kokusunu duymuştur.[22] Hz. Yakub'a bunun sebebi sorulduğunda şöyle der:
“Bizim halimiz çakan şimşek gibidir. Bazan açık olur, bazan kapalı. Bazan göklerin üstüne çıkar otururuz, bazan da ayağımızın üstünü göremeyiz.”[23]
Bilgi Olarak İlhamın Değeri
İnsan kalbinin bir mazhariyeti olan ilham, genelde başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olarak kabul edilmez. Fakat bunun böyle olması, “İlham yoluyla bir şey elde edilmez” demek değildir. Nitekim Taftezani, Nesefi’ye ait Akaid metninde geçen “İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir” cümlesini şöyle açıklar:
“Müellif bununla ‘İlham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve başkasını bağlayıcı bir sebep değildir’ manasını murat etmiştir. Yoksa şüphesiz ilham yoluyla bilgi elde edilmektedir.” [24]
Diğer bir ifadeyle, “Kelamcılar ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek bilginin başkası için delil olacağını kabul etmezler.”[25]
Mesela birisi, “Kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şöyle olacak” dese, onun bu ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. İlhamının hükmü zamana bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.
İlhamın değeriyle ilgili olarak, bazı noktalara temas etmekte yarar görüyoruz:
1- “İlham, başkaları için dini bir delil sayılmasa da sahibi ondan istifade edebilir.”[26] Nitekim Hz. Musa’nın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket etmiş, küçük Musa’yı sandık içinde Nil’in sularına bırakmıştır.[27]
2- İnsanın kalbi, Rabbanî ilhamlara açık olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır.[28] Bunu ayıramayan kişiler, sapar ve saptırırlar.
3- Kalbe gelen ilhamın mihengi, Kur'ân ve sünnettir. Kitap ve sünnete muhalif olarak gelen bir ilham, kesinlikle şeytanîdir. Mesela kişi, “Sen artık nebi derecesine ulaştın” şeklinde gaybî bir ses duysa, “Veli asla nebiler derecesine ulaşamaz” esasını hatırlamalıdır.[29]
4- Vahiyle gelen bilgi kati olmakla beraber, ilhamda bu kat'iyet yoktur. İlham zannidir, gölgelidir. Renkler karışıktır.[30]
[1] İsfehani, “İlham” md.
[2] Teftazani, Şerhu'l Akaid, s. 45; Seyyid Şerîf Cürcani, Tarîfât, Dâru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrût, 1983. s. 34.
[3] Kasas, 28/7.
[4] Şûra, 42/51.
[5] Bakara, 2/282.
[6] Kurtubî, III, 262.
[7] Enfal, 8/29.
[8] İbn Kesir, I, 130; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, IV, 302.
[9] Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 50-51.
[10] Akarsu, s. 185.
[11] Adıvar, s. 258- 259.
[12] Bkz. Gökberk, s. 257-258.
[13] Gökberk, s. 278.
[14] Meriç, Bu Ülke, s. 323.
[15] Meriç, Bu Ülke, S. 181.
[16] İzzetbegoviç, Aliya, Doğu ve Batı Arasında İslam (İslam Izmetu Istoka zapada ireca Alternativa), Ter. Salih Şaban, Nehir Yay. İst. 1987, s. 130.
[17] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 366.
[18] Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, Ter. Refik Özdek, Yağmur Yay. İst. 1990, s. 148-149.
[19] Sadık Kılıç, "Nun Harfi İçin Ek Bilgiler", Dergâh Dergisi, Nisan 1992, s.22.
[20] Bkz. Carrel, age. s. 59.
[21] Aclûni, I, 231- 232.
[22] Alûsî, XIII, 82.
[23] Şeyh Sadi, Gülistan, Mısru'l- Mahruse Matb. 1299 h. s. 50.
[24] Taftezani, Şerhu'l- Akaid, s. 45-46.
[25] İlyas Çelebi, İslam İnancında Gayb Problemi, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1996, s. 201.
[26] Ahmet Coşkun, Sohbetler ve Hatıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Kayseri Şubesi, 1996, s. 224.
[27] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3719.
[28] Bkz. Gölcük, s. 291.
[29] Taftezani, Şerhu'l- Akaid, s. 188.
[30] Bkz. Nursi, Şualar, s. 124-125.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- İlham ne demektir?
- SALİH VE TAKVA SAHİBİ KİMSELERİN İLHAMI İLİM SAYILABİLİR Mİ, BİR BAŞKA İFADEYLE İLHAM İLİM İÇİN BİR KAYNAK SAYILABİLİR Mİ?
- Gerçek nedir, nasıl anlaşılır?
- Bilginin değeri ve gerçek bilgi nedir?
- Felsefe, varlık felsefesi ve bilgi felsefesi nedir?
- İlhamın çeşitleri var mı?
- Vehbi ilim nedir?
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- 6. Hz. Musa’nın annesinin kerameti
- Allah Teala bazı gaybi meseleleri kullarına bildirir mi?