İbrahim Peygamberin, Allah'ım nasıl diriltiyorsun bir göster de kalbim mutmain olsun, sözünü nasıl yorumlamak gerekir?

Tarih: 24.04.2014 - 14:27 | Güncelleme:

Soru Detayı

- İman kuvveti. "Gayb alemi açılsa imanım ziyadeleşmeyecek." diyen Hz. Ali ile "Allah'ım nasıl diriltiyorsun bir göster de kalbim mutmain olsun." diyen İbrahim Peygamberi nasıl yorumlamak gerekir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Ali’nin "Gayb alemi açılsa imanım ziyadeleşmeyecek." şeklindeki sözü ile,"Allah'ım nasıl diriltiyorsun, bir göster de kalbim mutmain olsun." diyen Hz. İbrahim’in bu sözünü şöyle anlamak mümkündür:

1) Hz. Ali’nin ifadesi, imanın bizzat kendisine yönelik olarak seslendirilmiştir. Buna göre, Hz. Ali bu sözü söylemekle, imanının kuvvetini, şüphelerden tamamen uzak olduğunu, şühûd derecesinde bir iman gücüne sahip olduğunu belirtmek istemiştir.

- Hz. İbrahim ise, imanını değil, itminanını güçlendirmek istemiştir.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Bir vakit de İbrâhim: 'Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?' demişti. Allah: 'Ne o, yoksa buna inanmadın mı?' dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: 'Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.' Allah ona: 'Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir / üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.'” (Bakara, 2/260)

- Bu ayette meal olarak yer alan “yoksa buna inanmadın mı / iman etmedin mi?” sorusu imanın bizzat kendi gücüne yöneliktir. Bu soruya karşılık Hz. İbrahim’in: “Elbette iman ettim” demesi, sorgulamanın imanın kendisiyle ilgili olmadığının açık göstergesidir. Peki sorgulanan neydi? Sorgulanan iman değil, hissiyatın madeni olan kalbin duygusal tarafının tatmin konusudur. “Sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” mealindeki sözü bunu göstermektedir.

- Demek ki Hz. Ali’nin sözleri doğrudan imanla alakalıdır. Hz. İbrahim’in sözleri ise, imanla değil, itminanla alakalıdır.

2)  “Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. (İşarat-ül İ'caz, s. 77)

Buna göre, kalb denildiğinde, iki şey akla gelir: Akıl ve hissiyat/duygular.

“Biz cehennem için (netice itibariyle cehennemi hakkeden) cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır, ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (A'raf, 7/179)

mealindeki ayetten de kalbin aklı da ihtiva eden bir kavram olduğunu görmek mümkündür. Çünkü, idrak etmek aklın bir fonksiyonudur. Keza, idrak bir ilmi gerektirir. Razi’nin ifade ettiği gibi, kalbin idrak sahibi olması onun ilim mahalli olduğunu da göstermektedir. (Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Buna göre, Kalb hem aklı hem de duyguları barındıran bir merkezdir.

Hz. İbrahim, burada kalbin mahalli olduğu imanın akli delillerini değil, ulvî hissiyatını tatmin eden deliller aramıştır. Bu da ancak görmekle mümkündür.

Nitekim, Hz. Peygamber (asm) de görme duyusunun kuvvetine işaret etmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Musa “kavminin buzağıya taptıklarını" bizzat Allah’tan öğrenmişti. Bu olayın doğruluğunda elbette hiç şüphesi yoktu ve hiçbir vesvese taşımıyordu. Bununla beraber olayı gözleriyle müşahede ettiği anki tepkisi çok farklı bir mecraya kaymıştı. Aslında gözleriyle gördüğü andaki yakîni, Allah’tan haber aldığı zamandaki yakîninden daha fazla değildi, çünkü böyle bir şey düşünülemez. Buna rağmen olayı gözleriyle gördüğü anki tepkisinin fazla olduğu da bir gerçektir.

İşte bundan anlıyoruz ki, peygamber de olsa bir beşer olarak “insanlarda bulunan” görme olgusunun duygular üzerindeki etkisi farklıdır. Nitekim, Peygamberimiz (asm) de Hz. Musa’nın bu olayına dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

“Duymak görmek gibi değildir. Nitekim, Allah Musa’ya kavminin buzağıya taptıklarını bildirdiği zaman elindeki Levhaları atmamıştı, fakat onların yaptıklarını bizzat gördüğünde Levhaları atıvermişti ve onlar kırılmıştı.” (İbn Hanbel, 1/271)

İşte Hz. İbrahim’in “itminan-ı kalb” dediği şey, hissiyatı okşayan, duyu organlarına hitap eden ve özellikle görmeye dayalı  bir tatmindir.

Hz. Ali’nin sözleri ise, bu tatminin dışında ve sadece kendisinde bulunan imanın bizzat cevherine taalluk eden kuvvetini seslendirmeye yöneliktir.

3) Hz. Ali’nin “Alem-i gayb açılsa, imanım ziyadeleşmeyecek...” manasındaki sözü, onun kesin şahsi kanaatinin dışa vurmasıdır. O bu konuda bir insan olarak bu konuyu sorgulamış ve iç aleminde beslediği kesin kanaatini seslendirmiştir.

- Buna mukabil, Hz. İbrahim’in durumu ise, Allah tarafından sorgulanmış ve arzu edilen tatmin hususu da tahakkuk ettirilmiştir.

- Bu açıdan bakıldığında, Hz. Ali’nin de -imanın asıl cevherindeki kuvvetle ilgili olmasa da- kalbin duygusal tarafında yer alan ve tatmin olmaya ihtiyaç duyan hissiyatının olabileceğini söylemek mümkündür.

Hz. İbrahim ise, en az Hz. Ali kadar imanın asli cevherindeki kuvvete sahip olmakla beraber, “ölü kuşların dirilmelerini” gördükten sonra, artık işitmeyi, görmeye dönüştürdüğü için, duygusal tarafı dahi bir tatmine ihtiyaç duymaz hale gelmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun