İnsanın özellikleri ve diğer varlıklarla arasındaki farklar nelerdir? İnsandaki temel kuvve ve duygular hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cenâb-ı Hakk’ın kâinat sarayında yarattığı cismanî varlıkların sonuncusu insandır. İnsan, diğer varlıkların yaratılmasından sonra, hepsinden daha şerefli ve kıymetli olarak yaratılmıştır. Yaratılışı (hilkati) bir ağaca benzetirsek, insan, âdeta o ağacın meyvesi hükmündedir. Bir ağacın en kıymetli parçası ise, bilindiği gibi meyvesidir. Ağaçtan beklenen asıl netice, o meyvede toplanmaktadır. İnsanın, yaratılış ağacının meyvesi yerinde olması, onun değerini en güzel şekilde gösterir.

İnsanın hem meleklere, hem de hayvanlara benzeyen tarafları olduğu gibi, onlardan ayrı pek çok özellikleri de vardır. Bunların üzerinde kısaca duralım.

İnsanlar ve Melekler:

İnsanlar, Allah’a kulluk etmek, O’nu tanımak ve O’nun bütün kâinatta tecelli eden kudret ve saltanatına şahadet ve nezaret etmek görevi cihetiyle meleklere benzerler. Hattâ, insan, bu hususta daha kabiliyetlidir. Daha kapsamlı bir yaratılışa sahiptir. Fakat onda şerre iştahlı ve kötülüğe meyilli bir nefis de bulunduğundan, meleklerden farklı olarak, çok mühim terakki ve tedenniye yani manevî yükseliş ve düşüşe namzettir. (Sözler, 372-373.)

Nefis ve şeytana uymak suretiyle Ebû Cehiller ve Nemrud’lar kadar alçaldığı gibi,  nefis ve şeytanı dinlemeyip  Allah’ın  emirlerine itaat etmek suretiyle de Nebiler, Sıddîklar ve Evliyalar mertebesine yükselmektedir. Böylece mânevi kemâlâtta melekleri bile geçebilmektedir.

Meleklerin ise, makamları sabittir. İlerleme ve gerilemeleri yoktur. Yaratılışları gereği masumdurlar. Bu bakımdan insan, meleklerden farklı bir fıtrata sahip ve daha üstün makamlara namzettir.

 

İnsanlar ve Hayvanlar:

İnsanlarla hayvanların müşterek özellikleri; ikisinin de yaptıkları işlerde ve hizmetlerde nefisleri için bir haz, lezzet ve ücret aramalarıdır. Hayvanın lezzet ve hazzı, sadece dünyevîdir, bizzat yaptığı işin içindedir ve o âna mahsustur. Onlar, yaptıkları işlerden tam bir zevk ve lezzet alırlar.

İnsanın ise, iki türlü lezzet ve ücreti vardır.

Biri: Cüz’idir, hayvanidir, muacceldir. Yani, dünyada verilir, yaptığı işe vukuu anında peşin terettüp eder. Meselâ, insanın hayır yaptığında ferahlaması ve sevinmesi, kötülük yaptığında da vicdan azabı duyması; bir nevi, yapılan işe dünyada verilen ücret veya cezadır.

İkincisi: Küllidir, melekidir, müecceldir. Yani, âhirette verilecektir.

İnsanın hayvanlardan ve diğer varlıklardan farkına gelince:

a) İnsanın mahiyeti ulvîdir, kıymeti yüksektir, olgunlaşma ve gelişmesine sınır yoktur. Hayvanların ise mahiyetleri cüz’idir, kıymetleri şahsidir, olgunlaşmaları mahduttur. İnsanın her bir ferdi, hayvanların bir nev’ine mukabil gelebilecek bir külliyet ve camiiyete sahiptir. Hayvanların binlerce nev’inin yaptığı vazifeleri, bir tek insan nev’i mükemmel şekilde yapabilmektedir.

İnsanın bu geniş kabiliyeti, ulviyet ve kemâli şu sebebten ileri gelmektedir: Cenâb-ı Hak insanların kuvvelerine ve duygularına yaratılıştan bir hudut çizmemiş, bir kayıt koymamış, serbest bırakmıştır. Halbuki hayvanların kuvve ve duyguları sınırlıdır. Yaratılıştan kayıtlıdır. İnsanın ise her bir kuvvesi hadsiz bir mesafede dolaşabilme vasfına sahiptir. Bu sayede insan, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerine mazhar olabilmektedir. Eğer duygularına sınır konulsaydı, insanın da istidat ve kabiliyetleri, hayvan gibi dar bir daire içinde sıkışıp kalır, Cenâb-ı Hakk’ın binbir esmasının aynası ve mazharı olamazdı. (*) İnsanın duygularının sınırsızlığı, onu aynı zamanda sonsuz bir terakki ve tedenniye de mazhar etmiştir. (Bk: Mektubat, 340.)

*İnsanın duygularının sınırsız olduğuna bir misâl: İnsan hırs ile bütün dünya kendine verilse “hel min mezîd” yani “daha yok mu?” diyecektir. Resûl-i Ekrem’den (S.A.V.) bu hususta şöyle bir hadîs-i şerif rivayet edilir: “İnsanoğlunun mal ve altın dolu iki vadisi olsa (kanaat etmeyip) üçüncü bir vadiyi de ister. O’nun karnını ancak toprak doldurur.” (Müslim, II, 725, K. Zekât)

Cenâb-ı Hak, insanın bu duygularına yaratılıştan bir sınır çiz-memekle beraber, tamamen başıboş da bırakmamış, gönderdiği Şeriat ve Peygamberlerle onlara bir hudut tayin etmiştir. İnsanı, bu duygularını, cüz’i iradesini sarfederek yasal sınırlar içinde tatmin etmek ve kullanmakla mükellef tutmuştur. İnsanın imtihan edilmesinin mânâsı da böylece gerçekleşmektedir.

b) İnsanın görüş ve anlayış ufku çok geniştir. Gerek nefsine ve gerekse nefsi dışındaki varlıklara,  hâdiselere ilişkin idraki küllî ve umumîdir. Fikir ışığı sayesinde eşyayı analiz ve sentez kabiliyetine sahiptir. Bir şeyin meydana gelmesi için lâzım olan malzemeleri tesbit ve tayin eder, Sonra bunları bir plân dahilinde birleştirir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento gibi lüzumlu şeyleri bir araya getirir ve bir ev yapar. Halbuki hayvanın görüş ve anlayışı sınırlıdır. Analiz ve sentez kabiliyeti yoktur. Eşya arasında ilgi  kurup onlardan  bir sonuç çıkaramaz. (Mesnevi-i Nuriye Ter. 194; Muhakemat, 122.)

c) İnsanın lezzet ve üzüntüsü kısmen süreklidir. Zira akıl ve fikir sebebiyle sadece bulunduğu ânla değil, geçmiş ve gelecek zamanlarla da alâkalı  bir hüviyete  sahiptir. Geçmiş  zamanda  başına gelmiş dertleri düşünüp onların kaybolup gitmesinden sevinç ve lezzet duyduğu gibi; istikbal endişesiyle daha gelmeden,  gelmesi muhtemel acıklı vaziyet ve hallerden üzüntü duyar, rahatı kaçar. Veya şimdi aldığı lezzet ve zevklerin bir müddet sonra elinden gideceğini düşünür, bu sebeble de aldığı lezzet yarıya iner, hattâ bazan lezzet alamadığı gibi, büyük bir ıztırabın içine bile düşer.

Halbuki hayvanların elem ve lezzetleri anlıktır. Akılları olmadığı için geçmiş ve gelecek zamanları düşünemez ve arada irtibat kuramazlar. Bu sebeble hissettikleri lezzet ve elemler, sadece bulundukları âna mahsustur. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bıçak boğazına sürüleceği zamana kadar hiçbir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği zaman bir anlık hisseder. Fakat kesim bitince o his de gider, o elemden de kurtulur. (Bunun içindir ki, İslâm’da kesimin güzel yapılması ve bütün boyun damarlarının bir anda kesilmesi emredilmiştir. Böylece beyinle irtibat kuran sinirler kesilmiş, hayvan da acı duymaktan kurtulmuş olur.)

Hem hayvanlar lezzet aldıklarında tam alırlar. Geçmiş ve gelecekten gelen korku ve endişeler onların o anki zevklerini bozmadığı için, onlar dünyevi zevk cihetiyle insandan çok daha fazla zevkler alır ve lezzet duyarlar. İnsan dünyadan zevk almada onlara yetişemez. Muvakkaten zevk alıyorum zannetse de, ardından gelen endişeler ve korkular, o lezzeti ve zevki zehire çevirir. Bu da, insanın sadece dünya lezzetlerini tatmak için yaratılmadığını; kendisinden daha başka ve çok mühim vazifeler beklendiğini göstermektedir. (Sözler, 132-133. İnsanı hayvanlardan ayıran diğer bazı hususiyetler için bk: Mesnevi-i Nuriye, 193; Sözler, 375-376.)

İnsandaki temel kuvve ve duygular:

İnsanoğlu, hayatını devam ettirebilmesi için Cenâb-ı Hak tarafından 3 temel duygu ve kuvve ile mücehhez kılınmıştır. Bu temel duygular şunlardır:

a) Kendine menfaati ve faydası dokunan şeyleri celbetmek için kuvve-i şeheviyye (şehvet duygusu).

b) Zararlı ve faydasız olan şeyleri defetmek için kuvve-i gadabiyye (gazab duygusu).

c)
İyi ile kötüyü, zararlı ile faydalıyı birbirinden ayırtedebilmek için kuvve-i akliye (akıl).

Bu kuvvelere dinler vasıtasıyla belli bir hudud çizilmekle beraber, yaratılıştan bir sınır konulmadığı için, herbirisi ifrat (çok aşırı), tefrit (çok geri) ve vasat (normal) olmak üzere üç mertebeye aynlırlar. Şimdi her duygunun bu üç mertebesini görelim:

Şehvet duygusu’nun tefrit mertebesi, HUMUD’dur. Yani ne helâl, ne de haram hiçbir şeye karşı şehveti ve isteği olmamaktır, İfrat mertebesi FÜCUR’dur ki, namus ve ırzları payimal etmek, helâl-haram tanımadan her şeye karşı şehvetli ve arzulu olmak demektir. Bu duygunun normal mertebesi ise İFFET’tir. Yani helâl’e karşı şehvet duymak, harama karşı ise şehvetsiz ve isteksiz olmaktır.

Şehvet duygusu, sadece cinsî temayülle ilgili bir duygu değildir. Yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi ayrıntıları da vardır ve bunların her birinde de bu üç mertebe söz konusu olur.

Gazap duygusu’nun tefrit derecesi, CEBANET, yani korkaklık halidir. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak ve çekinmektir. İfrat derecesi ise, TEHEVVÜR’dür ki, ne maddi, ne de manevî hiçbir şeyden korkmaz. Hiçbir kayıt tanımaz, Bütün zulümler, anarşiler, istibdatlar, ihtilâller bu mertebenin mahsûlüdür. Bu duygunun normali ise, ŞECAATtır. Yani dinî ve dünyevî hukuku için canını feda eder, meşru olmayan şeylere ise karışmaz.

Aklın ise, tefrit hali GABAVET’tir. Yani hiçbir şeyden haberdar olmama, en basit şeyleri bile anlayamama halidir, ifratı ise, CERBEZE olup, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterecek derecede aldatıcı bir zekâya sahip olmaktır. Normal derecesi de HİKMET’tir. Yani hakkı hak olarak görmek ve ona uymaya çalışmak; bâtılı da bâtıl olarak bilmek, ondan kaçmaya çabalamaktır.

Bu üç duygunun normal dereceleri olan İffet, Şecaat ve Hikmet; dinlerin bu sınırsız duygulara çizdiği sınır ve üzerinde olunmasını emrettiği istikamet hâlidir

İffet, şecaat ve hikmet sahibi bir kimseye, ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere olması sebebiyle adalet sahibi (âdil); ve Allah'ın emrettiği istikamet çizgisi üzerinde bulunması nedeniyle de "Sırat-ı Müstakim ehli" denir. (bk. İşaratü'l - İ'caz, 22-23).

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.