Pozitivizm, görmediğime inanman; iflas etmek mi?
Değerli kardeşimiz,
Önümüzdeki bilgisayar teknolojik verilerle farklı maddelerden bir araya getirilmiş maddi bir cihazdır. Ama bu cihazda word, excel, paint gibi nice programlar ve yazılımlar vardır. Bu durumda bilgisayarı bir madde yığını olarak görmek, gerçeği asla yansıtmaz.
Benzeri bir durum insan ve âlem için geçerlidir. Evet, insanda maddi bir ceset vardır, ama bu insanda laboratuvar şartlarında asla göremeyeceğimiz korku ve sevgi gibi hisler, latifeler de vardır. Âlemde de her taraf bizce henüz görülmeyen varlıklarla doludur. Bunları gör(e)meyişimiz olmadıkları anlamına gelmez.
Tarih boyu Allah’ın dinini inkâr edenler hep olagelmiştir. Bunun 19. yüzyılda bir ekol hâlinde yansımasını Pozitivizm akımında görürüz. Bunlar her şeyi maddede ve maddiyatta aramışlardır. Onlara göre laboratuvar şartlarında ispat edilemeyen şeyler yok hükmündedir. İşte böylelerinin akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.
Şöyle bir olay anlatılır: İki lise öğrencisi bir gece vakti kendi aralarında dinî konularda tartışıyorlardı. Bunlardan biri inançlı, diğeri ise inkârcıydı. İnkârcı olan, “Ben görmediğime inanmam” diyerek Allah’ı, melekleri, ahireti… inkâr eder.
İnançlı olan ayağa kalkar, elektrik lambasının düğmesini kapatır. “Şimdi bak bakayım bana, beni görebiliyor musun?” der.
Arkadaşı “Hayır, göremiyorum” deyince taşı gediğine koyar: “Sen beni görmüyorsun diye şimdi ben yok muyum?”
“Görmediğime inanmam” fikri, tarih boyunca nice insanın inkârına sebep olmuştur. Bu fikir, aslında küfür ve inkâra sebep olacak bir kuvvette değildir. Yıllar önce bir karikatürde görmüştüm: Adamın biri uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor. Düşerken kendi eline tutunuyor, tuttuğu şey kendisinden bir parça ve kendisi gibi düşmekte iken o sevinçle “Tuttum, artık düşmem” diyor.
İşte, küfür ve inkâr böyle zayıf, böyle temelsizdir. Ama sırf bir şeyle ikna olmak ve teselli bulmak için bazıları böyle temelsiz fikirleri sağlam zannetmekte ve bunlarla kendilerini aldatmaktadır. Bunun sonucu olarak kimi insan “Her şeyi tabiat yapıyor” derken kimi de “Her şeyi sebepler yapıyor” zannetmektedir. Kimi ise “Her şey -nasılsa- kendi kendine oluyor, bir fail aramak gerekmez” diye düşünmektedir.
Tabiat Nedir?
Tabiat, bir cihetten canlı-cansız varlıkların tamamıdır. Bir de “Ateşin tabiatında yakmak vardır” denilmesi misali fıtrat anlamında kullanılır.
Tabiat, özellikle maddeci felsefe mensuplarınca âdeta bir yaratıcı gibi görülmekte, şu dünyadaki ilâhî icraat tabiatın san’atı gibi sunulmaktadır. Hâlbuki o,
- Matbaacı değil, matbaadır.
- Nakkaş değil, bir nakıştır.
- Fail değil, fail olan Allah’ın fiillerinin yansıdığı yerdir.
- Tabiatın eseri zannedilen şeyler ondan sudûr etmez, onunla meydana getirilir.
- Tabiattaki nizamı tabiat kendi koymamıştır, onu bir nizama sokan vardır.
- O bir kudret değil, kânunlar manzumesidir. Kânunlar kendiliğinden iş yapmaz, o kânunlarla iş yapılır. Mesela “suyun kaldırma kuvveti” dediğimizde Allah’ın o suya verdiği kuvvet hatıra gelmelidir. “Yerçekimi” dediğimizde Allah’ın âleme koyduğu bir kânun düşünülmelidir.
- Öte yandan tabiat, Allah’ın irade sıfatının tecelli ettiği evrensel kânunlar manzumesidir.[1] Bu kânunların müstakil varlıkları bulunmamaktadır. Sözgelimi “gezegenler arası çekim kânunu” dediğimizde gözle görülen elle tutulan bir kânun yoktur. Bahsi geçen kânun, Allah’ın gezegenleri şu şekliyle tanzîm etmesinden meydana gelen itibarî bir durumdur. Faraza bütün gezegenleri toplayıp bir araya getirsek artık öyle bir kânun da olmayacaktır.
Bu durumda bazılarının “Tabiat ana bizlere bu nimetleri verdi”, “Doğa bizlere şunları sundu…” gibi ifadeleri tam bir cehalet, gaflet ve dalâlet eseridir. Ortada bir tabiat vardır, ama Allah’ın san’atı olarak vardır. Tabiatta sayısız nimetler vardır, ama Allah’ın göndermesiyle vardır…
Tabiat kanunları ve Şüzuzat
Her genel hükmün istisnaları da olabilir. Mesela “Herkes kanun önünde eşittir” dediğimizde genel bir hükmü ifade ederiz. Ama milletvekillerinin dokunulmazlıklarının olması bunun bir istisnasıdır. Böyle durumlara “şüzuzat” denilir.
Allah’ın âlemde devam eden sistemle icraatı onun kudretini, hikmetini, hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar eder. Belli bir kurala bağlı olmadan yaptığı icraatlar ise onun dilemesini, iradesini, istediğini istediği gibi yapabildiğini, hiçbir kayıt altında olmadığını ortaya koyar ve monotonluk perdesini yırtar.[2]
- Çoğu yerde bir kısım ağaçların bir sene meyve verip diğer sene bütün zahiri sebepler hazırken meyve vermemesi,
- Yağmurun belli bir takvimi olmaması, bazı sene bol bazı sene az yağması,
- Simalardaki farklılık,
- Hava hareketleri, bulutların devamlı farklı görünümlerde olmaları,
- Peygamberler elinde meydana gelen mucizeler,
- Veli zatlarda görülen kerametler gibi durumlar ilâhî iradenin şüzuzat tecellilerindendir.
Sebepler Perdesi
İçinde yaşadığımız âlem, bir cihetten “sebepler dünyasıdır.” Âlemdeki icraat gerçekte ilâhî tasarruf olmakla birlikte, bu icraat sebeplerle gerçekleşmektedir. Sebeplerin varlığının en önemli bir yönü şu dünyanın bir “imtihan dünyası” olmasıdır. Çünkü insanlar dünyada bir imtihana tâbidir. İmtihanın en büyük suali ise, insanların Allaha inanmalarıdır. Eğer ilâhî icraat açıktan ve doğrudan olsaydı herkes iman etmek zorunda kalırdı, o zaman da imtihan olmazdı.
Sebeplerin bir başka önemli sırrı, Allah’ın izzet ve azametinin sebepler perdesini gerektirmesidir. Bunu padişahın icraatları misaliyle anlayabiliriz. Padişah ikramda bulunmak veya suçluları cezalandırmak gibi nice icraatlarda bulunur, ama bunları adamları vâsıtasıyla gerçekleştirir.
İşte Allah’ın yağmuru yağdırması, meyvelerle ikramlarda bulunması, insanları yaratması ve neticede onlara ölümü vermesi… hep sebepler perdesiyle gerçekleşir. Yağmuru göndermesinde bulut, meyveleri ikram etmesinde ağaç, insanları yaratmasında anne-baba ve ölümü vermesinde Azrail birer sebeptir. Bunların sebep olması, bizlerin kalemle yazmasına benzer. Kalem yazmakta kullanılır, ama gerçekte yazma fiili kaleme ait değil, yazana aittir. Yani kalem yazmaz, kalemle yazılır. Benzer bir şekilde -mesela- Allah insanı anne-baba ile yaratır. Çocuklarının resmini çizmekten âciz, hatta onun cinsiyetine bile müdahil olamayan anne-babanın çocuğu yaratmada gerçek fâil olmaları asla söz konusu olamaz.
İşte hakiki imanı elde eden bir mü’min sebepleri Allaha ince bir perde olarak görür. O perdeyi imanıyla aşarak ilâhî icraatı seyreder. Zaten Allah’ın tevhîdi (bir olması) ve celâli de bunu gerektirmektedir. Faraza yediği meyveyi Allah’ın ikramı olarak görmeyen biri hakiki tevhidi elde etmiş olamaz. Kur’ân “Bir yaprak bile Allah’ın bilgisi dışında yere düşmez”[3] derken aslında bütün muhataplarına tevhidin bu ileri mertebesini ders vermektedir.
Zahir nazarda dağların ufkunda semânın etekleri bitişik ve birbirine yaklaşmış görülür. Hâlbuki dağların ufku dairesinden semânın eteğine kadar bütün yıldızların doğuş yerleri ve başka şeylerin meskenleri olan büyük bir mesafe olduğu gibi, sebeplerle neticeler arasında öyle manevi bir mesafe vardır.[4]
Kendi Kendine Olmak
Aklı başında bir insan “Şu iş kendi kendine oldu” demez. Dün boş olarak gördüğümüz arazide bugün bir kulübe görsek “Kim yaptı?” deriz. Çünkü fiil failine, eser ustasına nisbet edilir. Bir harf varsa yazan vardır. Bir san’at varsa san’atkârı vardır. Onun gibi, şu âlemde tesadüfe tesadüf edilemez. Tesadüfen bir şey meydana gelmez. “Nasıl oldu bilemiyoruz ama bu âlem kendi kendine var oldu!” denilmez ve denilemez.
Kâinat, Allah'ın kudret kalemiyle yazdığı muhteşem bir kitaptır. Bu kitap, baştan sona hikmetlerle doludur. Hiçbir yerinde bir abes, bir fazlalık söz konusu değildir. Kur'ân buna şöyle dikkat çeker:
“(Ey insan!) Rahman’ın yaratmasında bir tefavüt/uyumsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü çevir, (bak). Bir fütûr/çatlak görüyor musun? Sonra bir daha bir daha bak. Göz, bitkin bir hâlde zelil olarak sana dönecektir.”[5]
Bu gerçeğin en güzel bir misali, insan vücududur. İnsan vücudunda, görevi olmayan hiçbir uzuv yoktur. Mesela karaciğer, dört yüzden fazla görevi başarıyla yürütmektedir.
Kâinatta meydana gelen olaylar, tamamen Allah'ın kudreti ve tasarrufu iledir. Mesela her taraftan deli dolu eser gibi görülen rüzgârlar rastgele değil, Allah'ın emrine göre eserler. Hiçbir olayda tesadüf yoktur. "Tesadüf, ancak cehlimizi örten bir perdedir."[6] Bizim tesadüf olarak gördüklerimiz, hakikatte Allah'ın tasarrufudur.[7]
[1] Bkz. Nursî, Asar-ı Bediiyye (Lemaat), s. 547.
[2] Bkz. Nursî, Sözler, s. 201.
[3] En’am, 6/59.
[4] Bkz. Nursi, Sözler, s. 422-423.
[5] Mülk, 67/3-4.
[6] Nursi, Sözler, s. 677.
[7] Bkz. Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2802.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Yaratan ve yaratılışla ilgili sorulara nasıl cevap verilebilir?
- Determinizm/nedensellik, mucizeyi ve kerameti neden kabul etmez?
- Bilim ile inkar felsefesi nasıl açıklanabilir?
- Allah, “ol” der, oluverir, ne demek, nasıl olur?
- Maddeye takılanlara madde ötesini göremeyenlere ne dersiniz?
- Kün (Ol) emri, ibda ve inşa ile yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
- Hz. Âdem’in babası var mı?
- Allah’ı tanımanın yolları nelerdir?
- İzmler nedir ne değidlir?
- Bilimin özgürleştirilmesi mümkün mü?