Ene, vahid-i kıyasî, mana-yı harfi ve mana-yı ismi ne demek?

Tarih: 01.05.2026 - 17:24 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,


VAHİD-İ KIYASÎ, MANA-YI İSMİ VE MANA-YI HARFİ ÜÇGENİNDE YARATILIŞ GERÇEĞİ

Müşahede edilen, yani görülen âlemden, gayb âlemini anlamak, kavramak ve inanmak aslında çok zor olan bir mesele değildir. Müspet (pozitif) bilimlerin ışığında gayb âlemini ve yokluktan varlık âlemine geçiş süreçlerini anlamak mümkün olduğu gibi, sosyal bilimin nokta-i nazarından da bunu anlamak, kavramak ve inanmak oldukça mümkün ve kolay bir olgudur. Sosyal bilim açısından, bu olguyu anlamak için üç tane önemli parametre olan “Vahid-i Kıyasî, Manayı Harfi ve Mana-yı İsmi” kavramları kullanılarak “Yaratılış Gerçeği” çok kolay bir şekilde anlaşılabilir. İnsan olarak, Ziya Paşa’nın “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez; Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez” dediği gibi, bu küçük aklımızla çözemeyeceğimiz Al-lah’ın mutlak olan yüce kudretini tam anlamıyla anlayamayız; ama “Vahid-i Kıyasî, Manayı Harfi ve Manayı İsmi” parametreleriyle bir derece kavrayabilir ve iman edebiliriz. Bu bağlamda, Vahid-i kıyasi, insanın farazi benlik hissi ile sahiplendiği cüzi ilim, irade ve kudret gibi vasıtalarla Allah’ın külli sıfatlarını bilmesi ve kıyaslaması; Manayı harfi: mahlûkata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’n sanatı ve eseri nazarı ile bakmasıdır.

Manayı ismi ise, yaratılan her şeye sebepler adına bakmaktır. Varlıkları sebeplerden bilmektir. Allah’ı tanımamaktır. Kâinata, Allah namına bakmayarak Yüce Yaratıcı ile bağını kesmektir.

İşte bu yazıda “Vahid-i Kıyasî, Manayı Harfi ve Manayı İsmi” parametreleriyle, kâinatın karışık bir tesadüfün eseri olarak değil, Yüce Yaratıcı’nın bir sanat eseri olduğu nazara verilmeye çalışılacaktır.

ENE, VAHİD-İ KIYASÎ VE YARATILIŞ

Ene, yani “ben” duygusu, Allah tarafından insanlara verilen bir ölçü aletidir. Ancak bu ölçü aleti, kendinde var olmayıp; varmış gibi hayal edilerek, Allah’ın yüce kudretini farazî; yani varsayım olarak bir derece anlamaya yarayan bir ölçü aletidir.

Diğer bir ifadeyle, insandaki ene; yani benlik duygusu, yaratılan şeyleri kıyaslamak için verilen; tıpkı termometrenin ısıyı anlamamız için kullandığımız gibi, yaratılan mahlûkatın Allah’ın birer eseri olduğunu kavrayabilmemiz için kullanabileceğimiz bir ölçü aletidir. Yalnız, bu ene denilen ölçü aleti, nisbî ve itibaridir. Yani bu mukayese gerçekte olan değil; bir varsayımla nispet yaparak Allah’ın yüce kudretine bir pencere açmaktır.

Enenin bir ölçü; bir mukayese aleti olması gerçeği şöyle izah edilir:

“Cenâb-ı Hakkın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz eder hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî. ‘Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur’ diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar”104.

Bu bağlamda, insan ene cetveliyle, kâinatta mevcut olan tüm varlıkların ve yaratıkların, Allah’ın kudretiyle yaratıldıklarını anlar. Yoksa ene denilen ölçü aletini, kendinde var olan kudret aleti olarak görürse ve kendine mal ederse, o zaman haddini aşar ve teferûn batağına saplanır; yani firavunlaşır.

Teferûn, kaderin manyetik alanından çıkıp nefsin ve enaniyetin manyetik alanına; ya da anaforuna kapılmaktır. Diğer bir ifadeyle teferun bir girdaptır. Bu girdaba giren Karunlar, Nemrutlar, Firavunlar, Şeddatlar ve her türlü zulmü irtikâp eden zalimler, kendilerindeki mevhum rububiyeti; yani Allah’ın mutlak sıfatlarını kıyas ile anlayabilmek için verilen; ancak hakikatte olmayan yapabilme gücünü, Allah’ın o mutlak ve külli sıfatlarını anladıktan sonra; o cüzi benlikten vazgeçerek, bütün rububiyeti, tamamen Allah’a irca etmeleri gerekirken; kendilerine mal ederler; “Ben yaptım, ben yarattım, benim başarım…” gibi hezeyanlar savururlar.

Nitekim, Karun’a, Allah’ın ihsan ettiği muhteşem zenginliğin zekâtını vermesi istendiğinde, enaniyetini devreye sokmuş ve kendindeki mevhum rububiyeti hakiki olarak görmüş; kendine mal ederek adeta gasp etmişti. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Kasas Suresi’nde şöyle anlatılır:

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sev-mez”105.

104 Nursi, Sözler, s. 668.

105 Kasas Suresi, 77. ayet

Bunun üzerine Karun, hem bu sözlere hem de Mûsâ Aleyhisselâm’ın nasîhatlerine önem vermedi. Yani, Mûsâ Aleyhisselâm, ona malının zekâtını vermesini söylediğinde, zenginliğini, Hz. Musa’nın duası ve Allah’tan dilemesiyle elde etmesine rağmen: “Malıma göz mü diktin? Bu parayı ben kazandım,” diyerek reddetti.

Bu olay Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti”106.

Bu hadisede, Karun kendinde kıyas için derç edilen kıyas aleti olan enaniyeti, mevhum rububiyet halini; yani hakikatte olmayıp, varsayım olarak farz edilen bir yapabilme gücünü; kendine mal edip, Allah ile olan bağları koparır. Kendinde bir ilahlık tevehhümüne kapılır. Oysa insanın bir işi yapmadaki ihtiyarı ve iradesi oldukça cüzidir ve kudreti nihayetsiz bir üstün gücün tasarrufu altındadır. O üstün güç ise “Allah”tır. Ancak insan Allah’ın kudretini ve yaratma hakikatini tam kavrayamaz. Kavrayabilmesi için Allah insana “ene” namında bir ölçü aleti vermiştir. İnsan bu ölçü aleti ile kâinattaki varlıkların Yüce bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını kavrar ve Allah’ın varlığına, birliğine; bütün kâinatın O’nun tarafından yaratıldığına iman ve izan eder. Bu hakikati kavradıktan sonra, mukayese safhasını atlayarak, kendi acz ve fakrini; kendisinde aslında sadece bir yapabilme meyli olduğunu; bu cüzi meyille bir takım faaliyetlerde çalıştırıldığını anlar.

Şimdi insanın yapabilme gücünün, sadece cüzi bir ihtiyar ve iradenin meylinden ibaret olduğunu ve hatta onları da verenin yine Allah olduğunu şöyle bir tahlil edelim.

Şekil 1’deki heykeli yapan heykeltıraş, o heykeli yaparken aklını, zekâsını, kabiliyetini vs. duygularını kullandı. Peki, bu duygulardan mahrum bir insan bu heykeli yapabilir mi? Meselâ zihinsel engelli bir insan bu heykeli ne derece yapabilir? Heykele şekil veren heykeltıraş, onu yaparken ellerini kullanıyor. Elleri olmayan aynı sanat değeri olan bir eseri yapabilir mi? Kısacası, bu heykeli yapan heykeltıraş, onu yaparken, Allah’ın verdiği zekâyı, aklı, zihni, duyguları, fiziksel güçleri kullanıyor. Demek ki, tüm fiiller bir Fail-i Muhtar’dan geliyor. İnsan ise cüzi iradesini ve ihtiyarını bir meyille kullanıyor.

Aslında insandaki bütün azalar, insanın kendi irade ve kudretiyle değil; Al-lah’ın isimlerinin yansımasıyla çalışmaktadır. Allah insandaki nispetini bir an kesse, insan boş çuval gibi yere yığılır. Örneğin kalp krizi geçiren ya da beyin kanaması geçiren bir insan, hiçbir iş yapamaz ve yere yığılır.

106 Kasas Suresi, 78. Ayet

Şekil 1’deki, heykeltıraş, önce bir tasarım yapar; sonra kafasında oluşturduğu bu tasarımı taşa yansıtır. Bu tasarımın başarılı bir şekilde taşa yansıması için bütün kabiliyetlerini ve maharetlerini kullanır ve ortaya bir eser çıkar. Bu esere baktığı zaman, kendi hünerinin iftiharını hisseder. Sonra dönüp aynaya baktığı zaman, “Nasıl ki, ben bu heykeli yaptım; aynen öyle de bana bu simayı bir “Musavvir” tasarladı ve beni yoktan var etti,” der.

Şekil 1. Heykeli yapan Heykeltraş var, fakat Heykeltraş’ı yapan yok!

Demek ki, yapabilme gücü insanın bizatihi sahip olduğu bir güç değil; Allah’ın isimlerinin yansımasıyla yaptığını zannettiği bir güçtür. Bir uzman protez bir kol yaptığında, önce tasarlar, sonra Allah’ın “Musavvir” ismiyle onu tasvir eder, ona şekil verir. Allah’ın Kadir ismiyle bunu yapar (Şekil 2).

Şekil 2. Önce tasarlanır, sonra Allah’ın “Musavvir” ismiyle tasvir edilir, daha sonra Allah’ın Kadir isminin tecellisiyle yapılır.

İşte böyle dediği zaman, “vahid-i kıyasi” işlemini yerine getirmiş olur. Bilahare, kendisinin heykeli yaparken, aklını, zihnini, zekâsını, fiziki hareketlerini, tüm azalarını yüce bir Kudret’in kendisine emaneten verdiğini anlar. Kendisinde sadece bir “cüz’i irade” ve bir “meyil” olduğu kanaatine varır. İşte böyle yaparsa, Allah’la irtibatını kurmuş olur. Aksi takdirde, kendisindeki heykel yapma sanatını bir narsis gibi kendine mal ederek Allah ile irtibatını koparırsa, o zaman tamamen teferun; yani Firavunlaşma bataklığına düşmüş olur. Her yaptığı işte ve her başarılı bir fiilinde; “Ben yaptım”, “Ben başardım”, “Benden başkası bu işi başaramaz”, gibi hezeyanlarla Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri örter ve küfür bataklığına düşer.

Bunu Bediüzzaman şöyle ifade eder:

“Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar. Ve zâhir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle Onun ilmini fehmeder. Ve kisbî san’atçığıyla O Sâni-i Zülcelâlin ibdâ-i san’atını anlar. Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir.

Demek ene, âyinemisal ve vahid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mânâyı harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyetin kitabından bir elif ’tir.107

İnsan ya Allah’ın Tasarrufundadır ya da Nefsinin

Bütün bunların ışığında, sonuç olarak diyebiliriz ki, insan kendisinde var zannettiği ne varsa, aslından onların hepsi Allah’ın malıdır. İnsan, Allah’ın isimlerinin nispetiyle işleri görmektedir. Kendisinde var olan ene ise Allah’ın insana verdiği bir vahid-i kıyasidir, yani ölçü aletidir. O ölçü aletinde yapabilme gücü yoktur. Sadece Allah’ın yaratma gücünü ve özelliklerini anlamak için verilmiştir. Anladıktan sonra kendinde var olan acz ve fakrini hissedip, Kudret-i nihayetsiz olan Allah’a yönelmekle mükelleftir. Bunu yapmayıp nefsani hilelere kapılarak Allah’tan nispetini kesip; bütün her şeyi kendisine mal ederse teferun etmiş olur. Yani Firavunlaşmış vahşi bir hayvana inkılâp eder. O zaman insan aklını, ruhunu, vs. azalarını nefsine ve Şeytan’a teslim ederek Allah’tan nispetini keser ve esfel-i safiline düşer. Aşağıdaki şekilde gösterilen ashab-ı meşeme safına katılmış olur. Aksi halde ise insan Allah’a nispetini raptederek ashab-ı meymene safına katılır.

107 Nursi, Sözler, s. 669-670.

Aslında, Evrim Teorisi, Liberalizm, Marksizm, Sosyalizm, Komünizm vs. akımlar, aynı kökten beslenen zakkum dallarıdır. Bütün mesele, Allah’tan ve emirlerinden kaçma; nefsin ve Şeytanın tasallutu ve esareti altına grime meselesidir. Bu bağlamda şekil 3, insanın iki kanattan birinde yerini almasını temsil etmektedir. İnsan aklını ve ruhunu ya Allah’ın tasarrufu altında; emir ve yasaklarına uyarak teslim edecek; ya da nefis ve Şeytanın tasallutu altında heva ve hevesinin esareti altına girecektir.

Şekil 3. Nefis 19 adet afet ile dizayn edilmiştir.

Neticede insan iki yoldan birini seçmek durumundadır. Ya bu muhteşem ve kusursuz kâinatta, kâinata benzemeyen üstün bir varlığın olduğunu kabul ederek; O’na istinat edecektir. Ya da beşerî mülahazalarla dayanak noktaları çürük olan Ev-rim Teorisi gibi düşüncelere tevil getirmeye çalışacaktır.

MANAYI İSMİ”, MANAYI HARFİ” VE YARATILIŞ GERÇEĞİ

Manayı ismi ve manayı harfi tâbirleri, Bediüzzaman Said Nursi tarafından kullanılmış ve kâinatta yaratılan tüm mevcudatın mahiyetlerini anlamamız için güzel örnekler olmuştur. O’nun görüşleri ışığında “Manayı harfi” ile “Manayı ismi” arasındaki farkı şöyle izah edebiliriz.108

Manayı harfî”, kâinata, mevcudat ve mahlûkata Allah adına bakar. Kâinat kitabı, manayı harfi ile okunursa, bu okuma tevhid gözlüğü olur; o zaman her bir masnu, bir sanat-ı İlahi, bir nakş-ı Rabbani, bir eser-i Sübhanî olarak görülür

108 http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/said-nurs%C3%AE%E2%80%99nin-i-lim-seyri-mana-y%C4%B1-harf%C3%AE-mana-y%C4%B1-ism%C3%AE-niyet-ve-nazar

Kâinat, sanat-ı İlahiyye’nin meşheri, kudret-i İlahiyye’nin mazharı, rahmet-i İlahiyye’nin teşhirgahı, haşmet-i İlahiyye’nin ordugâhı şeklinde müşahede edilir. Masnuattaki, tebdil ve tağyir, tesadüf ve başıbozukluk değil, tasarruf-u İlahiyye’nin hakîmane icraatı olarak algılanır. Ölüm bir terhis tezkeresidir, musibet ve sıkıntılar birer tasaffi, tekâmül vesilesidir. Yapılan ibadetler, sergilenen hizmetler, boşa gitmeyecektir. Bir dar-ı beka, bir menzili saadet açılacaktır. Herkes yaptıklarının karşılığını orada bulacaktır.

“Manayı ismî”, hayata hükmeder, insanların dünyasına girerse, o vakit, onun tahribi dehşetli, yıkımı şiddetli ve sürekli olur. Çünkü manayı ismî, kâinata sanat-ı İlahî suretinde bakmaz, âlemleri bir sıbga-i Rahmanî suretinde görmez. Saltanat-ı Ulûhiyeti, haşmet-i Rububiyeti hissedemez. İbret nazarı kayıp, hikmet gözlüğü kırık olduğu için Kâinat kitabını layıkıyla okuyamaz. Hayatın hakikatini, hukukunu, sır ve hakikatlerini anlayamaz. Ölüm gerçeğini göremez; görmek de istemez. Mahlûkatın ibadet ve tesbihatını hissedemez. İç dünyasında murakabe, hesap verme, sorumluluk hisleri hakkıyla gelişmez. Fıtratı taşkınlığa yönelir, tahrip ve tecavüz, hiddet ve şiddet adamı olur. Nizamı bozar, hakkı çiğner, hukuku gözetmez, adım adım anarşiye sürüklenir, tefessüh eder, sefehat ateşine düşer, kendini ve etrafını yakar, yıkar, adeta bir canavara döner.

Yukarıdaki izahlardan da anlaşılacağı üzere “Manayı harfi” ile kâinata bakan insan her eserde Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını görür. Bir nevi “Ehadiyet” sırrına mazhar olur. Ehadiyetten; Vahidiyete yol bulur. Neye baksa; hikmetle ve Allah hesabına bakar. Her yaratılan eserden bir anlam çıkarır ve tefekkür eder. Meselâ göz unsuruna baktığı zaman, Allah’ın da her şeyi gördüğünü idrak eder ve Allah’ın kendisini her an gördüğünü tasavvur ederek harekâtını ona göre tanzim eder ve Muhsinlerden olur. Zira Muhsin, Allah’ın kendisini ve yaptığı her fiili her an gördüğünü ve her fiilini kaydettiğini bilir ve böylece sırat-ı müstakimden inhiraf etmez. Kâinata “Manayı ismi” ile bakanlar ise; Allah’tan irtibatını keser ve başıboş kalır. Başıboş kalınca tutunacak bir dal arar. Önüne gelen akla mantığa ters her şeye yapışır. Tıpkı denize düşenin yılana sarıldığı gibi, bazen “Evrim Safsatası”na; bazen “tesadüf bataklığı”na; bazen de “Ateizm” gibi tuzaklara düşer.

Yaratılış Gerçeğini Kabul Etmeyenlere Bazı Sorular

  • İnsanın fiziki yapısının dışında olan ruh, akıl, zekâ, hafıza, merhamet ve şefkat duygusu, sevgi ve muhabbet duygusu, nefret duygusu, korku, heves duygusu, iştah hissi gibi unsurları ne ile izah ediyorsunuz? Bunları insanın beynine ve kalbine kodlayan birinin olmadığına nasıl hükmediyorsunuz?
  • Parmak izi, simalardaki kalıtımla ilgili benzerlikler (DNA’dan gelen özellikler) gibi birçok alamet-i farikalar, bir Sani-i Zülcelal’den haber verdikleri halde; bunları hangi sebebe veya tesadüfe veriyorsunuz?
  • Bir ressamın yaptığı boyaları itina ile seçtiğine inanıyorsunuz; kâinatta aşağıdaki kuşun tüylerinde olduğu gibi, muhteşem bir şekilde boyalı olan mahlûkatın boyaları nereden gelmektedir?
  • Kâinatta bir “tekâmül” kanunu var. Her an bir değişim söz konusu. Ancak bu değişim cins değişikliği şeklinde olmuyor. Bir insan ana rahminden mezara kadar değişime uğruyor; ancak yine insan olarak değişim geçiriyor. Nasıl oluyor da insanın maymundan oluştuğunu kabul edebiliyorsunuz? Aşağıdaki tekâmül safhalarında kuş yine kuş olarak değişimler yaşamış. Sonunda en mükemmel bir şekle ulaşmış. Bu değişimleri kendi kendine mi yapmış?
  • 47 kromozom kalıtsal bir değişikliktir. Her insanda 23 anneden; 23 de babadan olmak üzere 46 kromozom olduğu halde; 47 kromozom olanlarda down sendromu oluyor. Tesadüfün olmadığını ispat etmek için istisnai olarak yaratılan böylesi çocuklardaki 47 kromozom insanın mahiyetini değiştiriyor. Şimdi her normal insanda olan 46 kromozomun olmasını hangi tesadüfe bağlıyorsunuz?
  • Kâinattaki varlıklarda bir mizan (ölçü), bir muvazene (denge), bir simetri vardır. Çarpıklık nadir görünen şeydir. Ellerin, ayakların, gözlerin vs. azaların bu mükemmel uyumunu hangi tesadüfe veriyorsunuz?

Kâinatta tesadüfün olmadığını ispat eden ve evrimcileri, ateistleri, din karşıtlarını köşeye sıkıştıran binlerce sorular sorulabilir. Bu bağlamda kâinattaki tüm yaratılan varlıklara baktığımızda, tek elden çıkan mükemmel bir uyum ve sistemin işlediğini görüyoruz. Bunların kendi kendine veya tesadüf sonucu olması mümkün değildir. Demek bu yaratılan tüm varlıklar mutlak güç sahibi bir Kadir-i Mutlak’ın tezgâhında yaratılıyor.

SONUÇ

Kâinatta mükemmel ve muhteşem işleyen bir nizam ve sistem vardır. Simbiyotik ilişkilerle muavenet ve dayanışma mevcuttur. Kusursuz işleyen bir ekolojik denge bulunmaktadır. Gerek insan nev’i ve gereksek hayvanat âlemi olsun birbirini tamamlayan mütemmim cüzlerle muhteşem bir koordinasyon bulunmaktadır. Bütün bu mükemmel sistemler, mahlûkatın üstünde bir ÜST AKIL olduğuna işaret etmektedir. Bu Üst Akıl kudreti nihayetsiz olan ALLAH’tır.

Kâinattaki bu nizamı, intizamı, kusursuz işleyen sistemleri tesadüfe, tabiata ya da kendi kendine işleyen oluşumlara havale etmek akıl ve mantık ölçüleriyle bağdaştırılamaz. Eğer kâinattaki tüm varlıkların yaratılmasını bir tek Allah’a vermezsek; o zaman zerrat-ı kâinat adedince ilâhları kabul etmek zorunda kalırız ki, bu akıllı kişilerin işi olamaz.

Yaratılış gerçeğinden saparak Evrim Teorisine inananlar, aslında bir din nizamı altına girerek; dinin gereklerini yapmaktan aciz oldukları için böyle bir külfetin altına girmek istemezler.

“Bulunduğun anı yaşa” mantığıyla eyyamcı anlayışıyla nefsin ve hevanın tasallutu altında ömürlerini heba ederek Allah’a olan intisaptan uzak bir hayatı tercih etmektedirler. Yoksa deprem, kaza anı, sel; tsunami gibi felaketleri yaşayanlar, ateist bile olsalar, sığınacak bir istinat noktası ararlar; muztar kalarak “Allah” derler.

Biz katiyetle inanıyoruz ki, bu kâinat tek bir Allah’ın dest-i kudretinden çıkmış muhteşem bir varlıktır. Ancak bu varlık sürekli tazelenmekte ve değişimler yaşamaktadır. Bu tazelenmeler ve değişimler kendi kendine olan biten hadiseler değil; bir dest-i kudretin kontrolünde cereyan eden olaylardır. Sonunda bir kıyametle dünyanın işi bitirilerek ebedi âlem yaratılacak ve inanan; inanmayan ayrımı yapılarak layık oldukları mekânlara tevdi edilecektir.

KAYNAKLAR

Kur’an-ı Kerim.

Nursi, B. Said. Sözler. Türkiye Diyanet vakfı Yayınları-600. Ankara, 3.baskı, 2016. Risale-i Nur (http://www.sorularlarisale.com/)

Sorularla İslamiyet (https://sorularlaislamiyet.com/) Sorularla Risale-i Nur (http://www.sorularlarisale.com/)

http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/saidnurs%C3%AE%E2%80%99ninilim-sey-rimana-y%C4%B1-harf%C3%AEmana-y%C4%B1-ism%C3%AEniyet-venazar

Prof. Dr. Kenan ÖREN

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi, Isparta/TÜRKİYE, [email protected]

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun