Determinizm/nedensellik, mucizeyi ve kerameti neden kabul etmez?

Tarih: 23.04.2026 - 15:45 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Mucize, Arapça “acz” kökünden gelir, kelime anlamı itibarıyla “insanı aciz bırakan şey” demektir. Kavram olarak “Peygamberlere verilen ve onların nübüvvetini isbat eden sıra dışı durumlar” anlamında kullanılır. Gerçi her peygamberin “zatının kemâli, güzel ahlakı” gibi halleri onun nübüvvetine en büyük delillerdendir. Ama muhatap olduğu insanlar “Senin peygamber olduğunu nerden bileceğiz, buna delilin nedir?” deme hakkına da sahiptir. Çünkü “Ben peygamberim” diyen sahtekârlar ve şarlatanlar da hemen her devirde çıkmıştır ve günümüzde de çıkmaktadır.

İşte mucize, bu durumda nübüvvetin isbatına yaramakta, gerçek nebi ile sahtesini temyize vesile olmaktadır. Hz. Musa’nın asası, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, Hz. Salih’in devesi, Hz. İsa’nın en amansız hastalıkları iyileştirmesi ve peygamberimizin miraca yükseltilmesi gibi olaylar mucize olarak değerlendirilir.[1]

Mucizelerin Takviye Yönü

Bazıları mucizeleri sadece inkârcılara yönelik harikalar olarak ele alır. Hâlbuki mucizelerin zaten iman etmiş olanlara bakan yönleri de vardır. Kur'ânda anlatılan şu olayda bunu gayet net bir şekilde görebiliriz:

“Hani havariler şöyle demişlerdi: Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?”

Hz. İsa onların bu talebine mukabil şöyle dedi: “Eğer mü’minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının.” Yani Allahtan korkun da böyle şeyler istemeyin. Veya iman iddiasında sadık iseniz, böyle taleplerde bulunmayın.

Onlar ise gerekçelerini şöyle ifade ettiler: “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve onu (gözü ile) görmüş şahitlerden olalım.”

Bunun üzerine Hz. İsa şöyle dua etti: “Ey bizi terbiye eden Allahım! Bize gökten bir sofra indir. Bu, önce gelenlerimize (zamanımızdaki ehl-i imana) ve sonradan geleceklerimize bir bayram ve senden bir âyet/mucize olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın.”[2]

Bu olayda görüldüğü gibi, mucize, inkâr edenlere karşı bir nübüvvet delili olmasının yanı sıra, iman edenler için de bir yakîn vesilesidir.

Peygamber Efendimizin hayatında da sahabilerin bulunduğu ortamlarda meydana gelen pek çok mucize olmuştur. Onun duasıyla yağmur yağması, az bir suyun pek çok kişiye yetmesi, az bir yemekten nice insanın yemesi… bunlardan bazılarıdır. Böyle durumları görmek onların imanını artırmış, yakinlerini takviye etmiş, aşk ve şevklerini ziyadeleştirmiştir.

Benzeri bir durum kerametlerde de geçerlidir. Veli bir zatın kerametini gören kimselerin hem o zata muhabbetleri hem de dine olan bağlılıkları ziyadeleşir.

Determinizm / Nedensellik / Causalite

Âlemin çarkları -genelde- sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde döner. Buna “Determinizm” denilmektedir. Normal şartlar altında aynı nedenler aynı sonucu verir. Bir buz parçasını ateş üstüne koysak buzun eridiğini görürüz. Tekrarladığımızda aynı sonuçla karşılaşırız. Buradan şu sonuca varırız: Ateşe atılan buz erir.

Nedensellik, cüziden külliye geçiş olan tüme varım yöntemidir.

Not: Determinizm, bazılarınca mucize ve keramet gibi sıra dışı durumları inkârda kullanılabilmektedir. Hâlbuki bunlar Allah’ın fiilleridir, ilâhî birer icraattır. Yüce Allah dilediğinde dilediğini yapmaya elbette kadirdir. Sonuçları sebeplere bağlaması O’nun âdetidir. Bu şekildeki icraatına “âdetullah” denilmektedir. Bir şeyin devamlı aynı tarzda olması, başka şekilde olamaz anlamına gelmez.

Mucize, Allah’ın fiilidir. Mucizelere kendi imkânlarımız canibinden değil, Allah’ın sonsuz kudreti açısından bakmak gerekir. Ona nisbetle ise zor diye bir şey yoktur. Gerçi bir şeyin imkânından onun öyle olacağı sonucuna varılamaz. Her mümkünün fiilen gerçekleşmesi zorunlu değildir. Ama mucize meselesinde hem konunun Kuran ayetlerinde bir karşılığı ve örnekleri vardır, hem de günlük hayatımızda rutin dışı durumlar -az da olsa- gerçekleşmektedir.

Akıl ve Mucize

Pek çok kimse salt akılla mucizeyi anlamakta hayli zorlanır ve “Madem anlamıyorum, öyleyse mucize yoktur!” sonucuna varır.

Aslında böyle bir yorum, aklın asaletine ve kapasitesine aykırı bir durumdur. Çünkü tarihin akış seyri içinde önceleri akla aykırı görülen nice olay, gün gelmiş gayet makul bir durum olarak görülmüştür. Faraza bin yıl öncesinden bazı insanları hayalen günümüze getirsek, onlara uçak ve cep telefonu gibi “teknolojik mucizeler” gerçekleştirdiğimizi anlatsak aklımızdan zorumuz olduğunu sanacaklardır. Tonlarca ağırlıkta bir uçağın yüzlerce yolcuyla ve yükleriyle havada saatte bin kilometre hızla gitmesi, bir metal parçasıyla dünyanın her tarafıyla sesli ve görüntülü iletişime geçilmesi gibi anlatımlar onların akıllarını hayli aşacaktır.

Dolayısıyla “akla evet” dememiz, “mucizeye hayır” dememizi gerektirmez. Selim olan bir akıl, âlemde sıra dışı durumlara da yer olduğunu çok da zorlanmadan anlayabilir. Nitekim önünü görmekte zorlananlar olduğu gibi, kartal misal keskin göze sahip olanlar da vardır. Kendi halinde fertler olduğu gibi, dâhiler de vardır. Akılla izah edebildiğimiz durumlar olduğu gibi, aklı aşan mucizeler de vardır…

İşte ilâhî icraatta mucize gibi sıra dışı durumlar da bulunur. O, kendi koyduğu kanunların elbette mahkûmu değildir. Ateş normal şartlar altında yakıcıdır, çünkü Allah ona öyle bir hasiyet vermiştir. Özel durumlarda ise ateş yakmayabilir. Nitekim Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateş onu yakmamıştır. Çünkü ilâhî canipten kendisine “Ey ateş! İbrahim'e serin ve selametli ol” denilmiştir.[3]

Hz. Peygamberin Kuranda Zikredilen Bazı Mucizeleri

Hz. Peygamberin Kur'ânda, hadislerde ve bir de siyer kitaplarında zikredilen pek çok mucizeleri vardır. Onun mucizeleri içinde en büyüğü ise hiç şüphesiz Kur'ândır. Kur'ânda onun hayatından pek çok kesitler sunulur. Bunlar içinde bir kısmı ise onun mucizeleridir. Mesela:

- İsra ve miraç mucizesi: İsra onun gecenin bir vaktinde Mekke’deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi, miraç ise Mescid-i Aksâ'dan yukarı âlemlere yükseltilmesidir.[4]

- İnşikak-ı kamer mucizesi: Hz. Peygamberin bir gece vakti müşriklerin mucize talebi üzerine eliyle aya işaret ettiğinde ayın ikiye yarılıp ardından birleşmesi olayıdır.[5]

- Bir avuç toprak mucizesi: Bedir Harbinde Hz. Peygamberin yerden alıp düşmana attığı toprağın bin civarında olan müşriklerin tamamına isabet etmesidir.[6]

- Meleklerin imdada gelmesi: Bedir Harbinde üç bin (veya beş bin) meleğin Müslümanların yardımına gelmesidir.[7]

- Gaybtan haber verme mucizesi: Gaybı ancak Allah bilir, ama o dilerse gaybtan bazı sırları razı olduğu elçiye bildirir.[8] Mesela Hz. Peygamber bir hanımına bir sırrını söylemiş, o da bunu tutamayıp bir başkasına anlatmıştır. Allah da peygamberini duruma muttali kılmıştır.[9]

- Korunma mucizesi: Hz. Peygamber müşrik bir toplumda Allah’ın dinini yaymaya başladı, çok şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. Kendisine nice komplolar kuruldu, suikastlar düzenlendi. O ise “Ey peygamber... Allah seni insanlardan koruyacaktır”[10] ayetinin bildirdiği gibi korundu. Esir edilmedi, suikastla ölmedi ve davasında muvaffak da oldu.

Keramet Kavramı

Keramet, veli zatlarda görülen olağan üstü hallerdir. Evliyaullahtan söz eden âyette “…Hem dünya hayatında hem de ahirette onlara müjde vardır.”[11] kısmı bir yönüyle onların dünya ve ahirette nail olacakları özel ikramları ifade eder.

Fevkalade bir durum peygamberden meydana gelirse mucize, bir veliden meydana gelirse keramet olarak isimlendirilir. Akaid kitaplarımızda “Evliyanın kerameti haktır” denilir.[12]

Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı halde yanmaması gibi bir hali[13] bir Allah dostu da yaşayabilir, bu da onun kerameti olur. Nitekim Tabiin devrinin önde gelen sûfilerinden olan Ebu Müslim el-Havlânî, Yemen San’a’da peygamberliğini ilân eden Esved el-Ansî’nin saflarına katılmayı reddedince büyük bir ateşe atılmış, Allah’ın izniyle yanmamıştır.[14]

Mucize gibi, kerameti de yaratan Allah’tır. Yoksa veli zat kendi kendine dilediği gibi keramet gösteremez.

Kur'ân-ı Kerim Hz. Meryem’in meleklerle konuşmasını anlatır. Gelen melek gaybtan bir haber olarak çocuğunun olacağını müjdelemiştir.[15] Kur'ân ayrıca Hz. Meryem’e özel rızık gönderilmesini anlatır. Tefsirlerde nazara verildiği üzere kendisine yazda kış, kışta yaz meyveleri gönderilmiştir.[16]

Bediüzzaman “Velayet bir hüccet-i risalettir.” der.[17] Yani, veliliğin olması, peygamberliğin bir delilidir. Hz. Peygamber son nebi olduğundan bizlerin doğrudan bir peygamberi görme imkânımız yoktur. Ama velayet devam ettiğinden bir kısım veli zatlara muhatap olabiliriz, onlarda keramet ve ilham gibi sıra dışı bazı haller görebiliriz. Gördüğümüz bu keramet ve ilham, bizi risalette bulunan mucizeyi ve vahyi daha iyi anlamaya sevk eder.

Öte yandan -faraza- veli bir zatın ilhamen mazhar olduğu gelecekle ilgili bir haberini duysak ve fiilen de gerçekleştiğini görsek nebiye gelen vahyi çok daha rahat kabul ederiz ve netice olarak şöyle deriz: Velayet varsa risalet de vardır, keramet varsa mucize de vardır, ilham varsa vahiy de vardır…

Mucizeler ve İlâhî İrade

Bizlere irade sıfatı veren Allah, elbette dilediğini yapar, dilemediğini ise yapmaz. Onun irade sıfatı özellikle felsefeyle meşgul olanlarca iyi anlaşılmamış, kimi “Allah âlemi yaratmaya mecburdu” derken kimi de O’nu kendi koyduğu kuralların mahkûmu olarak görmüş, bu bağlamda mucizeleri reddetmişlerdir.

Tabiat, ilâhî bir san’at eseridir. Tabiatta yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti gibi kanunlar vardır. Bunlar, Allah’ın tabiata koyduğu ve kendileriyle icraatta bulunduğu kanunlardır. Nasıl ki adliyedeki kanunlar kendi başına iş yapmaz, bu kanunları koyan ve uygulayan vardır. Onun gibi, yüce Allah bu kanunların hem koyucusu hem de uygulayıcısıdır. Tabiattaki bu kanunlar, bir nevi âdetullahtır, yani Allah böyle yapmayı bir âdet ve bir prensip edinmiştir. Bunların kurallı olması sürekliliği sağlar. Mesela bu süreklilik sebebiyle deriz ki “Su, yüz derecede kaynar.” Böyle bir süreklilik olmasa ilimler olmaz, “Ateş yakıcıdır” gibi külli sonuçlara varamazdık. Kur'ân, bu sürekliliğe şöyle dikkat çeker:

"Allah’ın sünnetinde (kanununda) asla bir değişiklik bulamazsın."[18]

Güneş belli bir kanun çerçevesinde hareket halindedir. Bu sebeple biz yarın güneşin kaçta doğacağını, yıllar sonra hangi gün ve saatte güneş tutulacağını bilimler aracılığıyla biliriz. Ama yağmurun durumu güneş gibi değildir. Nereye ne kadar yağmur yağacağının belli bir kuralı yoktur. Bazı yıllar bol yağmurlu, bazı yıllar ise kuraktır.

Mucize Görmek İsteyenlere

Mucize konusu ele alındığında dine muhalif veya dine mesafeli kimselerin “Madem tarihte peygamberler geldi, onlara peygamberliklerini isbat için mucizeler verildi, diyorsunuz. Öyleyse siz de bize mucizeler gösterin ki bizim de şüphelerimiz gitsin, gönül rahatlığıyla biz de tasdik edelim” diyebilirler ve böyle düşünmekte haksız da sayılmazlar. Buna mukabil ana hatlarıyla şöyle diyebiliriz:

-Peygamberlerin gönderildiği dönemlerde iman edenlerin tamamı mutlaka bir mucize görmüş de öyle iman etmiş değildir. Peygamberin kemâlde olan ahlakı, asla yalan söylememesi, anlattıklarını makul bir düzeyde delilleriyle de sunabilmesi gibi durumlar nübüvvetine delil olarak yeterli görülmüştür.

-Mucizeler muhataplarını mutlaka kabule mecbur kılacak derecede olmamıştır. Çünkü din bir imtihandır. İmtihan esnasında sorular sorulur, cevaplar gizli kalır. Bu sebeple, mucizelerin muhatabı olan bazı kimseler bunu bir sihir olarak görmek gibi bahanelerle reddetmişlerdir.

-Bir cihetten bakıldığında her şey mucizedir! Günümüzde ulaşılan ilmî ve teknolojik seviye, mucizelere ihtiyaç bırakmayacak şekilde âlemdeki ilâhî icraatın harikalığını gözler önüne sermektedir. Misal olarak şu üçüne bakabiliriz:

1- Hayat mucizesi: Hayat Allah’ın en antika bir san’atıdır. Bilgisayarın bir metal yığını olmanın ötesinde kendisinde nice programların yüklendiği bir teknoloji harikası olması gibi, her bir hayvan ve insan bir madde yığını olmanın çok çok ötesinde binler duyu ve duygularla dopdolu bir hayat mucizesidir.

2- Göz mucizesi: Günümüzde teknolojik olarak göze en yakın makine kameradır. Ama insana takılan göz, kamerayla kıyasa girmeyecek şekilde muhteşem bir mucizedir.

-Bir çift olması,

-başımızda en uygun yerde olması,

-normal şartlar altında ömür boyu kullanılması,

-bazı şeyleri görüp bazı şeyleri görmemesi,[19]

-canlı bir kamera olarak gördüklerini kaydetmesi,

-kaydedilenlerin hafıza arşivinde depolanması,

-akıl ile entegre edilip görülenlerin değerlendirilmesi… gibi özelliklerinin tamamı bu mucizeliği teyid etmektedir.

3-Uçuş mucizesi: İnsanlar yaklaşık yüz elli yıldan bu yana uçarken, kanatlı medeniyetin mensupları olan kuşlar, yaratıldıkları dönemden bu yana uçmaktadır. Yaptığımız uçaklar, sinek ve kuşların basit bir taklidinden ibarettir. En mükemmel uçağımız bile küçücük bir sinek yanında san’at ve manevra kabiliyeti gibi sahalarda çok ilkel kalır. Hele martı gibi kuşlar hem karada hem denizde hem de havada gitmeleriyle “Haydi, bize benzeyen araçlar yapın” diye mesajlar vermekte ve -tabirde hata olmasın- bize hava atmaktadır.

Âlemin yoktan varlığa getirilmesi, insanın şu mükemmel yaratılışı, ölü topraktan canlıların yaratılışı gibi saymakla bitiremeyeceğimiz nice mucizeler varken “mucizeyi aklıma sığıştıramıyorum” demek tam bir garabettir.

Hayatımızda Mucize

Mucize, uçuk kaçık ve ayakları yere sağlam basmayan bir konu olmayıp aksine hayatımızın bir parçasıdır. Çünkü hayatın rutin akışı içerisinde zaman zaman sıra dışı harikalara da yer vardır. Bunu bilmek insanı rahatlatır. Normal şartlar altında bütün kapılar kendine kapalı görülürken “Gece hamiledir, gün doğmadan neler doğar. Benim için bir kapı kapanmışsa Allah kim bilir kaç tane yeni kapılar açar” der ve geleceğe ümitle bakar. Sözgelimi kanser gibi amansız bir hastalık halinde bile “Her derdin mutlaka dermanı da vardır” der, strese kapılmadan derman arayışına devam eder. Hamdi Yazır, meselenin bu yönüne şöyle dikkat çeker:

“Harikalar, kulların ızdırar zamanlarında Allahu Teâlâ’nın hususî inayetidir.”[20]

Tanıdığım değerli bir zatın başından geçen şu olay hayatımızdaki harikalara güzel bir misaldir:

Bu zat yağmurlu bir kış günü bisikletiyle giderken birden bisiklet kayar, yere yuvarlanır. Ardında ise yakın mesafede peşinden gelen bir tır vardır. Tır şoförü ani gelişen bu durum karşısında fren yapamaz, üzerlerinden geçer. Allahtan tam da tırın orta kısmına denk gelecek şekilde yerde bulunmuşlar, adama da bisiklete de bir şey olmamıştır. Tır şoförü heyecanla arabayı durdurup indiğinde adamın bisikletini yerden kaldırdığını görür. Aralarında şöyle bir konuşma cereyan eder:

-Be adam, niye dikkat etmiyorsun? Kendini de beni de mahvedecektin! Ama bu nasıl oldu, sana hiçbir şey olmamış?”

-Allah’ın inayeti!

-İnayet nedir?

-İnayet, üzerinden koca bir tır geçtiği halde hiçbir zarar görmeden sapasağlam ayağa kalkmandır!

Gerçi mucizenin gerçekliği için aklî bir zorunluluk yoktur. Mucize olmadan da insanlar peygambere inanabilirler ve inanmışlardır. Ama mucizenin olmayacağı şeklinde de aklî bir zorunluluk yoktur. Mucizenin vukuu ise, başta Kur'ân olmak üzere hem semâvi kitaplarda görülmekte hem de tarih boyu hayatın rutin seyri içinde sıra dışı harika durumlarla bilfiil yaşanmaktadır. Peygamber Efendimizin son nebi olması haysiyetiyle artık on dört asırdır insanların bir nebi eliyle mucize görmeleri söz konusu değildir. Ama Allah’ın veli kulları her devirde bulunmaktadır. Bunların da şeklen mucizeye benzeyen kerametleri vardır.

İlim ve teknolojide zirvelere doğru yükselen günümüz insanına mucize kavramını reddetmek hiç de şık durmaz. Çünkü günlük rutin hayatımız yüzyıl önceki insanların bile “Hayır, bunlar olamaz!” diyecekleri türden “teknolojik mucizelerle” doludur. Günümüz insanı âdeta Hz. Davud gibi demire kolayca şekil verebilmekte, Hz. Süleyman gibi havaya binebilmekte, Hz. İsa gibi en amansız dertlere derman bulabilmektedir…

Mucizeye inanmak insanı güçlü kılar, zorluklara “Ben bunu aşamam” şeklinde değil de “Biiznillah bunu da aşarım” şeklinde baktırır. Bu ise bardağa dolu tarafından bakmaktır. Böyle bir bakış insanı streslerden uzak tutar, çözüm odaklı bir hayat yaşatır. Ama bu “Bir mucize olsun, birden hayatımda her şey düzelsin” şeklinde de anlaşılmamalıdır. Zira Kuranın da bildirdiği üzere “İnsan için ancak çalıştığı vardır!” Bize düşen sebepler dairesinde gayrettir, Allaha ait olan ise tevfik ve inayettir.


[1] Bunlar için sırasıyla bkz. Taha 20/17-21, Enbiya 21/69, Kamer 54/27-29, Maide 5/110, İsra 17/1…

[2] Maide, 5/112-113.

[3] Enbiya, 21/69.

[4] Bkz. İsra, 17/1 ve Necm 53/5-18.

[5] Kamer, 54/1.

[6] Enfal, 8/17.

[7] Bkz. Enfal, 8/10; Âl-i İmran, 3/123-126.

[8] Bkz. Cin, 72/27.

[9] Bkz. Tahrim, 66/3.

[10] Maide, 5/67.

[11] Yunus 10/62-64.

[12] Taftezanî, Şerhu'l- Akaid, s. 77.

[13] Bkz. Enbiya, 21/68- 70.

[14] Ebu Abdillâh Şemseddîn Zehebî, Siyeru Aʿlâmin-Nübelâ, Müessesetü’r- Risale, IV, 8.

[15] Bkz. Âl-i İmran 3/45, Meryem 19/17-19.

[16] İbn Cerir Taberî, Câmiu'l- Beyan an Te'vili'l- Kur'ân, (Tefsiru't- Taberi), Daru'l- Fikr, Beyrut 1995. III, 244; Mahmûd b. Ömer Zemahşerî, Keşşâf an Hakâikı Ğavâmizi’t-Tenzîl, (Tefsîru’l- Keşşâf) Dârul- Kütübi’l- Arabî, Beyrût, ts. I, 358; Merâğî, Tefsîru’l-Merâğî, III, 145.

[17] Nursi, Mektubat, s. 444.

[18] Ahzab, 33/62.

[19] Mesela muhatabımızın ince bağırsaklarına kadar görsek hiç de hoş olmazdı. Her tarafta bulunan mikro organizmaları görsek keyfimiz kaçardı.

[20] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 267.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun