Hayat nedir?
Değerli kardeşimiz,
HAYAT:
FARKLI VE GİZEMLİ BİR VARLIK BOYUTU
Prof. Dr. Yunus ÇENGEL
Adnan Menderes Üniversitesi, Aydın/TÜRKİYE, Nevada Üniversitesi, Mechanical, Engineering Department, Nevada, A.B.D., [email protected]
1- HAYAT NEDİR?
Hayatın tanımı, hem doğa bilimciler hem de felsefeciler için zorlayıcı bir konu olmaya devam etmektedir. Hayatın gerçek doğası, hâlâ büyük ölçüde kafaları zonklatan bir gizem olarak durmaktadır.
|
“Hayat Nedir?” sorusunun hâlen tatmin edici bir cevabı yoktur. Hayat, ne olduğundan tam olarak emin olmadığımız, ancak gördüğümüzde tanıdığımız şeylerden biridir. Örneğin, bizler insan olarak canlıyız. Kediler gibi hayvanlar, portakal ağaçları gibi bitkiler ve bizi hasta eden bakteriler de canlıdır. Ancak mobilya, TV cihazları, robotlar, büyüyen silikon kristalleri ve
|
kar taneleri canlı değildir. Dolayısıyla, hayatın tanımlanması yerine genellikle tarif edilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü hayat, canlı varlıkların somut bir özelliği olmak yerine, soyut yani sübjektif bir özellik veya niteliktir. Biz, canlı olmanın ne demek olduğu ve canlı varlıkları cansız olanlardan ayırt edebilme konusunda içten gelen sezgisel bir anlayışa sahibiz. Bunu, canlı varlıkların karakteristik özelliklerinin varlığını kontrol ederek yaparız.
Hayat, genellikle sürekli değişim ve büyüme kapasitesi, fonksiyonel aktiviteler ve üreme ile karakterize edilir. Hayatı tanımlamak
için, “hayat kendi kendini idame ettirme ve kendini kopyalama özellikleri olan moleküler bir dizilimdir” den “en iyi durumunda hayat aktif, duygulu, düşünen, amaca yönelik, değerlendiren, sosyal, başkalarına saygı gösteren, ilişki kuran ve umursayan bir ruhtur”a kadar uzanan, birçok öneriler yapılmıştır43.
43 Talley, J., https://philosophynow.org/issues/101/What_Is_Life, Erişim Tarihi: 1 Eylül 2017.
|
Ontolojik olarak, canlı ve cansız şeylerin varlığı ve aralarındaki açık fark, tüm insanlığın “hayat” olarak adlandırdığı bir şeyin var olduğunu gösterir. Hayat, bazen, organizmada değişime ve faaliyete sebep olan görülmeyen bir enerji veya bir ışık olarak nitelendirilir. Canlı varlıkların aksine, hayatın kendisi, fiziksel bir varoluş değildir. Çünkü onunla etkileşime girdiğinde veya birleştiğinde cansız bir şeyi canlı bir varlığa dönüştüren bir “hayat
maddesi”, “hayat enerjisi” veya fiziksel bir “hayat alanı” gözlemlenmemiştir. Bu nedenle hayat, maddedışı ve fizikötesidir. Başka bir deyişle, hayat manadır.
Bir insan öldüğünde, fiziksel bedeninden hiçbir kütle veya enerji kaybı olmaz. Her ne kadar hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonlar büyük ölçüde rastgele bir biçimde devam ediyor olsa da sanki görülmez hayat ışığının bedendeki parlaması bir şekilde söner. Kişiyi, kanın yapay olarak dolaşmasını, akciğerlerin çalışmasını ve beslenmeyi sağlayan hayat destek makinelerine bağlamak, sonucu değiştirmez. Bu yüzden, yapay hayat yaratma amaçlı tüm iddialı proje ve projeksiyonların başarısızlıkla sonuçlanmış olması pek de şaşırtıcı değildir. Öyle görülüyor ki bizim yeni bir başlangıçla önyargısız bir şekilde hayatı daha iyi anlamaya çalışmamız gerekmektedir.
Hayat Görünmez Bir Tutkal Gibidir
|
Canlı varlıkların karakteristik özelliklerinden biri, birlik ya da bütünlüktür. Hayat, çokluk üzerinde birliğin tezahür etmesinin bir şeklidir. Hayat, çokluğu birliğe dönüştürür; bütünün bileşenlerini adeta görünmez bağlarla birbirleriyle ve bütünle ilişkilendirir. Ne kadar büyük ya da karmaşık olursa olsun, canlı bir organizma, belirgin sınırları içinde, bir ‘bir’ olarak vazife görür – bir otomobilin binlerce parçasının bir sürücünün komutu altında (ya da şoförsüz araçlarda sürücü yazılımının kontrolünde) tek bir varlık olarak birlikte hareket etmesi gibi. Canlı sistemlerin bir diğer içsel özelliği de parçalar ile bütün arasında kesin bir ilişki olmasını gerektiren, organizmadaki bileşenlerin bölünmezliğidir.44
44 Rosen, R. (1991). Life Itself: A Comprehensive Inquiry into the Nature, Origin, and Fabrication of Life. ISBN 978-0-231-07565-7.
Hayat, bütün bileşenlerin derinliklerine işleyen görünmez bir tutkal gibidir. Canlı bir organizmanın bedenini bir arada tutar ve net hatlarla belirlenmiş bütünlüğünü korur. Öyle görülüyor ki canlı bir organizmadaki bütün faaliyetler hayata hizmet eder ve hayatı sürdürmeye ve bütünlüğünü
|
korumaya yöneliktir. Bir organizma öldüğünde, dağılmaya başlar ve bütünlüğünü yitirir. Ölü bir beden, o görünmez tutkal buharlaşmış ve parçalar birbirinden çözülmüş gibi ayrışmaya başlar. Bu yüzden, canlı bir organizma, kimyasal açıdan aktif bir moleküller kümesinden çok daha fazlasıdır. Kimyasal reaksiyonlar, ölü bir organizmanın ayrışan bedeni içerisinde meydana gelmeye devam eder. Ancak birbirinden kopuk başıboş kimyasal reaksiyonlar, cansız bütünü, diğer canlı organizmaların inşasında yapı taşları olarak tekrar kullanılmak üzere, parçalarına ayrıştırırlar. Bu nedenle, kimyasal reaksiyonlar, canlı varlıklarda hayatı desteklemek için gayet düzenli ve koordineli bir biçimde oluşurken, ölü organizmalarda, cesetleri bileşenlerine ayrıştırmak için rastgele ve koordinasyonsuz bir tarzda meydana gelirler.
Canlı Bir Arı, Cansız Büyük Bir Dağdan Daha Büyüktür
|
Hayat olmadan algılama olamaz. Ve algılama olmadan, hiçbir şeyin varlığı bilinemez ve dolayısıyla hiçbir şey var olamaz. Bu durunda realite diye bir şey olamaz. Eğer evrende (kâinatta) hayat (ve dolayısıyla bilinç) olmasaydı, kâinat bilinmeyen bir şey olurdu ve tüm kâinatın hiçbir değeri ve anlamı olmazdı. Kâinatın var olup olmaması hiçbir anlam ifade etmezdi. Çünkü hiçbir bilinçli zihin onun hakkında bir şey bilmeyecekti. Yani bir bakıma kâinat âdeta hiç var olmamış gibi olacaktı. Kimsenin varlığından haberi olmadığı bir yer altı definesi, var olmayan bir define gibidir. Hayatla tüm kâinat canlanır ve bilinir hâle gelir – karanlıkta yokluğa bürünmüş bir şehrin, ışıkları yandığında yokluktan varoluşa çıkıvermesi gibi. Bildiğimiz
fiziksel ışık, fiziksel varlıkları görünür hâle getirir; fizikdışı olan hayat ışığı ise, fiziksel olan ve olmayan şeylerin bilinmesini sağlar. Varoluş, bilinçli gözlemcilerin varlığı ile önem kazanır ve anlamlı hâle gelir. Çünkü ancak bu sayede gözlemlenebilir ve algılanabilir hâle gelir. Bu yüzden denebilir ki canlı küçük bir arı, cansız büyük bir dağdan daha büyüktür. Çünkü bütün dağ, arı tarafından gözlemlenebilir ve algılanabilir ve arının varlık âleminin bir parçası olur. Arı, dağdaki her şeyle etkileşim içindedir ve tüm dağın sahibi ve onun efendisi gibi davranabilir. Öte yandan, ölü bir arı, yalnızca temas hâlinde olduğu toprak ve hava ile sınırlı bir etkileşim içindedir.
Fiziksel varoluş, ayırt edici özelliği hayat olan iki geniş kategoride ele alınabilir. Bunlar;
(1)Canlı varlıklar
(2)Cansız varlıklar.
Canlı varlıklar, daha yüksek bir varoluş seviyesini oluştururlar; cansız varlıklar ise canlı varlıklara destek olarak onların ihtiyaçlarını karşılarlar. Canlılar âleminde, insanlar, üst düzey bir bilince sahip oldukları için, en üst varoluş formudur. Bitkiler ise, hiçbir bilinç emaresi sergilemedikleri için, en alt varoluş formlarını oluşturur.
İnsanlara kıyasla hayvanların içgüdüyle desteklenen zayıf bir bilince sahip oldukları görülür – yiyecek, habitat, yavrularını ve tehlikeleri fark etmek gibi. Cansız hiçbir şeyin bilinç sahibi olmadığı gözleminden hareketle denebilir ki hayatın varlığı, bilinç sahibi olmak için bir önşarttır. Eğer durum gerçekten böyle ise, son zamanlarda gelecekteki akıllı makinelerin bilinç kazanıp insanlığa varoluşla ilgili bir tehdit oluşturacağı konusundaki tartışmalar ve telaşlar, yapay hayat üretilmediği sürece, bir fanteziden ibarettir.
“A Guide for the Perplexed (Kafası Karışmışlara Rehber)” adlı kitabında, E.
F. Schumacher, gerçekliğin bir haritası olarak, maddesel determinizmin ve bilimsel dünya görüşünün yetersizliklerine dikkat çeker. Ayrıca, varoluşun, niteliksel olarak farklı dört seviyeden oluştuğunu öne sürer:
a-
b-
c-
d-
Schumacher sadece mineral seviyesinin tamamen dışta ve görünebilir olduğunu ve dolayısıyla modern bilim tarafından tam olarak bilinebileceğini belirtir. Diğer üç seviye, dıştaki beş duyumuz yoluyla bilimsel gözlemlemeler için tam olarak uygun olmayan, gittikçe artan oranda içeride ve görünmez nitelikler ihtiva eder. O, devamla, minerallerin cansız olduğunu, bitkilerin hayat ek özelliğine, hayvanların bilinç ek özelliğine ve insanların da öz farkındalık ek özelliğine sahip olduğunu öne sürer. Aynı zamanda, bu dört varlık seviyesi arasında birbirine geçişin, hiçbir maddî sebebe atfedilemeyeceğini iddia eder:
“Hayatın, atomların bazı özel tuhaf kombinasyonlarının bir özelliğinden başka bir şey olmadığını söylemek, Shakespeare’in Hamlet’in, harflerin özel tuhaf bir kombinasyonunun bir özelliğinden başka bir şey olmadığını söylemek gibidir. Gerçek şudur ki tuhaf harfler kombinasyonu, Shakespeare’in Hamlet’in bir özelliğinden başka bir şey değildir. Oyunun Fransızca veya Almanca versiyonları, harflerin farklı kombinasyonlarına sahiptirler.” 45
|
Ayrıca, büyük bir harf yığınının, bir milyar yıl beklense bile, kendiliğinden anlamlı kitaplar oluşturacak şekilde dizilme ihtimali nedir? Benzer şekilde, büyük bir atom yığınının, bir milyar yıl beklense bile, amaç, kasıt, bilgi ve beceri sahibi olmayan tabiî sebeplerin rastgele etkisi altında, kendiliğinden harika canlı varlıklara dönüştürme ihtimali nedir?
Hayat, Canlı Varlıkların En Temel Özelliğidir
|
Fiziksel bir ‘hayat maddesi’ olmadığından, hayat, canlı varlıkların fiziksel olmayan bir özelliğidir. Hayat, bir insan bedeninde tezahür ettiğinde, bedende birlik sağlar, bedeni insan özellikleriyle bütünleştirir ve ona zekâ, bilinç, duygu ve arzu gibi sübjektif nitelikler kazandırır. Bir şekilde aklını, bilincini ve duygularını yitiren bir kimse, hâlâ hayata sahip olabilir ve hatta koma hâlinde olsa bile yaşamaya devam edebilir. Ama hayatını kaybeden bir kişi akıl, bilinç, duygu ve arzu gibi bütün sübjektif niteliklerini yitirir. Bu nedenle hayat, canlı varlıkların en temel özelliği olmak zorundadır. Hayat olmadan, bir kimse akıl, bilinç ve duygu sahibi olamaz. Geleceğin cansız süperzeki yapayzekâ (AI) makinelerinin bir gün insanları köleleştireceğinden ve insan ırkının sonunu getireceğinden tedirgin olanlar, cansız varlıklar bilinç, duygu ve arzu sahibi olamayacağından, rahat nefes alabilirler.
Canlı organizmalar, ister birçok hücreden oluşan çok hücreliler olsun ister sadece tek bir hücreden oluşan tek hücreliler olsun, yüksek düzeyde yapılandırılmış ve
45 Schumacher, E. M., A Guide for the Perplexed, Harper & Row, New York, 1977, s. 19.
organize edilmişlerdir. Her bir hücre, karmaşık biyokimyasal proseslerin mükemmel bir düzen içinde ve uyum içinde gerçekleştiği bir birim gibi çalışır. Canlı bir hücre kimliğini, anlamını ve görevini onu oluşturan akılsız moleküllerden ve hücredeki kör kimyasal reaksiyonlardan edinmez. Hücrenin bileşenleri, hücrenin ne yaptığı hakkında hiçbir fikre sahip değildir. Tüm hücreye tek başına ve diğer hücrelerle birlikte önem ve anlam kazandıran, hücrenin amaç ve görevi ile iç içe girmiş olan hayattır.
Bu, bir bütün olarak bir otomobilin kimliğini, görevini ve hareketlerinin anlamını, otomobili oluşturan parçalardan ya da motorundaki kimyasal reaksiyonlardan edinmemesi gibidir. Eğer arabanın parçalarının içinde ve kimyasal reaksiyona giren moleküllerde bilinçli periler olsaydı, o perilerin arabanın ne olduğu ve ne yaptığı hakkında hiçbir fikirleri olmayacaktı. Cansız otomobil, değerini, amacını ve anlamını, kendini oluşturan parçalardan değil, canlı sürücüsünden edinir. Sürücüsüz hareket eden bir otomobil, olmayı bekleyen bir kaza demektir. Çünkü direksiyondan frenlere ve motora kadar otomobilin hiçbir parçası aracın ne yaptığını ve hangi amaçla nereye gideceğini bilmez.
Hayatın Sırlarını Atomlar ve Moleküller İçinde Arama Bizi Hiçbir Yere Götürmeyecektir
Hücreler, içinde hayatın şifresi olarak adlandırılan genetik malzemenin bulunduğu temel ünite veya birimlerdir. Hücreler, canlı organizmaların yapı taşlarıdır. Bütün canlı organizmalar bir veya daha fazla hücreden oluşur. En basit hayat formları, bakteriler ve virüsler gibi tek hücreli organizmalardır. Görünürdeki basitliklerine rağmen, bir bakteri veya virüs, kendisini, yarı geçirgen bir zardan oluşan bir torba içindeki bir kimyasallar çorbasında, neyi niçin yaptıklarından habersiz olarak çok sayıda kimyasal reaksiyona giren moleküllerden ayıran, kendine has bir kimliğe, karaktere ve göreve sahiptir. Canlı bir hücre, aynı kimyasal muhtevaya sahip ve aynı kimyasal reaksiyonlara sahne olan cansız bir kimyasal çorba kâsesinden çok daha fazlasıdır. Fark, gizemli hayattır. İşte bu gizemli hayattır ki o bir kâse kimyasal çorbasına birlik, kimlik ve kolektif bir şekilde hücrenin fonksiyonlarını yerine getirme kabiliyeti bahşeder. Ölü bir bakteri ya da virüs, içinde kimyasal reaksiyonlar meydana gelmeye devam etse de canlı bir bakteri ya da virüse kıyasla, bir hiçtir.
Bir kitaptaki her bir kelime, manalı olacak şekilde, belirli bir sırada dizilmiş harflerden oluşur. Ancak bireysel harflerin hiçbir anlamı yoktur ve belli ki bir kelimenin anlamı, onu oluşturan harflerden kaynaklanmaz. Anlam, dıştan gelir ve bir ruh gibi kelimeye nüfuz eder. Örneğin “Elma” kelimesi, e, l, m ve a harflerinin özel bir dizinidir; öyle ki akla belirli bir meyveyi getirir. Aynı şekilde, cümle, manalı olacak şekilde, kelimelerin bir araya getirilmesinden oluşur. Ancak bir cümlenin anlamı, onu oluşturan kelimelerin anlamlarının toplamı değildir. Örneğin, “Ben çay değil kahve severim” cümlesinde “kahve” ve “çay” kelimelerinin yerlerini değiştirince, cümlenin anlamı tamamen değişir. Belli ki bir cümlenin kazandığı anlam, onu oluşturmada kullanılan kelimelerin yanı sıra, kelimelerin konumuna da bağlıdır. Aynı şekilde, eğer bir kitaptaki paragraflar – ki her biri cümleler topluluğudur – karıştırıldığında, kitabın muhtevası aynı kalır ancak kitap tutarlılığını yitirir ve anlamsız hâle gelir. Belli ki bir kitaptaki her bir kelime ve cümle, kitabın kendisi gibi, bir anlam bütünlüğüne sahiptir.
Bileşik bir kümenin anlamı, bileşenlerinin anlamlarıyla ilintilidir ama bileşenlerinin anlamlarının toplamı değildir. Yani, anlam kazanılır, üretilmez ve anlam her seviyede tezahür eden bir olgudur. Eğer bir cümledeki kelimeler karıştırılırsa, cümle manasız hâle gelir. Kelimeleri rastgele dizilmiş bir cümle, manasız bir kelime yığını olur ve artık o kelimeler kümesine cümle bile denemez. Tabi ki eğer cümlede yer alan kelimeler çıkarılırsa, cümlenin manası yok olacaktır. Ancak bu, mananın kaynağının kelimeler olduğunu göstermez (kaldı ki kelimelerin kendileri sadece harfler, semboller veya sesler topluluğudur). Bu durum, kelimelerin veya cümlelerin sadece “anlam taşıyıcılar” olduğu gerçeğini değiştirmez.
Yukarıda verilen argümanlar elbette ki hayatın gizemini çözmekten uzaktır; ama doğru yönü işaret etmektedir. Burada dikkat çekilen, hayatın sırları ile ilgili cevapları atomlar ve moleküller içinde arama yaklaşımının bizi hiçbir yere götürmeyeceği ve bunun ötesine bakmanın gerekliliğidir. Hayat, doğru bir şekilde fizikdışı bir özellik olarak karakterize edildikten sonra, maddî ve maddedışı şeylerin nasıl etkileştiklerine ve sürecin nasıl kontrol edilebileceğine odaklanabiliriz.
2- CANLI VARLIKLARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Çalışma alanı canlı ya da yaşayan varlıklar olan temel bilim biyolojidir. Biyokimya, biyolojik sistemlerdeki kimyasal reaksiyonlarla ilgilenen bilim dalıdır. Canlı varlıkları cansız varlıklardan ayıran karakteristik özellik, gizemli hayattır. Hayatın, üzerinde herkesin mutabık kaldığı açık bir tanımı yoktur. Onun yerine, canlı varlıklar genellikle şu yedi özelliğe sahip organizmalar olarak tarif edilirler:
- Hücrelerden oluşmak,
- Metabolizmaya sahip olmak,
- Büyümek,
- Üremek,
- Homeostazi (vücut sıcaklığını) korumak,
- Çevredeki uyarıcılara cevap vermek
- Değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişmek.
Hayatlarının devamında gerekli biyokimyasal reaksiyonların gerçekleştirilmesi için, canlı organizmaların besin ve enerji tüketmeleri gerekir. Bir organizmada meydana getirilen biyokimyasal reaksiyonların toplamına metabolizma denir. Metabolizma, ya enerji tüketerek daha basit moleküllerden DNA ve proteinler gibi karmaşık moleküller inşa etmekten (anabolizma) veya kompleks molekülleri daha küçük moleküllere parçalamaktan (katabolizma) ibarettir. Büyüyen organizmalar, katabolizmaya kıyasla daha yüksek oranda anabolizmaya sahiptir. Değişen çevre şartlarında bile, canlı organizmalar fizyolojik görevlerini yerine getirmek için, sinyal ve kontrol mekanizması yoluyla kararlı iç şartları (örneğin insanlar için yaklaşık 37°C’lik bir sıcaklık) koruyabilir. Buna homeostazi denir.
Canlı bir organizmadaki hücreler, düzenli ve dengeli büyümeye tâbi tutulurlar ve organizma bedenen büyür. Örneğin, insan vücudu tek bir hücreyle başlar ve trilyonlarca hücreye ulaşır. Çok hücreli organizmalarda hücre sayısı, hücre bölün
|
mesi yoluyla artar. Büyüme, maddenin, bedenin rastgele yerlerinde rastgele birikimi değildir. Tersine, büyümenin bütüncül bir tarzda gayet koordineli bir süreç olduğu görülür. Adeta yeni bir genel şekil edinirken organizmanın içine büyüdüğü görünmeyen dış kalıplar vardır ve sanki her bir uzuv, organizmanın bir bütün olarak ne yaptığından haberdardır. Ayrıca, çiçekler, kuşlar ve kelebekler gibi canlıların üzerinde sergilenen büyüleyici ince ve rengârenk sanata bakılırsa, tüm hücreleri kontrolü altında tutan dıştan bir yönetim mekanizmasının iş başında olması gerektiği kanaati oluşur. Belli ki bu mekanizma tabiat kanunları olamaz, çünkü her canlı varlık birçok yönden kendine özeldir.
Bütün canlı organizmalar, genel olarak, ya tek bir ebeveynden veya iki ebeveynden üreyerek türünü devam ettirme kabiliyetine sahiptir. Bu kuralın açık
bir istisnası, dişi bir at ile erkek bir eşeğin çiftleşmesi sonucu doğan ancak kendisi üreyemeyen katırdır. Katırların canlı olduğuna dair bir şüphe söz konusu değildir.
Bakteriler gibi tek hücreli organizmalar, basitçe ikiye bölünerek ürerler. İnsanlar gibi karmaşık çok hücreli organizmalarda bir yavrunun hayatı da ikiye bölünerek kendinin kopyalarının üretilmesiyle tek bir hücre (döllenmiş yumurta) ile başlar. Sonra bölünen hücreler, tüm organizmaya hükmeden dıştan bir ajan tarafından yönlendiriliyormuş gibi, doğru yerlerde, doğru şekilde değişmeye başlar. İlginçtir ki bakteriler gibi tek hücreli organizmalar, hücre bölünmesi yoluyla ürediklerinde, hücre kolonileri oluşur ve her hücre kendi başına hayatta kalma kabiliyetine sahiptir. Yani, tek hücreli bir organizma “tek” olarak faaliyet gösteren, bağımsız ve kendine yeten bir hayat formudur.
Canlı organizmaların diğer bir ortak özelliği, çevrelerindeki değişikliklere veya uyarıcılara duyarlı olmalarıdır. Örneğin, birçok ağacın yaprakları Güneş’e doğru döner. Bakteriler besin kaynaklarına doğru göç eder ve hayvanlar sıcak havalarda bir yandan iç serinleme mekanizmalarını harekete geçirirken diğer yandan da gölgelik yerler ararlar. Canlı organizmalar, ayrıca, genetik kodlarındaki değişikliklerle ve dolayısıyla kalıtım yoluyla yeni çevrelere uyum sağlarlar. Örneğin, oksijenin az olduğu yüksek yerlerde yaşayan insanlarda, daha büyük akciğerleri barındıracak daha büyük göğüs kafesi geliştirilir.
Yukarıda listelenen hayat özellikleri hiçbir şekilde eksiksiz ya da tartışılamaz değildir. Alternatif özellik listeleri her zaman teklif edilebilir. Ama bu özellikler, canlı ve cansız varlıkları ayırt edebilmek için makul bir genel özellikler seti oluşturmaktadır.
|
İlginçtir ki bakteriler canlılık için bütün kriterleri sağlarlar ama virüsler sağlamazlar. Bir virüs, belirgin bir çekirdek olmadan, içeride bir nükleik asit genomundan ve onu dışarıdan çevreleyen bir protein kabuğundan oluşur. Virüslerin hücresel bir yapısı yoktur. Metabolizma yapmazlar ve üremek için taşıyıcı bir hücreye gerek duyarlar. Ancak genleri vardır, uyarılara tepki verirler, çevrelerine uyum sağlarlar, değişime uğrarlar ve taşıyıcı hücrelerde kendi kopyaları üretilerek çoğalırlar. Bu nedenle, bazıları virüsleri canlı kabul ederken, başkaları etmezler
Belki de hayat için gri bölgelerdeki görüş ayrılıklarını gidermek için tezahür olgusu devreye konabilir: Eğer bir organizma, ‘bir’ olarak hareket etme ve sadece bütün tarafından yapılabilen görevleri yapabilme gibi, fiziksel parçalarının ve proseslerinin toplamından fazla ise, o organizma canlıdır. Bunun sebebi, görünmez hayat tutkalının bileşenler arasındaki birliği ve koordinasyonu sağlamasıdır. Bu tarife göre virüs canlıdır, çünkü bir virüsün hiçbir bileşeni tüm virüsün bir bütün olarak yapabildiğini yapamaz. Ayrıca, klinik olarak ölü ilan edilen bir kişi, bazı organları ve hücreleri hayat fonksiyonları sergiliyor olmasına rağmen, bu tarife göre göre canlı değildir. Bu bakış açısı, hilomorfizm denen her şeyin maddî ve maddedışı varoluş veya formların birleşimi olduğu felsefesi ile uyumludur. Ama her şeyin madde ve enerji gibi fiziksel şeylerden ibaret olduğu felsefesi ile (fizikalizm) uyumlu değildir.
3- BİYOMERKEZCİLİK
Hayatın varoluşun odak noktası olması ve hayat olmadan hiçbir varlığın bilinemeyeceği görüşü, kâinatın hayat merkezli olduğunu ifade eden biyomerkezcilik fikrinin doğmasına yol açmıştır. Tüm varoluş hayatın etrafında döner ve her şey hayata hizmet eder. Kâinatın merkez sahnesi hayata aittir. Hayatın en yüksek formu bilinçli hayattır ve insanlar kâinattaki üstünlüklerini en yüksek düzeyde bilince sahip olmalarına borçludurlar. Hatta denebilir ki hayat varlığın özüdür; bilinç de hayatın özüdür. Bu nedenle, bilinçlilik tüm varoluşa hükmeder ve yaradılış ağacının zirvesidir.
Kâinatı dikkatle gözlemleyenlerin fark ettiği gibi, doğa (tabiat) kanunlarının, kâinatta hayatın mümkün olabilmesi için hassas bir şekilde ayarlanmış olduğu görü
|
nüyor. Yerçekimi kuvvetinden evrensel sabitlere kadar, 200’den fazla değerleri hassas bir şekilde ayarlanmış fiziksel parametre mevcuttur. Eğer onlardan sadece biri mevcut değerinden yüzde birin bir kesri kadar bile sapmış olsaydı, kâinatta hayat oluşamayacaktı. Örneğin güçlü nükleer kuvvet birazcık daha zayıf olsaydı, protonlar atomların çekirdeğinde bir arada tutunamayacaklar ve karbon ve oksijen gibi elementler oluşamayacaktı.
Sonuç olarak, ne karbon ne de aşina olduğumuz karbon temelli hayat var olacaktı. Öyle görülüyor ki atom altı parçacıklardan galaksilere her şey hayat için, bilhassa bilinçli hayat için, itinayla tasarlanmıştır.
Eğer kâinat bir ağaç olsaydı, onun meyveleri canlı varlıklar, en kıymetli meyve de insanlar olurdu ve topraktaki köklerinden havadaki yapraklarına kadar, tüm kâinat ağacı kendini yavruları olan meyvelerine, bilhassa en kıymetli meyvelerine, hizmet etmeye adardı. Kâinatta mümkün olan sonsuz sayıdaki kombinasyonlar arasından, mevcut şartların, hayatı desteklemek ve kâinatın insan merkezli olmasını sağlamak için inceayar yapılmış olduğu tarzındaki gözlemlenen gerçekliğe antropik prensip ya da Goldilocks prensibi adı verilmiştir.
200’ü aşkın fiziksel parametrenin mevcut ‘doğru’ değerlere sahip olması ile ilgili ihtimalin düşüklüğünü takdir etmek için, hesap numaralarının bir kutuya atılmış olduğu sonsuz yerine sadece bir milyon müşterisi olan bir banka düşünelim. Kutudan belli bir müşterinin hesap numarasını çekme ihtimali, milyonda birdir. Başka bir müşterinin hesap numarasını çekme ihtimalide aynı şekilde milyonda birdir. Bu sebeple, kutudan çekilen iki hesap numarasının, isimleri önceden belirlenen iki müşteriyle eşleşme ihtimali milyon çarpı milyonda birdir. Dolayısıyla, kutudan, isimleri önceden belirlenmiş iki müşterinin hesap numarası çekme şansı milyon kere milyonda birdir. O hâlde isimleri önceden belirlenmiş 200 müşterinin hesap numaralarını çekme şansı pratik olarak sıfırdır (1 bölü 1200 sıfırlı bir sayı) ve dolayısıyla imkân-sızdır.
Bu düşünce çizgisini takip ederek, her sorusunda 5 yerine bir milyon cevap seçeneğinin bulunduğu 200 sorulu çoktan seçmeli bir testte, cevapları rastgele işaretleyerek tüm sorulara doğru cevap verme şansı nedir?
Fizikteki tüm parametrelerin ‘tam doğru’ değerlere sahip oldukları gözlemi, yaratılışın arkasında gaye, bilgi ve güç sahibi gizemli büyük bir tasarımcı olması gerektiği düşüncesini yansıtan akıllı tasarım görüşünün mantıksal zeminini oluşturur. Temelsiz ‘kör tesadüf’ iddiasıyla kolayca çürütülemeyeceği belli olan akıllı tasarım teorisine karşı çıkmak için paralel evrenler teorisi olarak da adlandırılan çoklu evren teorisi ortaya atılmıştır. Bu teoriye göre, her birinde farklı bir fizik kanunları ve sabitleri seti olan, birbirlerine paralel, sonsuz sayıda kâinat vardır ve böylelikle istatistiksel olarak bazı ‘şanslı’ kâinatlarda şartlar setinin hayat için ‘tam doğru’ değerlere denk gelmesi mümkündür.
Çoklu evren teorisi, aslında bir ihtimaller okyanusuna dalıp can simidi gibi kozmik bir piyangoya sarılarak, muhtemel tek bir gizemli tasarımcı fikrine kulakları kapatmak çabasıdır. Ancak bunu yaparken, hiçbir gözlemle ilgili dayanak ve makul delil sunmadan, sonsuz sayıda gizemli kâinatüreticisi icat edilmektedir. Eğer fizik kanunları ve sabitleri zaman içerisinde değişiyor olsaydı, değerlerin hayatı mümkün kılacak şekilde olgunlaşması, muhtemelen milyarlarca yıl süren evrim sürecine atfedilecekti ve paralel kâinatlar teorisini icat etmeye gerek kalmayacaktı.
4- HAYATIN KÖKENİ
Varlıklar içinde hayat, belki de en gizemli ve akıllara durgunluk veren ve araştırmacıları aciz ve çaresiz bırakan şeydir. O kadar ki bazı bilim insanlarının öne sürdüğü hayat teorilerinden biri, hayatın bilinemez olduğu ve büyük ihtimalle gelecekte de o şekilde kalacağıdır. Bu teoriye göre, hayat tam bir gizemdir ve böyle olmayı da sürdürecektir. Çünkü hiçbir ümit ışığının olmadığı görünmektedir. Bu nedenle, hayatın kökeni ve ilk organizmanın yeryüzünde ortaya çıkması, bilim insanlarından çok filozoflar ve teologların ilgi alanı hâline gelmiştir. Bu, bilimsel araştırmalar için uygun bir konu olmadığından, büyük patlamadan önce var olduğuna inanılan sonsuz yoğunluklu nokta kütlenin kaynağının fizikçilerden çok felsefecilerin ilgisini çekiyor olması gibidir.
Diğer bazı bilim insanları ise, hayatın kâinatta yaygın olduğu düşüncesinden hareketle, hayatın yeryüzünde başlamak yerine ilk organizmanın dünyaya uzaydan meteorlar yoluyla gelmiş olmasının mutemel olduğu teorisini geliştirmişlerdir.
|
Daha önce belirtildiği gibi, hem bilim insanları hem de filozoflar hayatı tarif etmede zorlanmaktadır ve dolayısıyla hayatın herkesçe kabul gören bir tanımı yoktur. Bu yüzden, çalışmalar, daha çok hayatın özelliklerinin yeryüzünde canlı varlıklarda gözlemlendiği şekilde tarif edilmesine yöneliktir. Tüm biyolojik sistemlerin yoğun kimyasal reaksiyonlara sahne olmalarından hareketle, bilim camiasında hayatın doğası hakkında öne çıkan görüş, hayatın güzel bir kimyasal reaksiyonlar kombinasyonu olduğudur. Ancak bu görüşe, haklı olarak hiçbir kimyasal reaksiyonun hiçbir zaman hiçbir formda hayata yol açmadığı argümanıyla karşı çıkılmaktadır.
İki şeyin hep bir arada ortaya çıkması, bunlardan birinin diğerinin kaynağı olmasını gerektirmez. Bunun gibi, canlı organizmalarda kimyasal reaksiyonların varlığı, hayatın kimyasal reaksiyonlardan kaynaklandığını göstermez. Bütün biyolojik sistemler çoğunlukla karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşurlar. Ancak bu durum, atomların (ve onların su veya DNA gibi bileşenlerinin) hayatın kaynağı olduğunu göstermez. Gözlerdeki lenslerin kataraktla buğulanması sonucu görme duyusunu yitiren bir kişi, buğulu doğal lensler ameliyatla yapaylarıyla değiştirildikten sonra görme özelliğini tekrar kazanabilir. Ama bu, uygun olarak şekillendirilmiş saydam bir plastik parçası olan lenslerin görmenin kaynağı oldukları manasına gelmez.
Su, Hayatın Kaynağı mıdır?
Gözlemler, dünyevî hayatın sıvı suya dayalı olduğunu göstermektedir. Her nerede bir enerji kaynağı ile birlikte su varsa, bizim anladığımız tarzda çeşitli hayat formları vardır. Bu gözlem, birçok kimsenin suyu hayatla bağdaştırmasına ve hatta suyu hayatın kaynağı olarak görmesine sebep olmuştur.
Sonuç olarak, NASA’nın Güneş sisteminde hayat arama misyonu, su olup olmadığı araştırmasına dönmüştür ve bir gezegende suyun varlığına işaret eden herhangi bir bulgu, dünya dışında hayatın var olma ihtimali hakkında heyecan meydana getirmiştir. Bizim gibi canlı organizmalar karbon bazlı olduğu, oksijen soluduğu ve
%60 sudan oluştuğu için, bu yaklaşım hiç de şaşırtıcı değildir.
2007’de ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayınlanan bir raporda, dünya dışı hayatın bizim bildiğimizden farklı olabileceğine vurgu yapıldı ve NASA’yı Güneş sisteminin başka yerlerinde hayat ararken suya bu kadar odaklanmaktan sakınması konusunda uyardı.46
|
Rapor, hayat için genel olarak bilinen temel ihtiyaçları sıvı su biyoçözücü (organizma içinde maddelerin çözündüğü sıvı), karbon bazlı metabolizma, değişebilen moleküler sistem ve çevre ile enerji alışverişi
|
yapabilme olarak listeledi. Ancak rapor, bunların hayat olarak bilinen olguyu desteklemenin tek yolu olmadığını da ekledi. Komitenin başkanı olan John Baross, “Yeryüzündekinden farklı formlarda hayat mümkündür” dedi. “Şu ana kadar yapılmış araştırmalar yeryüzündekine benzer bir hayata odaklandılar, çünkü bildiğimiz tek hayat formu bu. Ancak, farklı yerlerde ortaya çıkan hayat, buradakine kıyasla bizim için tanınamaz olabilir. Son on yıl boyunca biyoloji ve biyokimyadaki gelişmeler, hayat için temel ihtiyaçların düşündüğümüz kadar somut olamayabileceğini gösterdi.”
Rapor, en yaygın varsayım olan “Hayat için su olmalıdır” varsayımını kısıtlı düşünme olarak görmekte ve dünya dışı hayat araştırmaları yapan bilim insanlarını hayatın muhtemel formları hakkındaki görüşlerini genişletmeye teşvik etmektedir. Kaldı ki genellikle yeryüzündeki hayatın belkemiği olarak adlandırılan kar-
bon ve tüm canlılarda bol miktarda gördüğümüz suyun – hayvanlar ve bitkiler tarafından dışarıya salgılanan su molekülleri de dâhil – kendileri canlı değildir. Örneğin, sıcak ve nemli havada yüzümüzden akıp giden ter damlaları canlı değildir. Sıvı su, yalnızca hücrede kimyasal reaksiyona giren moleküller için mükemmel bir çözücü olarak vazife görmektedir.
46 National Academy of Sciences, HTTP://NATIONAL-ACADEMIES.ORG.
Su, hayatın kaynağı değildir ve olamaz. Su olmadan hayatın olmaması, hayatın sudan kaynaklandığının delili değildir. Çünkü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su molekülünde hayat diye bir şey yoktur. Suyun, kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası, tıpkı elmasın etrafa yaydığı ışık parıltılarının ya
|
da televizyon cihazının, ekranında yansıyan resimlerin kaynağı olduğu iddiaları gibi saçmadır. Hayatın kaynağını araştırırken, organizmaların temel yapı taşlarına yönelik indirgemeci yaklaşım da bizi hiçbir yere götürmez. Kaldı ki bütün canlı organizmaların bedenlerinin inşa edildiği atom veya moleküllerde (ya da atom altı seviyede parçacık ve dalgalarda) hayat diye bir unsur veya bileşen yoktur. Maddî varlıklarda, parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre, hayat madde dışı ya da mana olmalıdır ve dolayısıyla zaman ve mekân kısıtlarına tabi olmamalıdır. O hâlde gözle görünmeyen hayat ışığını yayan yaygın bir fizik dışı hayat alanı veya boyutu olmalıdır ve bu görünmeyen hayat ışığını alma kabiliyetine sahip her şey – fiziksel bedeni olsun veya olmasın – canlı olmalıdır.
Kimyevî Maddelerin Kendini Kopyalayan Bir Moleküle Dönüştürdükleri İddiası, Bilimle Hiç Alakası Olmayan Sihirbazlık İddiası Gibidir.
Hayatın kökeni hakkındaki tartışma, hayatın ”ilkel çorba” (primordial soup) denen sığ su göletlerinde doğduğunu öne süren Charles Darwin’e (1809-1882) kadar dayanır. Bu iddiaya göre ilkel çorbada basit kimyasallar ısı, ışık ve yıldırımlardan gelen elektriğin aktive etmesiyle kendiliğinden reaksiyona girdiler ve amino asit denilen ve hayatın kimyasal öncüleri olan organik bileşikleri ürettiler. Zamanla bu amino asitler gizemli bir şekilde birleşerek kompleks moleküllere dönüştüler ve en sonunda bu kimyasal çorbada hayat ortaya çıkıverdi.
Bu küçük gölet hayat teorisi, Şikago Üniversitesinden Harold Urey ve Stanley Miller’in laboratuvarda şimşeği elektrik arklarıyla simüle etmek dâhil yeryüzünün il-kel atmosferinin varsayılan şartlarını deneysel olarak yeniden oluşturmasıyla, 1953’de güçlü bir deneysel destek almıştır. Bir haftalık deney sürecinin sonunda, Urey ve Miller, sistemdeki bazı karbonların organik bileşenlere dönüştüğünü ve bu bileşenlerden bir kısmının canlı hücrelerin proteinlerinde görülen amino asitler olduğunu gözlemledi.
Bu klasik deney sırasında protein moleküllerinin temel yapı taşları olarak basit organik moleküllerin kendiliğinden oluşması, hayatın kökeni hakkında tartışmayı bitirmekten uzaktır. Her şeyin ötesinde, sıkça işaret edildiği üzere, amino asitler ile hayatın en ilkel formu arasında büyük bir uçurum vardır. Çünkü bir amino asit 100’den az atom ihtiva ederken, en basit bir tek hücreli bakteri, bünyesinde oldukça spesifik bir tarzda düzenlenmiş yaklaşık 100 milyar atom barındırır. Ayrıca, sıklıkla hayatın yapı taşları olarak gösterilen amino asitler, cansız varlıklarda da mevcutturlar ama ne amino asitlerin kendileri ne de amino asitlerden yapılmış olan proteinler canlıdır. Urey-Miller deneyi başlangıçta bilimsel çevrelerde bir miktar heyecan meydana getirdi ama bıraktığı boşluklar ve eksiklikler yüzünden daha sonra gözden düştü. Daha inandırıcı bir teori olmadığından, Urey-Miller deneyi uzun süre ilkel dünyadaki küçük ılık su kaynaklarında hayatın ortaya çıkmasının bir ispatı olarak sunuldu.
|
Sonraları, hiçbir bilimsel delil olmadan, bu basit moleküllerin spontane bir şekilde kendilerini kopyalayan daha karmaşık moleküllere – kendi kopyalarını yapma yeteneğine sahip büyük moleküler yapılara dönüştürdükleri ileri sürüldü. Bu moleküllerin de en basit bakteriden en karmaşık insana kadar, yeryüzündeki tüm canlılar için hayatı ateşleyici kıvılcım olarak vazife gördüğü iddia edildi. Ancak kimyanın rastgele biyolojiye dönüştüğü iddiasını destekleyen hiçbir delil sunulmamıştır. Kimyasalların kendilerini rastgele kendini kopyalayan bir moleküle dönüştürdükleri iddiası, bilimle hiç alakası olmayan sihirbazlık iddiası gibidir. Hayat olgusunun kimyanın bir formu olduğu görüşü, bilimsel değil felsefîdir. Çünkü ne tabiatta ne de laboratuvar ortamında kimyadan biyolojiye geçiş hiç gözlemlenmemiştir.
Gözlemlenen gerçekliğe dayalı bir teoriden ziyade bilim kurgu bir peri masalını hatırlatan bu ılık gölet teorisi, destekleyici delilden yoksundur. O yüzden, hayat üzerinde çalışan araştırmacıları tatmin etmemiş olması şaşırtıcı değildir. Örnek olarak, tabiatta metal tozları, cam parçaları, petrol damlaları ihtiva eden miktar çamur keşfedilmesi, mikroişlemcisi çalışan ve yazılımı yüklü bir akıllı telefonun ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamaktan çok uzaktır. Bir akıllı telefonun montajı ve tasarlandığı gibi işlemesi, tabiat kanunlarıyla tam uyumludur. Ama kör, bilgisiz ve amaçsız tabiat kanunları ya da nedensellik etkileri, bir trilyon yıl da beklense, akıllı bir telefon meydana getiremezler.
1960’larda amino asitlerin, deneysel olarak “proteinoids” denen kısa proteinlere dönüştürülmesi, ham maddelerden yapay hayat meydana getirmeye yakın olduğumuz konusunda ciddi bir heyecan uyandırdı. Ancak üretilen bu karmaşık moleküller kendi kendilerini kopyalayamadıklarından, umutlar hızla söndü ve çalışma hayal kırıklığı ile sona erdi. Bu yüzden, hayatın kökeni ve kendisi hakkında daha iyi bir teori arayışları devam etmekte ve sürekli yeni teoriler geliştirilmekte ve önerilmektedir. Ancak her yeni teori, kendi soruları kümesiyle ve cevaplanmamış sorularıyla birlikte gelmektedir. Neticede bizler, hayatı anlamaya ve hayatın kökenini keşfetmeye yaklaşabilmiş değiliz.
5- ÖLÜM – HAYATI İSPAT EDEN OLGU
Canlı varlıkların ayırt edici bir özelliği, hayatın sona ermesi olarak tarif edilen, ölümü tecrübe edebilmesidir. Her canlı ölür, ölen her şey canlıdır. Hayatın tanımı, ölümü otomatik olarak karakterize eder. İnsanlarda, canlı bir kişi, ölü bir kişinin olmadığı her şeydir. Sadece canlı varlıklar ölebilir. Robotlar, kar taneleri, akıllı telefonlar ve televizyon setleri gibi canlı olmayan şeyler, ölümü tecrübe edemezler. Bu tür şeyler için bazen ‘öldü’ ifadesini mecazi olarak kullanırız.
Canlı ve cansız arasındaki temel fark, tüm canlı varlıkların doğması, büyümesi ve en sonunda ölmesidir. Canlı varlıkların belirgin bir başlangıçları ve kesin bir sonları vardır. Bu yüzden, canlı bir varlık, ölme kapasitesi olan ve sonunda ölecek olan bir varlık olarak tanımlanabilir ve öldükleri kesin olarak teyit edilen canlı varlıklar, artık hayata döndürülemezler. Bu tarife göre, canlı olup olmadıkları tartışmalı olan virüsler kesinlikle canlıdır; çünkü öldürülerek görevsiz hâle getirilebilirler. Virüsler, bakteriler ve diğer canlı varlıklar kimyasallarla, ısıyla, radyasyonla ya da sadece aç bırakılarak yeniden hayata dönme ihtimali olmayacak şekilde öldürülebilirler. Yani bir canlının bedeni, hayatın barınmasını imkânsız kılacak bir hâle getirilebilir. Öte yandan robotlar bozulabilir ve iş yapamaz hâle gelebilirler ama yıllarca adeta ‘ölü’ kalmış olsalar bile, ekonomik olduğu sürece, her zaman tamir edilebilirler ve çalışır hâle getirilebilirler. Hatta gerektiğinde, mikroişlemcileri bile değiştirilebilir ve yazılımları tekrar yüklenebilir.
Hayatın tarifi üzerine fikir birliği olmadığı göz önüne alındığında, hayatın sonu yani ölümün tanımının da hem bilimsel hem de hukuksal açıdan, tartışmalı olması pek de şaşırtıcı değildir ama ölü üzerinde yapılan dikkatli gözlemler, aynı varlığın canlı ve cansız hâllerini karşılaştırarak, dolaylı olarak hayatın anlaşılması için bulunmaz bir fırsat sunar.
İnsanlar için ölüm, bir zamanlar sadece kalp atışının ve nefes alışverişinin durması olarak tanımlanıyordu. Fakat sonraları bu hayat göstergelerinin kaybının genellikle geçici ölüm olduğu ortaya çıktı. Çünkü kalp atışının ve nefes alıp vermenin CPR ve hayat destek cihazlarıyla sürdürülebildiği ve devam ettirilebildiği görüldü. Bugün insanlarda ölüm, genellikle ‘geri döndürülemez koma’ olarak da adlandırılan ‘beyin ölümü’ ile özdeşleşmiştir. Beyin ölümü, başa takılan sensörlerle (elektrotlar) kullanılarak elektroansefalogram (EEG) testiyle ölçülerek belirlenen, beyindeki bütün elektriksel aktivitenin kalıcı olarak durmasıdır. Beyin aktivitesinin yokluğu, bilincin yokluğu olarak kabul edilmektedir. Beyin ölümü geçekleşmiş bir kişide sinir refleksleri yoktur, acıya tepki vermez ve EEG grafiği düz bir çizgiden ibarettir. Fakat ölümün bu modern tarifi bile, ‘beyin ölümü’ gerçekleşmiş insanların organlarının uzun süre makinelerle canlı tutulduğu gözleminden hareketle, bazı bilim insanları tarafından itiraz edilmiştir. Besbelli bitkisel hayat modunda olan bu ‘beyin ölümü’ gerçekleşmiş insanların organları çalışmaya devam etmektedir. Hatta beyin ölümü gerçekleşmiş hamile kadınların bebekleri bile, doğum zamanı gelinceye kadar gelişmeye devam etmektedir. Beyni kesin olarak ölü olan bir kişi, kalp atışı, nefes alışverişi ve bedenin metabolik işlemleri hayat destek cihazlarıyla sürdürülse bile, dünyadaki çoğu hukuk sisteminde ‘yasal olarak ölü’ kabul edilir. Beyin ölümü gerçekleşmiş insanların bağışlanmış organları cerrahi olarak alınabilir ve organ naklinde kullanılabilir. Bir kişinin beyin ölümünün gerçekleştiğinin ilan edildiği tarih, organların hangi tarihte alındığına ve hayat destek ünitesinin fişinin ne zaman çekildiğine bakılmaksızın, resmî ölüm tarihi olarak işlem görür.
Beyin ölümü gerçekleşen insanların bedensel hayat fonksiyonlarını yapay olarak sürdürebilmesi, tüm organların kontrolü ve çalışmaya devam etmesi beyinle ilişkilendirildiği için başta inanılmaz gelebilir. Herhâlde çoğumuz, mucizevi beyin oyun dışı kaldığından, mekanik hayat destek ünitesine bağlı olan bilinçsiz bir insanın bedensel organlarında tam bir kargaşa bekleriz. Özellikle beyin ölümü gerçekleşmiş (ve dolayısıyla hukuken ölü) hamile kadının rahminde bebeğini geliştirmeye devam etmesine şaşırıp kalırız. O zaman haklı olarak şu soruyu sorabiliriz:
‘Eğer hamile bayan ölü ise, her gün doğru şekilde doğru yerlerde milyonlarca yeni hücrenin oluşturulmasını ihtiva eden bebek nasıl büyüyor? Ve o beyinölü hamile bayanın eğer bebeği tıpkı canlı bir hamile bayan gibi büyümeye devam ediyorsa, nasıl ölü ilan edilebilir?’
İnsanı Anlayışımızın Tekrar Gözden Geçirilmesi Lazımdır
Bu tür haklı sorular, ölümü beyin ölümüyle özdeşleştiren mevcut anlayışın geçerliliğinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Belli ki biz burada bazı temel fenomenleri kaçırıyoruz. Hâlihazırdaki hayatı anlama durumumuz da fena hâlde tutarsız ve yetersiz görünmektedir. İnsan, mekanik veya elektrikli bir cihazdan farklı olarak, bedeni organlarının toplamından daha fazla göründüğü için, özellikle insanı anlayışımızın tekrar gözden geçirilmesi lazımdır ve o ‘daha fazla’ gittiğinde, bedensel organlarda her şey yerli yerinde görünmesine rağmen, insan olmak şöyle dursun, artık canlı bir varlık bile değildir.
Hayatın Farklı Formları, Normları ve Seviyeleri Vardır
Şimdi geriye dönüp tekrar baktığımızda, bitkisel hayat hâlindeki beyin ölümü gerçekleşmiş bir kadının, bütün bedensel aktivitelerinin kumanda merkezi olan beyninden destek almadan bebeğin rahimde büyümesi, aslında bu kadar şaşırtıcı olmamalıdır. Çünkü biz zaten beyinsiz bitkilerin, bebekleri olan elma, portakal ve patates gibi kendi meyve ve sebzelerinin büyüdüğünü görmeye alışkın değil miyiz? Bu
|
yüzden, beyin ölümü gerçekleşmiş insanlar için kullanılan “bitkisel hayat hâlinde” ifadesi çok uygun düşmektedir. Bütün bitkilerin canlı olduğunu ve canlılığı bitkilerin canlılığı seviyesine indirgenmiş insanların ölü kabul edildiği dikkate alınırsa, bu demektir ki hayatın farklı formları, normları ve seviyeleri vardır ve organizma seviyesindeki hayat sona erince -daha düşük seviyelerde hayat devam etmesine rağmen- insan hayatı sona ermektedir. Bu nedenle hayatın özü aynı kalsa bile tüm canlılara uyan tek bir hayat formu yoktur ve hayat bulmacasının çözülmesine yardımcı olması için basit bir hücre veya bakteriden tutun, birlikte birbirleriyle uyumlu çalışan trilyonlarca hücreye sahip insan gibi karmaşık organizmaya kadar, çok çeşitli hayat formlarının dikkatle gözlemlenmesine dayalı olarak, hayatın farklı formları farklı bir şekilde tanımlanmalı ve tarif edilmelidir.
6- HÜCRE SEVİYESİNDE HAYAT
Bir kudret mu’cizesi ve sanat harikası olarak yaratılan hücreler, en küçük canlı varlıklardır. Hücreler, bitkiler ve hayvanlar gibi çok hücreli organizmaların temel yapı taşlarıdır. Bakteri gibi tek hücreli organizmalar durumunda, tek bir hücre organizmanın tamamını oluşturur. Bakterilerin kendi başlarına hayatları devam ettirilse bile, birbirlerini desteklemek için genellikle çok iyi yapılandırılmış bir koloni hâlinde teşkil edilirler. Bir bakteri ile çok hücreli organizmalardaki bir hücresinin temel biyokimyasal mekanizmaları çoğunlukla birbirlerinin aynıdır.
Bütün hücreler üç kısımdan oluşur: hücrenin muhtevası dış dünyadan net hat gibi biyomolekülleri ihtiva eden jöle kıvamında bir sıvı olan sitoplazma ve hücrenin genetik malzemesi olan DNA. Bir hücrenin boyu, yaklaşık 1 ila 100 mikrometre arasında değişir.47
Çoğu hücre ancak mikroskop altında görülebilir. Tipik bir hücrenin ihtiva et-tiği maddenin miktarı, yaklaşık olarak bir gramın milyarda biri kadardır. Bir hücrenin kütlesinin yaklaşık yüzde 70’i sudur. Ortalama insan bedeni, ortalama çapı 12 mikrometre olan 37 trilyon hücreden (artı, yaklaşık aynı sayıda bağımsız mikrop) oluşur. Ortalama bir insan hücresinde yaklaşık 70 trilyon atom vardır. Tipik bir insan bedeninde hücre bölünmesi yoluyla saniyede yaklaşık 50 milyon yeni hücre üretilir.
|
Dışarıdan bakıldığında, hücre, karmaşık kimyasal reaksiyonların yoğun olarak meydana geldiği ve çok işlek bir ortamda moleküllerin sürekli birbirleriyle etkileştiği, bir torba suda yüzen bir yığın molekülü andırır. Daha yakından incelendiğinde ise, hücre, karmaşık işlemlerin yüksek bir hassasiyetle gerçekleştirildiği ve gerekli bileşenlerin itinayla sentezlendiği iyi yönetilen modern bir kimyasal fabrikaya benzer. Örneğin zarlar, farklı birçok görevleri yerine getirebilen çeşitli moleküllere ev sahipliği yapar. Bu moleküllerden bir kısmı zardan girilmesine veya çıkılmasına izin verilen maddeleri tanımlayan bekçiler gibi hareket ederken, diğer bir kısmı da hücrenin yerli ya da yabancı olduğunu tanımlayan işaretçiler gibi hareket eder. Bazı moleküllere de hücrelerin bir birlik olarak davranmalarını sağlamak için onları bir arada tutan bağlama elemanları vazifesi yüklenmiştir. Diğer bazı moleküllere ise, sinyalleri ileten ve alan telefon santralleri görevi verilmiştir.
Hücrenin ana gövdesini oluşturan sitoplazma, malzemeleri ihtiyaç duyulan yerlere taşıyan forkliftler de dâhil, tam koordinasyon içinde çalıştırılan çeşitli tezgâh ve makineleri de barındıran bir fabrika üretim alanını hatırlatır. Sitoplazma, proteinler, karbonhidratlar ve lipitler gibi çeşitli organik molekülleri ihtiva eder.
Allah’ın Rezzak ismine ayna olan proteinler, birbirlerine zincirleme bağlanmış daha basit amino asit moleküllerinden oluşur ve hücre atıklarını dışarıya pompalamak dâhil, çeşitli görevleri yerine getirirler. Karbonhidratlar, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılamak için kullanılırlar. Lipitler ya da yağ molekülleri, enerjiyi kimyasal olarak depolama ve sinyal aktarmada vazifelidirler. Bazı hücreler, ayrıca belirlenmiş kısım-larda özel vazifeler gerçekleştiren ve organel denen küçük organlar gibi hareket eden
47 1 mikrometre = bir metrenin milyonda 1’i.
uzmanlaşmış kısımlar ihtiva ederler. Örneğin, mitokondride, bileşikler parçalanır ve enerji üretilir. Adeta hücrenin güç santralı gibi çalıştırılır.
47 1 mikrometre = bir metrenin milyonda 1’i.
uzmanlaşmış kısımlar ihtiva ederler. Örneğin, mitokondride, bileşikler parçalanır ve enerji üretilir. Adeta hücrenin güç santralı gibi çalıştırılır.
DNA ve RNA molekülleri gibi nükleik asitler, her şeyi muhafaza eden bir yaratıcı tarafından genetik mirasın korunmasında kullanılırken, aynı zamanda hücreye hangi fonksiyonları nasıl yerine getireceği, yine bu nükleik asitler vasıtasıyla bildirilir.
Tipik bir hücre, çoğunluğu su moleküllerinden oluşan, birkaç trilyon molekül ihtiva eder. Sadece protein moleküllerinin sayısı, bir Esherichia coli bakterisinde birkaç milyondan, insanlarda birkaç milyara kadar değişir. DNA’da dâhil tüm moleküller, kimyasal bağlarla birbirine bağlı ve bir üzüm salkımını andıran ve çoğunlukla karbon (C), hidrojen (H) ve nitrojen (N) olan atom yığınlarıdır.
Biraz kimya çalışmış olan herkes bilir ki tüm atomlar görme, işitme, konuşma ve düşünme kabiliyetleri olmayan hayatsız, bilgisiz, iradesiz, amaçsız, zekâsız ve bilinçsiz temel parçacıklardır. Atomlardan oluşan moleküller de bu özelliklerin hiçbirine sahip değillerdir. Bu nedenle, bir hücredeki hiçbir molekül, komşu hücreler ve organizmanın bütünü şöyle dursun, içinde bulunduğu hücrede neler olup bittiğinin farkında değildir ve olamaz. Hatta hiçbir molekül kendi varlığından bile haberdar değildir. Bu moleküller arasında meydana gelen herhangi bir kimyasal reaksiyon, yine sadece hayatsız, bilgisiz, gayesiz, bilinçsiz, görme vb. özellikleri olmayan yeni moleküller üretecektir ve hücrelerin farklı bölümlerindeki görevler arasında hiçbir ilgi olmayacaktır. Zaten ölü bir hücrede olan aynen budur.
Cansız yani ölü bir hücreyi dikkate alalım. Cansız bir hücrede görebileceğimiz yegâne şey, çöp kutularında meydana gelen pis kokulu kimyasal reaksiyonlar gibi, hiçbir amacı olmayan ve bütüncül fonksiyonların yerine getirilmediği, bazı rastgele başıboş kimyasal reaksiyonlardır. Bu amaçsız kör kimyasal aktivite, sonunda hücrenin parçalarına ayrılmasına ve temel yapı taşlarına ayrışmasına yol açar. Bu durum, bir endüstriyel tesisinin üretim hattında çalışan işçilerin bir anda kör, sağır ve sarhoş olması gibidir. Tahmin edilebileceği gibi, bu üretim hattından birbirlerine çarpan ve çevrelerindeki donanımı ve birbirlerini deviren işçiler dışında hiçbir şey çıkmaz ve dolayısıyla üretim hattını durma noktasına getirir.
Ancak hücre canlı olduğunda, yani hücreye o gizemli hayat geldiğinde, muhteşem şeyler meydana gelir: Tüm hücre, birbirleriyle tam koordineli olarak ve tam bir işbirliği içinde çalışan milyarlarca molekül ile tek bir entegre varlık gibi davranır. Hayat ile birlikte, sağlam bir organize yapı, sıkı bir organizasyon ve hücrenin bileşenleri için iyi tanımlanmış roller ve ilişkiler ağı gelir. Sanki tüm o aptal moleküller, aniden, bütün hücrenin ne yaptığını, hücrenin genel görevlerinin ve kendi bireysel rollerinin ne olduğunu ve görevlerini nasıl yapacaklarını biliyor gibi davranmaya başlarlar. Hatta moleküller, bir bütün olarak, hücreyle ve hücrenin tüm öğeleriyle iletişim kurmalarını sağlayan gelişmiş görünmeyen sinyal işleme merkezleri varmış gibi davranırlar. Bir futbol takımı gibi, her oyuncu tüm oyuncuları ve rollerini bilir ve bir takım olarak gol atmak ve oyunu kazanmak için takım ruhu içinde, birlikte çalışırlar.
|
İlginçtir ki canlı hücrelerde de, DNA gibi mega moleküller dâhil, tüm moleküller cansızdır – tıpkı vücudumuzdaki hücrelerde bulunup terle dışarı salgılanan su moleküllerinin cansız olması gibi. Ama öyle görünüyor ki hücre tarafından edinilen ve her şeyi kuşatan görünmez hayat ışığı, hücreyi oluşturan tüm parçalara nüfuz eder ve hücrenin muhtevası, hayat bulup hayatla gelen özellikleri sergiler. Bu, bir manyetik alana sokulduğunda
demir parçacıklarının mıknatıslanması ve manyetik kuvvet çizgileri boyunca sıraya dizilmesi gibidir. Hayat da bunun gibi, ancak fizik dışı bir alan olarak düşünülebilir.
|
Hayat ışığı artık hücrede parlamadığında ve o birleştirici ruh gittiğinde, hücrenin bütün bileşenleri, birbirleriyle hiçbir ilişkisi kalmamış ve birbirlerinden kopmuş kimyasal bileşenler hâline gelirler ve bu durumda hücrenin öldüğü söylenir. Hücre hayatı, hayatın en düşük seviyesi olduğu için, hücre öldüğünde, bütün parçaları ve bileşenleri de aynı zamanda ölür. Çünkü onlar artık herhangi bir hayat emaresi göstermezler (bu bileşenler zaten tek başlarına canlı hücrede bile canlı değildir ve hücre dışına çıktıklarında cansız bir kimyasal gibi dururlar – hücreye girip çıkan su veya glikoz molekülleri gibi). Yani, hücre, öldüğünde, bir membran torbası içinde yer alan tek tek birbirinden kopuk moleküller yığınına dönüşür ve DNA dâhil o harika biyomoleküller, hayat ışığıyla bağlantıları kesilir kesilmez, sıradan kimyasal bileşenlere dönüşürler.
Hayat, varoluşun bilinmesini ve fark edilmesini mümkün kılan gizemli bir görünmez ışıktır. Canlı varlığı karakterize eden bir nitelikler demeti de gizemli hayata eşlik eder. Örneğin, insanlarda hayat, tipik olarak zekâ bilinç, irade, hayal gücü, arzu, acı ve zevk ile birlikte, aşk, nefret, korku ve merak gibi duygular ve de görme gibi beş duyuyla birlikte paketlenmiş olarak gelir. Bu, renklerle paketlenmiş olarak gelen ve varlıklara renk özelliklerini veren Güneş ışığı gibidir. Hayat gidip kişi öldüğünde, bizi biz yapan tüm bu özellikler de gider. Geriye, bütün beden parçaları bir arada olarak, gömülüp yok olmaya terk edilecek değersiz bir maddî kılıfı bırakır.
Daha önce de belirtildiği gibi, hayatın beraberinde getirdiği en temel özellik birleştirme ya da tek bütün içinde entegre etmedir. Sonunda canlı bir varlık bir ’bir’ olarak hareket eder ve müstakil bir varlık olarak davranır. Örneğin, bir kâse kimyasal çorbasından farklı olarak, canlı bir hücrede, moleküller rastgele ve birbirlerinden bağımsız olarak hareket etmezler. Aksine, hücrenin varoluş misyonu ve genel amacı doğrultusunda, moleküller, emirleri uygulayan ve verilen görevleri yerine getiren bilinç ve sorumluluk sahibi işçiler gibidirler. Bu yüzden, hayatla birlikte gelen bir diğer temel özellik, bütün bileşenlere empoze edilen bir üst iradedir. Bütün bu bileşenlere söz geçirip dikte eden ve her şeyi kuşatan irade ile birlikte, amaç ve görevlilik gelir. Sanki hücredeki tüm bileşenler ve moleküller, hayatla birlikte gelen kapsamlı irade gücüne boyun eğiyorlar ve bir ekip ruhuyla tam bir itaatle emirleri yerine getiriyorlar. Hücredeki birlik içinde hareketi sağlayan merkezî idareden habersiz bir dış gözlemci için, bir hücredeki bütün moleküller (1) iradeleri var, (2) ne yapacaklarını ve kiminle etkileşime gireceklerini biliyorlar ve (3) bunu yapabilecek kabiliyetleri var gibi davranmaktadırlar – ki bu davranışlar kör, sağır, bilgisiz ve bilinçsiz atom yığınları için gerçekten şaşırtıcıdır.
En hayret verici olan şey de bir hücredeki milyarlarca molekül ve organelin, içinde olduğu hücrenin amaçlanan makroskopik misyonunu yerine getirmek için, tam bir koordinasyon içinde hareket etmesidir. Bu gözlem tek başına, hücrenin tüm bileşenleri üzerinde tam kontrol sağlayabilen ve hücre ruhu olarak da adlandırılabilecek olan görünmez bir kumanda merkezinin olması gerektiği tespitini yapmak için yeterlidir.
Bu, bir düşman hedefine saldırmak için tam bir işbirliği içinde hareket eden milyonlarca askerden oluşan bir ordunun, tüm birimler için görevleri belirleyen, koordinasyonu sağlayan ve mühimmatın doğru yerlere iletilmesini emreden bir komuta merkezinin olması gerektiği sonucuna varılması gibidir – görünürde öyle bir komuta merkezi olmasa bile. Ordudaki belirli bir birimin iradesi, açıkça merkezi komutanlığın kapsamlı iradesinin o birimin görev tanımıyla alakalı yansımasından ibarettir.
Alternatif tez, savaş uçaklarında, donanma gemilerinde, füze mevzilerinde, tanklarda ve makineli tüfeklere sahip milyonlarca askeri personelin birbirleriyle sürekli iletişim hâlinde olduklarını, tüm savaş alanını net bir şekilde görebildiklerini, birbirlerine emirler verip emirler aldıklarını ve dolayısıyla aynı zamanda hiçbir hiyerarşi olmadan hem bir komutan hem bir er olduklarını farz etmektir – ki bu, aklı başında hiç kimsenin kabul edebileceği bir şey değildir.
Eğer görme, işitme, düşünme ve emir verme ve emirleri yerine getirme yeteneğine sahip milyonlarca bilinç sahibi askerin bir komuta merkezi olmadan tek bir ordu olarak hareket etmesi mümkün değilse, görünmez bir kontrol merkezi olmadan, bu üst düzey insani özelliklere sahip olmayan milyarlarca hatta trilyonlarca molekülün, tek bir hücre olarak hareket etmesi hiç mümkün değildir.
Bir savaş sırasında öncelikli hedefin düşmanın kumanda merkezini bulmak ve yok etmek olması, düşman ordusunda kargaşa, koordinesizlik ve sonunda yenilgi getireceği için, hiç de şaşırtıcı değildir.
İşte bu komuta merkezinin kumandanı, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Cenab-ı Hak’dır. Atomdan galaksilere kadar her şey O’nun ilim ve iradesiyle hareket etmekte ve görev yapmaktadır.
7- ORGAN VE ORGANİZMA SEVİYELERİNDE HAYAT
Hücreler, belli değişim aşamalarından geçirilip kümeleşerek spesifik kullanıma uygun dokuları hâsıl eder – kas dokusu gibi. Dokular, belli görevleri yerine getirme amaçlı olarak tüm organizmaya hizmet eden organları yapmada kullanılır – böbrek, kalp ve karaciğer gibi. Organlar da organizmayı oluşturur. Örneğin canlı bir organizma olan insan, gözler, eller, akciğer ve kalp gibi birlikte koordine içinde çalışan organlardan oluşur ve her bir organ birbirleriyle
|
luyum içinde çalışan çok sayıda hücreden oluşur. Yani, bir organizmanın bedeninin bir bü-tün olarak bir araya getirilmesinde, bileşenlerin her seviyede birlikte çalıştığı, iyi tanımlanmış bir hiyerarşi vardır.
Son derece karmaşık bir organizma olan insan vücudu, yaklaşık 37 trilyon hücreden oluşur. Ancak salt 37 trilyon hücrenin bir araya getirilmesi ile insan oluşmaz. Bireysel hücrele-
rin tüm organizma hakkında – organizasyonu, görevleri, genel kontrolü, arzuları ve eğilimleri gibi – bir farkındalığa sahip olması mümkün değildir. Hatta ilgili hücreler baş başa verip insanların yürüme ve konuşma gibi vazifelerini yerine getiremezler. Bir organizmanın manası, onun öğelerinin manalarının toplamı değildir – belli ki fazlası vardır. Üst düzey bir canlı varlıkta ise çok daha fazlası vardır. Sadece birbiriyle bağlantılı 37 trilyon hücreden ibaret olan bir organizma, ancak bireysel hücrelerin teker teker ürettiğini üretebilir – tabi ki çok daha büyük ölçekte. Çünkü bir suda yüzen bir moleküller yığını olan hücreler, üst düzey çıktılar ortaya koyabilmek için, organlar veya organizmalar olarak bir birlik oluşturacak bilgiye, iradeye, amaca ve güce sahip görünmemektedirler.
İnsan vücudunda en az bir o kadar daha bağımsız hücre (mikrop) vardır. Ancak bu ikinci grup hücre, birbirlerinden bağımsız oldukları ve tek bir organizma olarak organize olmadıkları için, sadece tek bir hücrenin yapabildiklerini çok daha yüksek ölçekte yapabilmektedirler.
İnsanı insan yapan, bütün organ ve hücrelerin en ücra köşelerine kadar nüfuz edip onları kontrol altına alan, makro seviyedeki üst düzey insan nitelikleri ve kolektif hayattır. Yani, insanda fiziksel olmayan ama fiziksel bedene hükmedip onu yöneten üst düzey bir varlık olmalıdır.
Bu, yerçekimi kanununun kâinatın her yerinde maddeye hükmedip onu yönetmesi ve fiziksel varlıkların o görünmeyen tüm tabiat kanunlarına itirazsız itaat etmesi gibidir. İnsanlar için bu üst düzey görünmeyen varlık, insan hayatı ve hayatla paketlenmiş olarak gelen görme, konuşma, işitme, bilme, hissetme ve eyleme geçme
|
gibi niteliklerdir. Bedeni kontrol ve idare eden ve bilinç sahibi olan bu üst düzey varlık, Dünya’nın her yerinde ruh olarak bilinir.
İlginçtir ki tipik bir insan bedeni, çoğunluğu bağırsaklarda bulunan, yaklaşık 40 trilyon mikrop denen tek hücreli canlı organizmaların da evidir. Ama bu mikroplar insan bedeninin ya-pısal bir elemanı veya parçası değildir. Çünkü mikroplar, insan bedenindeki birbirine entegre olmuş hücreler gibi değil, bağımsız bireysel ajanlar olarak çalışırlar. Yani insan hayatı ve hayatla gelen nitelikler, mikrop hücrelerine nüfuz edip onları hâkimiyetleri altına almazlar.
Bu nedenle insan bedeni hücrelerinin aksine, mikroplar insanın kontrol merkezi tarafından kontrol edilmezler. Belli ki mikropların hayatı, insan hayatının bir parçası değildir ve onunla bir ilişkisi yoktur. İnsan vücudundaki 37 trilyon hücrenin, mikroplar gibi bağımsız ajanlar olarak değil de bir komuta altında birlik halinde hareket ediyor olması gerçeği, organizma seviyesinde birleştirici, fiziksel olmayan, kuşatıcı bir hayat ve hayatla gelen tüm insan niteliklerine sahip, üstdüzey bir varoluşun yeterli delilidir. Keza, kanser hücreleri, sonradan isyancıya dönen asker kaçakları gibi, bu her şeyi kuşatıcı ve birleştirici üst düzey hayatla olan emirkomuta ilişkisini kesip başına buyruk olan hücrelerdir.
Gözlemler, tek hücreliler dışındaki organizmalarda, farklı hayat seviyeleri olduğunu ve bu seviyeler arasında bir hiyerarşi ve bağlantılar bulunduğunu göstermektedir. Daha üst düzey bir hayat, tüm nitelikleriyle birlikte, daha alt düzey hayatları kuşatır ve onlara kendi üst kimliğini ve niteliklerini empoze eder. Hücrelerdeki hayat, hayatın en düşük ve en basit seviyesidir. Ancak insanlar gibi çok hücreli karmaşık organizmalarda hayat, en üst seviyededir ve kapsamlıdır. Bu kapsamlı hayatla birlikte demetlenmiş olarak gelen görme, işitme, konuşma, bilme, hissetme ve eyleme geçme gibi pek çok nitelik vardır. Bu, akıllı telefon gibi cihazların işletim sistemlerinin, mikrofon gibi komponentlerin sürücü yazılımlarına kıyasla, çok daha kapsamlı olması gibidir.
Tipleri ne olursa olsun, tüm canlı hücrelerde hayat vardır. Ancak, belli bir hücre tipindeki hayat, o hücre tipine kimlik ve karakterini veren farklı nitelikler seti eşliğinde gelir. Bir hücre öldüğü zaman, geriye hiçbir hayat eseri kalmaz. Çünkü moleküller ve organeller gibi hücrenin tüm bileşenleri zaten cansızdır. Yani bir hücrenin bütün bileşenleri cansız kimyasallardır. Ama canlı bir hücrenin içinde yer aldıklarında, bileşenler, hayat dâhil hücrenin kuşatıcı kimliği ve niteliklerini edinirler ve hayata ve hayatla gelen niteliklere sahipmiş gibi davranırlar – tıpkı, ışıklı bir ortamda, elmastaki mat karbon atomlarının, üzerlerinde yansıyan rengârenk ışığın kaynağı olarak görünmesi gibi.
Bakteri gibi tek hücreli organizmalarda hayat hücre içinde bir bütünlük gösterir ve kendine has özellikleriyle bir bütünlük içerisinde yönetilir. Bu yüzden bakterilerin, diğer bakterilerle iş birliği yaparken de kendi bireysellikleri ve bağımsızlıkları korunur. Daha üst düzey hayatla bağlantı kurmazlar, daha büyük bir şeyin parçası olmazlar ve daha üst bir kimlik edinmezler. Ancak çok hücreli organizmalarda, hücrelerin daha üst seviyelerde hayatla bağlantıları kurulur ve baskın karakter olarak daha üst bir kimlik edinirler.
Örneğin ordudaki bir asker, kendi bireysel kişiliği yerine, ordunun nitelikleriyle ve topçu bölüğü gibi spesifik bir alt birimin özelliğiyle karakterize edilir. Bu nedenle bu askerin kendi öz kişiliği, topçu birimindeki rolü ve ordunun bir üyesi olarak genel asker kimliği gibi farklı seviyelerde farklı kimlikleri vardır. Asker ordudan ayrıldığında, ordunun bir mensubu olmaktan gelen tüm üst kimliklerini bırakır ve kendi kişisel kimliğini sergiler.
Aynı şekilde, örneğin insan karaciğerindeki bir hücrenin, bir bireysel hücre olarak, bir hayatı, kimliği ve nitelikleri vardır (hücre seviyesinde hayat). Bu, daha üst düzey bir yapı olan karaciğerin hayatı, kimliği ve nitelikleri ile bağlantılıdır ve bu üst karakteristik hükmeder (organ seviyesinde hayat). Bu da en üst düzey yapı olan insanın hayatı, kimliği ve nitelikleri ile bağlantılıdır ve bu en üst karakteristik en otoriter konumdadır (organizma seviyesinde hayat).
Bu nedenle bir hücrenin hayatı, iç içe girmiş hücre hayatı, organ hayatı ve organizma hayatının hiyerarşik kombinasyonunu yansıtır. Hatta bir türün ortak özellikleriyle kümelenmiş olarak gelen ve o türün tüm üyelerini birbirine bağlayan daha yüksek bir ‘tür düzeyinde hayat’ olduğu dahi düşünülebilir. Bu, ülkelerdeki ilçe, il ve merkezi yönetimler arasındaki ilişkiye benzer. İlçe yönetimleri il yönetiminden ve il yönetimleri de merkezi hükümetten bağımsız hareket edemez. Merkezî hükümetin kararları, tüm il ve ilçeleri bağlar. Eğer merkezî hükümet lağvedilirse, o ülke haritadan silinir ve yerine bir sürü bağımsız küçük şehir devletçikler kurulur. Eğer il ve ilçe yönetimleri de lağvedilirse, artık o ülkedeki insanları arasındaki tüm yönetim bağları kopmuş olur ve herkes bireysel olarak istediği gibi hareket eder.
Bir kişi öldüğünde, yani beyin ölümü gerçekleştiğinde, organizma seviyesindeki hayat gider ama organ seviyesindeki hayat devam eder – aynen eyalet sistemindeki bir ülkede, merkezî hükümet kendini lağvettiği zaman, her bir eyaletin bağımsız bir yönetim birimi olarak varlığını devam ettirmesi gibi. Bu nedenle, yeni ölmüş bir kişinin organları canlıdır ve naklediklerinde başkalarının vücutlarında bir birim olarak faaliyetini sürdürebilir. Ölü organizmaların organlarının canlı kalması ve birlik ve bütünlüklerini koruması, organ düzeyinde hayatın varlığı hakkında ciddi bir delil oluşturmaktadır. Ayrıca, organ düzeyindeki hayattan dolayı, bir organda, organı oluşturan hücrelerin hayatlarının toplamından çok daha fazla hayat vardır.
Örneğin, insanın böbrek gibi bir organının düzgün çalışması için, böbreği oluşturan milyarlarca hücre koordineli bir biçimde birlikte çalışmak zorundadır. Böbrekteki milyarlarca hücre yığını, her hücrenin birbirinden bağımsız hareket etmek yerine, bir “bir” olarak hareket eder – tıpkı bütün parçaları birlikte tek bir bütün olarak hareket eden bir diyaliz makinesi gibi. Böbrek hücreleri, bağımsızlıklarından ve kimliklerinden kısmen vaz geçmekle, hiçbir hücre veya hücre grubunun kendi başına yapamayacağı görevleri gerçekleştirebilen üst düzey bir varlığın bileşenleri olarak üst düzey bir kimlik kazanırlar.
Öyle görünüyor ki bir atomun çekirdeğindeki quark ve protonları birlikte tutan gluon gibi, bu hücre yığınını bir “bir” olarak bir arada tutan ve kimliğini onların özüne işleten görünmez bir ‘birlik tutkalı’ vardır. Bu görünmez tutkal, organın hayatıdır.
Organ hayatıyla birlikte gelen nitelikler, adeta organın ruhu gibi, organın kimliğini ve karakteristiğini oluşturur. Bir organdaki canlı hücreler, organın fonksiyonlarını desteklemek için koordineli bir şekilde hareket ederler – aynen bir hücredeki molekül ve organellerin hücrenin fonksiyonlarını desteklemek için tam bir koordinasyon içinde hareket etmeleri gibi. O yüzden, bir organın herhangi bir hücresi, o organın karakterini yansıtır.
Bir organizmanın herhangi bir organı da o organizmanın karakterini yansıtır. Böyle olunca, bir organizma öldüğü zaman, organizmanın karakter veya ruhunun organlar üzerinde izlerinin kalması oldukça mümkündür. Kalp nakli ameliyatlarından sonra, organ alıcılarının, çok defa organ vericinin duyguları, arzuları ve meyilleri gibi ‘kalp karakterlerini’ göstermelerinin sebebi bu kalıcı izler olabilir.
Beyin ölümü gerçekleşen bir kişiden alınan ve başka bir kişiye nakledilen bir organ, alıcı kişinin üst düzey hayatına monte olur, onun kimliği edindirilir ve o kişinin hayatını idame ettirmek için vazifelerini yerine getirir. Bu, bir bilgisayarın ana işletim sisteminin, bilgisayarı oluşturan tüm komponentleri birlikte çalıştırması ve onları kontrol altında tutması gibidir. Eğer bilgisayar bir şekilde ölürse, o bilgisayarın ekran, CD oynatıcı, mikrofon ve hoparlör gibi bileşenleri, kendi bileşen sürücü yazılımıyla birlikte, aynı üst düzey işletim sistemine (Windows gibi) sahip diğer bilgisayarlarda kullanılabilirler.
Bir organ öldüğü zaman, organ seviyesindeki hayatın görünmez tutkalı adeta yok olur ve organdaki hücreler artık koordineli olarak birlikte hareket etmezler. Sanki ölen organın hücreleri birbirlerinden çözülüvermiştir. Bunun sonucu olarak, organ, artık görevlerini yerine getiremez. Organdaki hücreler hâlâ canlı olabilirler ve bir süre bireysel hücreler olarak yaşamlarını sürdürebilirler. Hatta uygun şartlarda besin bakımından zengin bir çözeltide korunarak, hücrelerin hayatları uzatılabilir. Bir hücre öldüğünde ise, ortada söz konusu olabilecek bir hayat yoktur ve elimizde sadece hücrenin bedenini oluşturan cansız kimyasal maddeler kalır. Hücre seviyesindeki hayatın en düşük düzeyli hayat olarak nitelenmesinin sebebi de zaten budur.
8- DNA - CANLI VARLIKLARIN KODU
|
İnsan genomu bizim fiziksel olarak kim olduğumuzu belirleyen yaklaşık 20 bin genin tamamını kapsar. Kandaki alyuvarlar hücreleri hariç, insan bedenindeki 37 trilyon hücrenin her biri, çekirdeğinde 23 çift kromozomdan oluşan (her bir çift X harfini andırır) eksiksiz insan genomunu taşır.
Her bir kromozom, tüm kalıtsal bilgileri ihtiva eden ve bir dizi stabilize edici proteinlerle kaplanmış, bütün bir makromolekül DNA’dan oluşur. Bu sebeple, kromozom, giyinmiş bir DNA olarak; DNA da, soyunmuş bir kromozom olarak görülebilir. Spiral bir merdiveni andıran DNA molekülüne, başka isimlerle beraber, hayatın kodu, hayatın yazılımı,
|
canlı varlıkların yapım planları ve hatta hayatın reçetesi adları verilmiştir. Bu tarz isimler pek şaşırtıcı değildir. Çünkü DNA, bir hücrede sentezlenen ve üretilen her şey için gerekli kod ya da talimatları ihtiva eder. Bütün canlı varlıkların ortak bir özelliği, büyüme, çalışma ve üreme için gerekli olan direktifleri ihtiva eden DNA’ya sahip olmalarıdır.
DNA’nın, bir protein veya protein grubunu amino asit moleküllerinden yapmak için gerekli olan kodun tamamını ihtiva eden bir bölümüne gen denir. Her bir genin, belirli bir kromozom veya DNA üzerinde kendine has belirli bir yeri vardır. Genler, gördükleri vazifelerin karmaşıklık derecesine bağlı olarak, basit veya karmaşık olabilir. Örneğin, bir insanın gözlerinin mavi ya da kahverengi olması, göz rengini kontrol eden gende ne yazılı olduğuna bağlıdır. Tek bir insan geninin uzunluğu, yüz ila birkaç milyon DNA basamağı arasında değişebilir.
DNA, bir çifte sarmal birbirine sarılmış iki uzun şeritten hâsıl edilir. DNA’nın yapısı, isimleri adenin (A), guanin (G), sitozin (C) ve timin (T) olan 4 baz molekülünden
|
2’sinin merdivenin yatay basamaklarını oluşturduğu ve şeker ve fosfat moleküllerinin de, baz moleküllerinin bağlandığı dikey yan parçaları oluşturduğu, bükülmüş bir merdiveni andırır. DNA’nın temel yapı taşı, bir ucu bir şeker ve fosfat molekülüne bağlı bir baz molekülü olan ve yaklaşık 30 atomdan oluşan nükleotiddir. Bu yüzden, en sonunda, bu uzun, spiral büyük mucizevi DNA molekülü, tıpkı diğer kimyasal bileşikler gibi, birbirlerine kenet-lenmiş bir atom yığınından ibarettir. Tek bir mo-lekülün, karmaşık bir canlı varlığın inşa edilme kodu ve tarifi rolü oynaması, gerçekten olağanüstüdür.
Baz çiftleri oluşturmak üzere, baz molekülü A her zaman T ile, ve baz molekülü C ise her zaman G ile eşleşir. Bu nedenle, DNA merdiveninin H şeklindeki her bir biriminin yatay basamağı bir baz çiftinden ve her bir dikey yan kolu da şekerfosfat çiftinden oluşur. Bu ‘H’ şeklindeki birimlerin birbirine art arda eklenmesiyle DNA merdiveni oluşturulur. Bir düzine kadar basamak ihtiva eden bildiğimiz merdivenden farklı olarak, insan genomundaki DNA molekülleri, yaklaşık 3 milyar basamak ya da baz çiftinden oluşur (en büyük insan DNA’sı yaklaşık 220 milyon baz çifti ihtiva eder). Bu demektir ki insan genomunda iki DNA sarmalının her biri, 3 milyar harf ihtiva etmektedir. Büyük bir cilt kitapta yaklaşık 3 milyon harf vardır. Bu yüzden, eğer kitaplar bildiğimiz harfler yerine aynı font büyüklüğünde DNA’daki A, C, G ve T molekül harfleriyle yazılmış olsaydı, bir hücredeki insan genomunun bir sarmalındaki harfleri sığdırabilmek için 1000 büyük cilt kitap (tüm genom için 2000 büyük cilt kitap) gerekecekti.
İnsan bedeninde her saniye yaklaşık 50 milyon yeni hücre üretildiğini ve her bir hücrenin eksiksiz bir genom setini ihtiva ettiği düşünüldüğünde, insan vücudunda sessizce gerçekleşen 100 milyar büyük cilt kitap uzunluğundaki kodlama ve derleme, gerçekten akıllara durgunluk verecek büyüklük-
|
tedir. Bu yüksek bilgi depolama kapasitesiyle, DNA’dan yapılmış 2 mm çapındaki bir toplu iğne başında, bir trilyon büyük cilt kitap depolanabilir.
İnsan genomundaki 3 milyar baz çiftinin dökümünün çıkarılması devasa bir proje ve bunun başarılmış olması insanlık için önemli bir
dönüm noktasıdır. DNA’nın her bir kolundaki A, C, G ve T baz moleküllerinin sıralanma düzeni, yapısı, kontrolü ve bakımı dâhil organizmanın karakteristiğini belirler. Bu, bir kitaptaki alfabetik harflerin sıralanma tarzının kelimelerin, cümlelerin ve kitabın muhtevasını ve ilettiği mesajları belirlemesi gibidir. DNA spiralinin sağ ya da sol koluna baktığımızda A, C, G ve T molekül harflerinin daima gen kodlarında kullanılan ACC, TAG ve CGT gibi triplet denen üç harfli kelimeleri oluşturmak için kullanıldığını görürüz. Her bir triplet, bir protein sentezlenmesi sırasında tutularak monte edilen belirli bir amino asidin etiketidir.
DNA’nın yaklaşık yüzde 2’sinin kodlar ya da direktiflerden oluştuğu tahmin edilmektedir. DNA’nın geri kalan kısmı, genler arasında mesafe oluşturmada ve genleri aktif veya pasif hâle getirerek kontrol etmede kullanılır.
DNA’nın önemli bir karakteristiği, kendini kopyalayabilmesi yani kendi ikizini üretebilmesidir. Kopyalama sırasında, DNA’nın çift sarmalını oluşturan iki şerit, merkez çizgisi boyunca, bir fermuarın açılması gibi, ayrılır ve her bir şerit, ikizinin üretiminde bir şablon görevi görür. Bu iki DNA şeridi, dizilimlerinin zıt yönlerde olması dışında, birbirinin aynıdır. Bu nedenle, her bir DNA şeridi (veya kolu) aynı genetik bilgiyi ihtiva eder ve her bir şerit kendini kopyaladığında, hücre bölündüğünde oluşan iki yeni hücrenin çekirdeklerini oluştururlar. Böylelikle, yeni oluşan her bir hücre, kaynak hücrenin DNA’sının tam bir kopyasını ihtiva eder.
Hücre büyüklükleri hücreden hücreye değişmesine rağmen, DNA’nın ve bütün genomun evi olan hücre çekirdeğinin eni, insan saçının 2000’de biri, uzunluğu ise saç kalınlığının küçük bir kesri kadardır. Bir organizmanın tüm genetik materyali, her bir hücrede bir gramın milyarda biri kütlesiyle yaklaşık 1 cc’nin (santilitre) milyarda biri hacmine sığar. Bu sebeple, DNA çıplak gözle görünemeyecek kadar küçük bir nokta gibidir ve o dar hacme sığmak için eğrilir, bükülür ve dolanır.
Sarılmış bir yay gibi olan DNA’nın uçlarından tutup çekerek düz bir ip hâline gelecek şekilde açıldığında ve uzatıldığında, insan DNA’sı yaklaşık 2 metre uzunluğa ulaşır.
DNA, hayatın kodu olarak, belki haklı olarak hücre çekirdeğinde taht kurabilir ama hücrede hayati görevlerini yerine getirmede vazife alanlar, çekirdeğin dışındaki amino asitlerdir. Bu nedenle, amino asitler çoğu zaman hayatın yapı taşları olarak adlandırılırlar. Aslında amino asitler, tüm organizmaların temel biyomolekülleri olan proteinlerin yapı taşlarıdır. Amino asitler, karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), nitrojen (N) ve kükürt (S) elementlerinin farklı kombinasyonlarından yapılmışlardır. Bu 5 elementin – aynen legoların birbirine farklı tarzlarda bağlanarak farklı oyuncakların yapımında kullanılması gibi- tüm olası kombinasyonlardan, her biri kendine has bir şekle haiz, sadece 20 amino asit, bütün organizmalardaki daha büyük protein çeşitlerinin yapı taşları olarak kullanılmak üzere sentezlenmiştir
Amino asit molekülleri, hâliyle atom kümelerinden başka şey değildir ve bu moleküllerin – aynen lego parçalarının belli bir oyuncağı oluşturacak şekilde kendi kendilerini organize etmelerinin söz konusu olmadığı gibi- baş başa verip proteinler inşa etmek için doğru yerlere hareket etmeye karar vermeleri söz konusu olamaz Bu iş için, doğru amino asitleri doğru miktarlarda bir araya getirme ve onlarla doğru bir şekilde doğru proteini inşa etme bilgisine ve yapma gücüne sahip olan aktif bir ajana ihtiyaç vardır. Belli ki hücrede bu aktif ajanın niteliklerine haiz bir kontrol merkezi olmalıdır. Görünüşe bakılırsa, hücredeki bu aktif kontrol merkezi pozisyonu için akla gelen ilk aday, DNA’dır. Ancak DNA, hücre çekirdeğinden çıkıp bütün aksiyonun sergilendiği sitoplazmaya girmez. Ayrıca, DNA moleküllerinin bir şey yapma ve yaptırma güçleri yoktur. O yüzden, hücredeki aktif ajan pozisyonu esas olarak boştur. Kuşkusuz ki DNA da tıpkı amino asitler gibi, sadece bir atom yığınıdır ve hücredeki baş döndürücü hızdaki dinamizm adeta sihirbazlık gibi görünür. Neyse, biz konumuza geri dönelim.
Fermuar gibi DNA’nın iki tarafını oluşturan iki şerit incelendiğinde, her bir şeridin, dört moleküler harf A, C, G ve T’den ibaret bir alfabe ile DNA dilinde yazılmış kimyasal kodları oluşturan uzun dikey bir metin dizisi olduğunu görürüz. Tipik bir DNA şeridi, milyonlarca harf uzunluğundadır ve bu harfler sıradan bir kitap olarak basılacak olsaydı, birçok ciltlik büyük bir ansiklopedi oluştururdu. Bu kodu icra et-mek ve hücrede proteinleri inşa etmeye başlamak için, çekirdeğin içinde DNA’nın bir tarafının kısmi kopyaları olan RNA denilen küçük moleküller üretilir. RNA, hücre çekirdeği zarındaki küçük deliklerden sitoplazma gönderilir ve moleküler protein üretme makinesi olan ribozoma bağlanır. Ribozom donanımı, RNA yazılımını her seferinde 3 harfli gruplar hâlinde okur. 20 amino asit listesinden bu kodlara karşılık gelen amino asitleri sırasıyla bulup getirilir. Bu amino asitleri doğrusal bir zincir hâlinde art arda dizilir ve onları istenilen proteini uygun şekilde inşa etmek için katlanır.
Bu sofistike proseslerin sonunda yeni inşa edilmiş proteinler, fabrika üretim alanındaki robotlar gibi, kendilerine verilen hayati fonksiyonları yerine getirmeye başlarlar. Örneğin, kanda alyuvarlardaki hemoglobin proteini, akciğerlerde oksijen moleküllerini yakalayıp onları dokularda serbest bırakmak için gerekli hassas şekil ve boyuta haizdir.48
Öyle görünüyor ki RNA, DNA yemek kitabından alınan protein yapma tarifi, ribozom da tarifteki talimatlara göre proteinleri yapan aşçıdır.
Yukarıda detayları verilen süreç, hem bitkilerde hem de hayvanlarda aynı şekil-de işler. Canlı varlıklarda kendini belli eden özelliklerin, genlerde kodlanan talimatlarla bire bir uyumlu olduğunun ve biyolojik yapıların tam bu DNA kitabındaki talimatlar doğrultusunda inşa edildiğinin anlaşılması, arzu edilen özellikleri elde etmek için bitkilerin ve hayvanların genetik kodlarını manipüle etme fikrini uyandırmıştır. Bu da genetik mühendisliği branşının doğmasına zemin hazırlamıştır. Günümüzde artık DNA’daki bazı genleri, hastalıklara, böceklere ve yaşlanmaya dirençli olma gibi çok daha cazip özelliklere sahip benzer genlerle değiştirebiliyoruz. Zaten her bir gen, adeta bir protein veya protein grubunun nasıl yapılacağı talimatlarını ihtiva eden bir tarifnamedir – aynen bir yemek tarifi gibi.
Hücrelerdeki protein yapma makinelerinin, her ikisi de A, C, G ve T molekül harflerinden oluşan aynı moleküler DNA alfabesini kullandıkları için, doğal genler ile nakledilmiş yapay genler arasında bir ayırım yapmaması, bizim için büyük bir şanstır. Yeni bir protein yaparken yapay direktifler de orijinal doğal direktifler gibi, aynı şekilde okunur, işlenir ve icra edilirler. Bu, bir yemek kitabındaki bir tarifte,
48 http://statedclearly.com/videos/whatis-dna/ Erişim tarihi:1 Ekim 2017.
bir malzemenin kendisinde veya miktarında bir değişiklik yapmamız durumunda, o yemek bir dahaki sefer pişirilirken, artık eskisi yerine yeni tarifteki bilgiler takip edilerek pişirilecek olması gibidir.
Keza, 1980’lerden beri biyoteknoloji, belirli bir proteini üretmek için, verici (donör) bir organizmanın DNA’sındaki belirli bir geni alıp onu alıcı (taşıyıcı) bir organizmanın DNA’sıyla yeniden birleştirmede yaygın olarak kullanılmaktadır. Sentetik insan insülini bu şekilde insan DNA’sından ilgili geni çıkartıp onu bir E. coli bakterisinin çekirdeğine yerleştirerek, bakteriler tarafından üretilmektedir. Böylelikle bakteri kolonileri, diyabetli milyonlarca insan tarafından kullanılmak üzere, insülin üreten bir biyolojik makine ordusuna dönüştürülmektedir. İlginçtir ki canlı bir varlığın bünyesindeyken, proteinler robotlar gibi belirli vazifeleri yerine getirmelerine rağmen, üretilip şişelenmiş proteinler (bu durumda insülin proteini) canlı değildir.
Yukarıda açıklandığı gibi, bir protein, gen üzerinde o spesifik proteinin kodu takip edilerek üretilir ama bir protein, kendileri atom kümeleri olan bir amino asitler kümesidir. Bu sebeple, hem proteinler hem de amino asitler, belirli kimyasal formüllerle ifade edilebilen kimyasallardan başka şeyler değildir. Aynı şey, DNA ve DNA’nın belirli kısımları olan genler için de geçerlidir. Yani, muhteşem DNA molekülü de, oldukça büyük bir molekül olsa da sonunda daha küçük A, C, G ve T baz moleküllerinin bir dizilimi olarak düzenlenmiş milyonlarca atomdan oluşan bir kimyasal moleküldür. Bu dört baz harften binlercesinin ve hatta milyonlarcasının bir DNA şeridi boyunca dizilimine baktığımızda, gördüğümüz şey, hayat kodunun hayat dilinde yazılmış olan hâlidir . Yani DNA da uzun bir talimatlar setidir – tıpkı elektronik aletlerin çalışmasını sağlayan bir yazılım ya da işletim sisteminin bir talimatlar seti olması gibi.
Bilgisayarlarda veya akıllı telefonlarda kullandığımız yazılımın canlı olmadığını biliyoruz. Peki, hücreyi sevk ve idare eden ve tüm hayati fonksiyonları kontrol eden DNA yazılımına ne demek gerekir? Acaba, canlı mıdır? Eğer DNA canlı değilse ve dolayısıyla sadece bir kimyasal bileşen ise, bizim onu yapay olarak sentezleyebiliyor olmamız gerekir. Sonuçta, atomları küçük moleküller hâlinde birleştirmek ve bu molekülleri büyük moleküller olarak sentezlemek, kimya laboratuvarlarında rutin olarak yapılan işlerdendir.
Yapay DNA Molekülü Sentezi
Yapay bir DNA ve kromozom yapma girişimi, ilk kez Craig Venter Merkezindeki bilim insanları tarafından teşebbüs edildi. Yapay bir DNA parçası, laboratuvarda, başarılı bir şekilde sentezlendi, doğruluğu kontrol edildi ve bir E. coli bakterisine nakledildi. Yapay DNA, bakteri tarafından tanındı; üzerinde yazılan yapay genetik kod doğru bir şekilde okundu ve talimatlar yerine getirildi. J. Craig Venter’in 2012 de bir konferansta açıkladığı gibi:49
“Dijital kodla başlayarak, bazı DNA kısımlarını sentezledik ve genomla birleştirdik. Hataları düzelttik ve sonunda sentetik 5,386 çift baz parçasını ihtiva eden DNA’yı E. Coli bakterisinin içine yerleştirdik.
… E. Coli, sentetik DNA kısmını doğal DNA gibi algıladı ve canlıların robotları olan proteinler, derhal sentetik genetik kodu okumaya başladılar – çünkü onların yapmaya programlandığı şey budur. DNA kodu onlara ne yapmasını söylediyse, onu yani virüs proteinlerini yaptılar. Virüs proteinleri kendi kendilerine bir araya geldiler ve vazife gören bir virüs oluşturdular. Virüs, hücreleri öldürerek minnettarlığını gösterdi ki bu, bakteri hücreleri deryasında, bu berrak plakları böyle etkin bir şekilde elde etmenin yoludur. Ben bu duruma ‘yazılımın kendi donanımını inşa etmesi’ diyorum. Bütün yaptığımız şey, hücrenin içine bir parça DNA yazılımı koymaktı ve sonunda DNA çekirdekli bir protein virüsü elde ettik.”
Sentetik bir DNA bir hücrenin içine konulduğunda, sentetik DNA’da kodlanmış proteinlerin üretildiği ve bunun da hücresel karakteri tamamen değiştirdiği gösterilmiştir. Kimyasal olarak sentezlenmiş kromozomların canlı hücrelere naklini ihtiva eden genom naklindeki başarılar, genetikte yeni bir alan olan ‘sentetik genom bilimi’nin doğmasına yol açmıştır. Bu gelişme, insülinüreten bakteri mühendisliği gibi, tıpta, enerjide ve tarımda kullanılmak üzere, mikroorganizma tasarlanmasını ve üretilmesini mümkün kılma potansiyeline sahiptir.
Sıradan bir gözlemci için, canlı bir hücre, DNA üzerindeki kodlara göre üretilmiş olan binlerce ve hatta milyonlarca protein robotlarıyla, DNA yazılımıyla çalışan bir fütüristtik makine gibi görünebilir. Bu nano- robotlar ordusu, kolektif olarak tam bir koordinasyon içinde, hücredeki son derece hassas hayati fonksiyonları yerine getirir. Fakat dikkatli bir gözlemci, her bir hücrenin, hiçbir makinenin yapamadığı şeyi yapabildiğini – DNA yazılımının kopyasını çıkardığını ve kendini kopyalayabildiğini – de fark eder. Bu farkı meydana getiren, yine gizemli hayattır.
İlginçtir ki kendini kopyalama işleminin gerçekleşebilmesi için, sentetik DNA’nın mutlaka canlı bir hücreye nakledilmesi gerekir. Bu nedenle, şu anda genom nakilleriyle üretilen sentetik hücrelerdeki hayat, doğal hücrelerden kaynaklanmaktadır.
49 https://www.edge.org/conversation/j_craig_venterwhat-islife-a-21stcentury-perspective, Erişim
Tarihi: 7 Temmuz 2017.
Yani, canlılık için, doğal bir hayatın etki alanına girmek veya mevcut bir hayat ağına katılmak gerekmektedir. Sentetik bir DNA genomunu, insan eliyle yapılmış bir enzimler, ribozomlar ve gerekli kimyasallar kokteyline koymak, herhangi bir hayat aktivitesi oluşturmamaktadır. Sonuçta, insan eliyle yapılmış tamamen yapay olan bir hücre, kimyasal olarak canlı bir hücreyle tıpatıp aynı bile olsa, sadece cansız bir kimyasallar torbasıdır. Tek başına bu gözlem, hayatın basitçe kimya olmadığını, kimyada bulunmadığını ve dahasının olduğunu göstermektedir. Öyle görünüyor ki gizemli hayat maddeye nüfuz eder, madde üzerinde kontrol kurar ama madde değildir. Varoluşun bu maddi olmayan boyutu tanınmadığı ve çözümlenmediği sürece, laboratuvarlarda tüm yapay hayat üretme çabaları, şu ana kadar olduğu gibi, bundan sonra da başarısız olmaya mahkûm görünmektedir.
Burada karşılaştığımız ikilem, hayatı sadece fiziksel bedenlerde tezahür ettiğinde görebiliyor olmamızdadır – tıpkı yerçekimi kuvvetini ancak madde üzerindeki etkisinden bilebildiğimiz gibi. Yani hayat ile fiziki beden arasında çetrefilli bir etkileşim vardır. Örneğin elmasta, ışık ile karbon atomları arasındaki etkileşim mekanizması gayet iyi bilinmektedir. Ancak canlı varlıklar, fiziksel ışık yerine, müphem hayat ışığı ile etkileşmektedir ve bu etkileşim mekanizmasını tespit etmek ve ortaya çıkarmak hiç de kolay değildir. Örneğin, bir pusulanın iğnesi, pusula maddi olmasa da fiziksel olan bir manyetik alan etkisi altına girdiğinde, hareket etmeye başlar. Biz iğnenin hareketini gözlemleyerek, manyetik alanın gücü ve yönü hakkında çok şey söyleyebiliriz.
Benzer şekilde DNA veya protein molekülü gibi bir kimyasal, bir hücrenin muhtevasıyla tıpatıp aynı olan bir kimyasal çorbaya konulduğunda, hiçbir şey olmaz ama DNA’ya da protein molekülü, canlı bir hücre gibi bir hayat alanına girerse, o cansız kimyasal molekül aniden hayata kenetlenerek bir biyokimyasal moleküle dönüşür ve hayatın etkisi altında hareket etmeye başlar. Bu sebeple, manyetik alan gibi, hayat da bir alan olgusu olmalıdır. Ancak manyetik alandan farklı olarak, bu fiziksel bir alan değildir ve dolayısıyla fiziksel aletlerle hissedilemez ve tespit edilemez. Zaten hayatı kafa zonklatıcı bir olgu veya büyük bir gizem yapan da budur. Eğer bir gün hayat gizemini çözme şansını yakalayacaksak, var olan her şey fizikseldir ve hayat kimyadır gibi bütün önyargılarımızı bir kenara itmemiz ve kuantum mekaniğinde olduğu gibi, akılların anlamakta zorlandığı her türlü tuhaf ihtimallere açık olmamız gerekmektedir. Aksi takdirde hayat şaşırtıcı bir gizem olarak kalmaya devam edecektir.
Bütün Canlılarda Temel Maddeler Aynıdır.
Organizmalar hakkında ilgi çekici bir diğer gözlem de bakterilerden insanlara tüm canlılarda pek çok ortak yanının olması ve hepsinin A, C, G ve T molekül harflerinden oluşan ortak alfabesinde yazılan aynı temel DNA kodunu kullanmasıdır. Hatta birçok yaratık pek çok ortak gene sahiptir. Örneğin minicik bir meyve sineğindeki genlerin yaklaşık yarısı, insanlarda da bulunur.
Irkları ne olursa olsun, genlerin yüzde 99’undan fazlası bütün insanlarda ortaktır. Tek yumurta ikizleri dâhil farklı kişilerin DNA baz molekülü dizilişlerinde az da olsa farklılıklar vardır ve bu farklılık, her bir bireyi bir bakıma özel yapar. Ayrıca, DNA, bazı etkenlerin yıkıcı etkileri altında zarar görebilir ve nükleotidlerin dizilişlerinde mutasyon denen değişiklikler oluşabilir.
DNA ile bildiğimiz basılı bir kitap arasında iyi bir benzerlik veya analoji vardır. Hatta insan genomuna bazen hayatın genetik kitabı denir. Eğer genlere proteinlerin tarifi gözüyle bakılırsa – ki öyledir – o zaman insan genomu, bedenlerimizdeki hücrelerin büyük tarif kitabı olur. Kromozomlar (veya DNA, çünkü her bir kromozom esasen bir DNA molekülünden oluşur) bu genetik kitabın bölümlerini oluştururken, genler kodlama sayfalarına karşılık gelir. Hayat kitabının alfabesi 4 kimyasal harften (her biri yaklaşık 30 atomdan meydana gelen A, C, G ve T harfleri) ibarettir ve bu kitaptaki kelimeler, her biri 20 amino asitten birine karşılık gelecek şekilde ACC gibi 3 harften oluşur. Buna karşılık telgraf alfabesi, 0’lar ve 1’lerden oluşan dijital Dünya’nın alfabesi gibi, sadece 2 harften (nokta ve çizgi) oluşmaktadır. Tüm alfabeler, fizik dışı olan manaların, üzerinde yansıdığı fiziki matrislerin temel yapı taşlarıdır.
Hayatın büyüleyici gerçekliğini takdir etmek için, bir araba veya evin yapım projeleri ile portakal ağacı gibi bir bitkinin tohumundaki hayatın yapım projesini yani DNA’yı göz önüne alalım. Yapım projeleri bir ev, araba veya bitkinin yapımı için gerekli tüm bilgileri ve direktifler setini ihtiva edebilir. Ancak, bu projelerin bir yaptırım gücü, kontrol altına alma yetkisi ve yapma becerisi yoktur. Bu nedenle, bir evin mimari planlarını inşaat malzemeleri yönünden zengin bir toprağa gömmekle veya bir arabanın detaylı teknik çizimlerini araba yapımında kullanılan ham maddeler bakımından zengin bir havuza koymakla, hiçbir şey olmayacaktır. Yani yerden bir ev yükselmeyecek ve havuzdan bir araba çıkmayacaktır.
Flaş Disk Programıyla Yerden Akıllı Telefon Çıkamaz.
İlginçtir ki yapay olarak portakal tohumunun tam bir kopyasını yaparak toprağa gömdüğümüzde, yine hiçbir şey olmayacaktır. İnsan yapımı yapay tohum, atom ve molekülüne kadar doğal tohumun bire bir kopyası olabilir. Ancak, her iki tohum da toprağa gömüldüğünde, doğal tohum yeşerip filizlenirken, yapay tohum konulduğu yerde durur. Öyle görülüyor ki doğal tohumda (hasarlı olmadığını varsayarsak), gözlemlerle teyit edildiği gibi, hayat vardır, yapay olanda ise yoktur ve hayat madde dışı olduğu için, yer kaplamaz ve dolayısı ile tohum içinde belirli bir yeri yoktur. Yine ilginçtir ki canlı bitkilerin dışarıya verdiği su ve karbon dioksit molekülleri, havadaki su ve karbondioksit molekülleri gibi, cansızdır; ancak, meyvelerindeki tohumlar canlıdır.
Tohum, fiziksel beden veya cüsse olarak küçüktür, ancak yerine getirdiği görevler bakımından büyüktür. Tohum, DNA’sında, bitkinin şekli, yapısı, rengi, görünümü ve çıktıları gibi özelliklerle ilgili tüm bilgilerle birlikte dal, yaprak ve meyvelerin yapımı ile ilgili talimatlar ile donatılmıştır. Bitki, ayrıca, her şeyi inşa etmek için gerekli tüm moleküler makina ve ustalıkla birlikte, bitkinin DNA’sını her tohuma yazacak yazıcılar ile de donatılmıştır. Bitkinin tüm bünyesi, oldukça yoğun faaliyetleriyle, iyi çalışan bir fabrikayı andırmaktadır.
Hiç kimse akıllı bir telefonun yapım projelerini ihtiva eden bir flaş belleği silikon, metal ve organik materyal yönünden zengin bir toprağa gömüp bir süre bekleyerek yerden bir akıllı telefon çıkmasını beklemez. Eğer portakal çekirdeği canlı değilse, kod ya da yapım projeleri aktif ajanlar olmadığı için, çekirdeği besin maddeleri ve su yönünden zengin bir toprağa gömdüğümüzde de yine hiçbir şey olmaz ama eğer nemli ve gübreli toprağa gömülen portakal çekirdeği canlıysa, etrafındaki topraktaki su ve besinleri emerek yeşerecek ve filizlenmeye başlayacaktır. Portakal meyvelerinin oluşması ve yeni çekirdeklerde kod yazımı da dâhil olmak üzere, portakal ağacının, molekül molekül gözümüzün önünde inşa edilmesine ve büyümesine şahit oluruz.
Özetlemek gerekirse, çekirdekteki yazılım, direktifler verip ağaç donanımının inşasını düzenlemekte; ağaç donanımı da çekirdek yazılımını yeniden yazıp paketlemektedir – ki bunlar akıllı cihazlar gibi cansız şeyler için bile düşünülemez bir dizi çarpıcı işlemlerdir. Belli ki bir şeyi inşa etmek için verilen bir dizi talimat ile fiziksel olarak o şeyi bütün temel yapı taşları üzerinde tam kontrol sağlayarak talimatlara uygun olarak inşa etmek arasındaki fark, gizemli fizikdışı hayattır.
Tekrar edecek olursak, yaptırıcı güç ile bağlantılı olan şey, görünmez hayattır. Hayat olmadan, bir DNA molekülü, sıradan bir kitapta dizili harfler gibi, amaç, irade, bilgi ve güç sahibi aktif bir ajan olarak hareket etme gücü olmayan, milyonlarca harften oluşan bir harf yığınıdır. Canlı varlıklarla buluttabanlı otonom sistemler arasında iyi bir analoji olabilir. Uyum içinde çalışan buluttabanlı bir şoförsüz araç filosunun (veya başka otomatik makine veya robotların) işlemesi, ancak bulut tarafından oluşturulan bir alanın varlığının tanınması ve araçların bu alan ile etkileşimlerinin araştırılması ile tam olarak anlaşılabilir.
9- SİHİRLİ YEMEK KİTABI
|
Daha önce bahsedildiği gibi, bir yemek kitabı ile ‘hayat kitabı’ olan DNA arasında hayatı anlamamıza yardımcı olacak güzel bir benzerlik vardır. DNA üzerindeki müstakil genler, amino asit molekülleri malzemelerinden protein üretmek için tarifler veya ‘yazılı talimatlar’dır. DNA da bütün bu protein yapma tariflerini içine alan büyük yemek kitabıdır. Dolayısıyla, hem bildiğimiz yemek kitabı, hem de DNA yazıdır. Birincisi tanıdık bir alfabe kullanarak mürekkeple, ikincisi ise kimyasal bir alfabe kullanarak atomlarla yazılıdır. Mürekkebin de bir atom yığını olduğunu düşünürsek, hem yemek kitabının hem de DNA’nın önce harf şekillerinde kalıplanmış atomlarla yazılmış olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, yemek kitabı gibi, DNA da canlı değildir. Bunun delili, kimya laboratuvarlarında dizilen insan yapımı sentetik DNA’ların canlı bir hücreye nakledildiklerinde vazife görmeleri ama cansız sentetik bir hücreye nakledildiklerinde ise donuk görevsiz bir kimyasal olarak kalmalarıdır. Aynı şey DNA’la-rın bölümleri olan genler ve genlerin kopyası olan RNA molekülleri için de söylenebilir. Bu nedenle canlı bir hücredeki DNA, genler, RNA ve ribozom moleküllerinin akıllara durgunluk veren tüm muhteşem hareketleri – kendilerinin tam ya da kısmi kopyalarını yapmak, talimatları okumak, belirtilen malzemeleri tanımak ve yakalamak, bu malzemeleri doğru pozisyonlarda doğru yerlere götürmek, birleştirme talimatlarını takip ederek görevodaklı biyorobotlar inşa etmek ve biyorobotlara spesifik görevler vermek ve bu görevlerin başarıyla tamamlanmasını sağlamak gibi – bu kabiliyetsiz biyomoleküllerden değil, mahiyeti muğlak hayattan kaynaklanmalıdır. Yani, canlı bir hücre ve onun kimyasal olarak aynısı olan cansız ikizi arasındaki fark, hayat ve hayatla gelen özelliklerdir. Hayatın niteliği hakkında hiçbir fikrimiz olmasa da bu gözlem, fiziksel olmayan hayat ve hayatla beraber gelen özelliklerin varlığı için yeterli bir delildir. Bu, fizikte karanlık madde ve karanlık enerjinin mahiyetinin ve birçok özelliğinin hâlâ bir gizem olmasına rağmen, karanlık maddenin ve karanlık enerjinin varlığının yaygın olarak kabul edilmesine benzerdir.
10- BEDİÜZZAMAN’IN HAYATA ESMA TABANLI BAKIŞ AÇISI
Modern çağın önde gelen İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur külliyatında hayat gerçekliğine özel bir yer ayırmış ve felsefi derinlikli tahliller yapmıştır. O kadar ki Bediüzzaman hayatı varoluşun merkezine koyar ve hayat olmadan varoluşun bilinemeyeceğini ve kâinatın hikmetsiz ve manasız kalacağını ifade eder. Hayatın kaynağını da Allah’ın ilahi ‘Hayy’ ve ‘Muhyi’ (‘Canlı’ ve ‘Hayat veren’) isimlerinin bir tecellisi, tezahürü veya yansıması olarak görür.
Bediüzzaman, ‘Hayat nedir?’ sorusuna şu kapsamlı cevabı verir:
“Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi hem en parlak nuru hem en lâtif mâyesi [esas, maya] hem gayet süzülmüş bir hulâsası [öz] hem en mükemmel meyvesi hem en yüksek kemali [mükemmellik] hem en güzel cemali [güzellik] hem en güzel ziyneti [süs] hem sırr-ı vahdeti [birlik sırrı] hem rabıta-i ittihadı [birleşme bağı] hem kemalâtının menşei hem sanat ve mahiyetçe en harika bir zîruhu [ruh sahibi] hem en küçük bir mahlûku bir kâinat hükmüne getiren mucizekâr [mucizevî] bir hakikati hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi koca kâinatın bir nevi fihristesini [özet] o zîhayatta göstermekle beraber o zîhayatı ekser mevcudatla münasebettar [alakalı] ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudrettir [kudret mucizesi].”50
Bediüzzaman devamla, hayatı, küçük bir parçayı en büyük bir bütün kadar büyüten ve bir bireyi kapsamlı bir âlem hükmüne getiren ilahi bir sanat olarak niteler. Hayat ile hayatın kaynağı arasındaki bağlantıyı kurar ve hayatı ‘Hayat sahibi bir Zat’ın varlığının gerekliliğini ve birliğini gösteren en mükemmel, en parlak, en berrak, en kapsamlı, en kuvvetli ve en kesin bir delil olarak sunar.
Hayatın en gizemli ancak en açık, en kıymetli ancak en ucuz ve en şatafatlı ve en anlamlı bir nitelik olmasına ve hayatın diğer varlıkları kendine hizmet ettiren narin bir rahmet cilvesi olmasına dikkat çeker. Bediüzzaman hayatı, ilahi öz niteliklerin üzerinde aksettiği kapsamlı bir yoğun ayna olarak da tarif eder. Ona göre hayat, Allah’ın Rahman, Rahim, Kerîm, Hakîm ve Rezzak (rızık veren) gibi birçok güzel isimlerinin yansımalarını bünyesinde toplayan ve rızık, hikmet, rahmet ve inayet gibi birçok gerçekliği kendine ram eden acayip bir varoluş mucizesidir. Keza, hayat, görmek, işitmek ve hissetmek gibi tüm duyguların kaynağı ve madenidir. Sözler eserinde ifade edildiği gibi:
“Evet hayat, tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum’u bütün esma [isimler] ve şuunatı [öznitelikler] ile bildirir. Çünkü hayat, pek çok sıfatın memzuç [birleşmiş] bir macunu hükmünde, bir ziya [ışık], bir tiryaktır [ilaç]. Elvan-ı seb’a [yedi renk] ziyada ve muhtelif edviyeler [devalar] tiryakta nasıl ki mümtezicen [karışmış olarak] bulunur; öyle de, hayat dahi, pek çok sıfattan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek, inkişaf edip ayrılırlar.
50 Nursi, B. S., Lem’alar, 30. Lem’a, 5. Nükte. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 329.
Kısm-ı ekseri ise, hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler.
Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan [hükmeden] rızk ve rahmet ve inayet ve hikmeti tazammun ediyor [ihtiva ediyor]. Güya, hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ, hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle [gaye ve faydalılık gözeterek] yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı hâlde Kerîm ismi de tecelli edip, meskenini hacatına göre tertip ve tezyin eder. Yine aynı hâlde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı hâlde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor ve kısmen bedeninde iddihar ediyor [depoluyor]. Demek, hayat bir nokta-i mihrakiye [odak noktası] hükmünde, muhtelif sıfat birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya, hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı hâlde kudrettir, aynı hâlde de hikmet ve rahmettir ve hakeza...
İşte, hayat bu cami’ mahiyeti itibariyle şuûn-u zatiye-i Rabbaniyeye âyinedarlık eden bir âyine-i samediyettir. İşte bu sırdandır ki Hayy-ı Kayyum olan Zat-ı Vacib-ül Vücud, hayatı pek çok kesretle [bol olarak] ve mebzuliyetle [ucuzca] halkedip [yaratıp], neşir ve teşhir eder ve her şeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder.”51
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği diğer bir husus da her yönüyle parlak, yüksek ve kusursuz olan hayatın sebepsonuç ilişkiler ağının dışında olması ve perdesiz, aracısız doğrudan doğruya Allah’ın kudret elinden çıktığının görülmesidir. Yani diğer varlık ve olgulardan farklı olarak, hayatı netice verecek görünür bir sebep konulma-mıştır:
“Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur, rahmet-tir ki bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye [ilahi has irade] bakar. Sair masnuatta [sanatlı varlıklarda] zahirî esbap [görünürdeki sebepler] kudretin tasarrufuna perde oluyorlar ve muttarit [süre gelen] kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap [perde] oluyor. Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.”52
51 Nursi, B. S., Sözler, 33. Söz, 23. Pencere. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 837-838.
52 Nursi, B. S., Lem’alar, 16. Lem’a. Hatime, 3. Sual. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 110-111.
Örneğin hidrojen ve oksijenin kimyasal etkileşmesini sağlayarak su oluşturmak, rutin bir kimya işlemidir. Çünkü oksijen ve hidrojen gazları ile su arasında kesin bir sebepsonuç ilişkisi vardır. Keza, uzunca bir süre havasız kalan bir kişi ölür, çünkü havasızlık ile ölüm arasında da kesin bir sebepsonuç ilişkisi vardır. Yani
|
havasızlık sebebi, ölüm sonucunu doğurur. An-cak ‘hayat’ sonucunu doğuracak yani cansızdan canlı yapılmasını netice verecek hiçbir sebep veya sebepler dizisi yoktur. Tüm ‘yapay hayat’ yaratma amaçlı iddialı projelerin başarısızlıkla sonuçlanması, yani cansız maddelerden bir canlının oluşması sonucunu doğuracak sebeplerin bulunamaması ve bu konuda geleceğe dönük genel karamsarlık, Bediüzzaman’ın bu tespitini teyit etmektedir.
İçinde oturduğumuz binadan cebimizdeki telefona kadar, görünen kâinatta her şey fizik kanunlarına uygun bir şekilde meydana gelir. Ancak fizik kanunlarının ‘yapma’ veya ‘inşa etme’ gibi bir gücü yoktur. Bir bina inşaatında kullanılacak tüm tuğla, demir, çimento, boru vs. malzeme yığınları, fizik kanunlarının yaptırmasıyla kendi kendilerine bir binaya dönüşüvermezler. O malzeme yığınlarının, sonsuz sayıda ihtimal arasından, tasarlanan binayı oluşturacak tarzda konumlanmaları, ancak bir tercih ile olur ki o da ilim, irade ve güç gerektirir. Aynı argüman hayat için de geçerlidir. Kâinattaki tüm fiziksel yapı taşları ve kanunlar bir araya gelerek hayat oluşturamazlar. Kaldı ki ‘hayat maddesi’ diye bir şey yoktur ve hayat fizik dışıdır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile;
“Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte [yaratılışta] cari [geçerli] olan namuslar, kanunlar, kâinatın hayattar [canlı] olmasına kâfi gelir. Çünkü o cereyan eden namus-lar [kanunlar], şu hükmeden kanunlar, itibarî [izafi] emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır.”53 Yani hayat, amaçsız doğa olaylarının sonucu rastgele ortaya çıkan bir olgu değildir.
Bediüzzaman teknoloji harikası bir minimakina olan bir mikrobu nazara vererek tüm varlıklardaki ilim ve şuur boyutlarına dikkat çeker ve varlıkların şuursuz ve ilimsiz sadece sebepsonuç ilişkileriyle arka plandaki tabiat kanunları ile açıklanamayacağını ifade eder:
“Gözle görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garip bir makine-i İlâhiyeyi havidir. O makine, mümkinattan [olması mümkün olanlar] olduğundan, vücut ve ademi mütesavidir [varlık ve yokluğu birdir]; illetsiz
53 Nursi, B. S., Sözler, 29. Söz 1. Maksat, 2. Esas. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 632-634.
[sebepsiz] vücuda gelmesi muhaldir [imkânsız]. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise, esbab-ı tabiiye [doğal sebepler] değildir. Çünkü o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir; esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camit şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş’et ettiğini [kaynaklandığını] iddia eden adam, esbabın her bir zerresine Eflâtun’un şuurunu, Calinos’un hikmetini itâ etmekle [vermekle] beraber; o zerrat [parçacıklar] arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikat etmelidir. …Kezalik, nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faydaların tam bir ihtiyâra [irade] ve şamil [kapsamlı] bir ilme ve kâmil [mükemmel] bir kudrete yaptıkları şahadetten [şahitlikten] gaflet eden gafiller, sathî [yüzeyden] nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye [hayatsız ve şuursuz sebepler] vermeye mecbur kalmışlardır.”54
Bediüzzaman, İşaratü’l İcaz adlı eserinde “Hâlbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi.” (Bakara Suresi, Ayet 28) ayetini tefsir ederken, insanın cesedini oluşturan atom ve moleküllerin, diğer atom ve moleküller gibi cansız, amaçsız, rastgele dağınık bir vaziyette iken, birdenbire bir yerlerden emir almış gibi belli bir kurala göre kafile kafile bir düzen altına alınarak, bir kasıt ve amaç altında belli yerlere sevk edildiğine dikkat çeker. Sonra bu atıl molekül yığınları, hayatsız oldukları hâlde kendilerini son derece düzenli yoğun aktivitenin içinde bulurlar ve birçok harikulade değişim aşamalarından geçerek şekilden şekle girerler. En sonunda da insan görünümünü alırlar.
Bediüzzaman’a göre bu harika işler, mikro âlemde gayesiz olarak sel gibi akan kör, sağır, birbirinden habersiz ve bilinçsiz parçacıkların işi olamaz. Olsa olsa her şeyi bir amaca yönelik olarak yapan sonsuz bir hikmet, her şeyi kuşatan bir ilim ve her şeye nüfuz eden bir iradenin işi olabilir:
“Camit, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, makul bir sebep olmadığı hâlde, diğer bir vaziyete girmesi, sâniin vücuduna [sanatkârın varlığına] zahir [açık] bir delildir.”55
Bediüzzaman, aynı eserinde hayatın mucizevi özelliğine ve harikalığına da vurgu yapar ve gözümüz önünde sürekli olarak tüm açıklığıyla cereyan etmesine rağmen akılları aciz bırakan hayatın derin gizemini nazara verir: “Evet, hayat kudret-i ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acip bir mucizesidir ve bütün nimetlerden üstündür ve mebde ve meadın [ilk ve ölüm sonrası ikinci yaratılış] bürhanlarından [delil] en zahir [açık] bürhandır. Evet, hayat nevilerinin [tür] en ednası [küçük] nebat [bitki) hayatıdır.
54 Nursi, B. S., İsaratül İcaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983. Ankara, 2.Baskı, 2014, s. 414.
55 Nursi, B. S., İşaratü’l İcaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983. Ankara, 2.Baskı, 2014, s. 598.
Hayat-ı nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte ve habbede [tohum] hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti [nasıl olduğu] o kadar zahir [açık], o kadar umumî, o kadar me’lûf [bilinen] iken, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar, hikmet-i beşerden [fen bilimleri] ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.”56
Bediüzzaman, varlığın ancak bilinmekle yani canlıların varlığıyla varlık olabileceğine dikkat çeker ve bunu koca bir dağ ile küçücük bir bal arısını karşılaştırarak açıklar:
“Hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetimdir, mekânından başka bir şeyle münasebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinatla münasebettar [ilişkili] olur ve her şeyle alışveriş yapar; hatta diyebilir k i ‘kâinat benim mülkümdür, benim yerimdir.’ Kâinatın her tarafına gider, havâssiyle [hisleriyle] tasarruf eder [iş görür], bütün eşya ile kesb-i muarefe [tanışıklık] eder. … Demek, ziya [ışık] renk ve cisimlerin görünmesine sebep olduğu gibi, hayat da mevcudatın kaşifi [keşfedici] ve sebeb-i zuhurudur [görünme sebebi]. Evet, hayat bir zerreyi bir küre gibi yapar. Ashab-ı hayatın [canlılar] her birisi, ‘Âlem benimdir’ diyebilir, aralarında müzaheme [izdiham] ve münakaşa da olmaz.”57
“Ziya [ışık] ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın [varlıkların] varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır [keşfedici].”58
“Hayatsız vücut adem [yokluk] gibidir. Ziya [ışık] ile hayatın her biri, mevcudatın birer keşşafıdır. Bak; nur-i hayat [manevi hayat ışığı] olmazsa, vücut [varlık] ademâlûddur [yokluk ile karışık], belki adem gibidir.”59
Bediüzzaman, hayatın birleştirici niteliğine ve sihirli bir tutkal gibi çokluktan birlik sağladığına da vurgu yapar: “Hayat, kesrette [çoklukta] bir çeşit tecelli-i vahdettir [birlik görünmesi]. Onun için ittihada [birleşmeye] sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye mâlik [sahip] eder.”60
“Hayat bir nur-i vahdettir [birleştirici manevi ışık]; şu kesrette [çokluk] eder tevhid [birlik] tecelli. Evet, bir cilve-i vahdet [birlik parıltısı] eder kesretleri tevhid
56 Nursi, B. S., İşaratü’l İcaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983. Ankara, 2.Baskı, 2014, s. 596.
57 Nursi, B. S., İşaratü’l İcaz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983. Ankara, 2.Baskı, 2014, s. 596.
58 Nursi, B. S., Mektubat, Hakikat Çekirekeri, No. 20.Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-605, Ankara, 2.baskı, 2016, s. 605.
59 Nursi, B. S., Sözler, Lemeat. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 870.
60 Nursi, B. S., Mektubat, Hakikat Çekirekeri, No. 18. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-605, Ankara, 2.baskı, 2016, s. 605.
ve yekta, Hayat bir şeyi her şeye eder malik [sahip]. Hayatsız şey, ona nispet ademdir [yok] cümle eşya.”61
Bediüzzaman, kâinatın hayatı ve bilhassa bilinçli hayatı netice verecek şekilde ayarlandığını ifade eden ‘antropik prensibi’ni destekler tarzda, kâinatın hayat için yaratılmış olduğunu belirtir. Kâinatın aslı, esası, meyvesi, özünün hayat olduğundan hareketle, hayatı veren kim ise bütün kâinatın de yaratıcısının o olması gerektiği çıkarımını yapar. Ayrıca, farklı hayat seviyelerine ve bilinç ve duygu için hayatın varlığının gerekliliğine işaret eder ve bu hiyerarşiyi şöyle ifade eder:
“Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hulâsadır [öz] ve şuur [bilinç] ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hulâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hulâsasıdır ve ruh dahi, hayatın halis ve safî bir cevheri ve sabit ve müstakil zatıdır.”62
“Hilkat-ı âlemde [kâinatın yaratılışında] görüyoruz ki mevcudat-ı âlem [varlık âlemi] bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcudat hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı halk eden zat, ondan o hayatı intihap ediyor [seçiyor]. Sonra görüyoruz ki zihayat [canlı] âlemlerini bir daire suretinde icat edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdeta, zîhayatlardan maksut olan gayeler onda temerküz ediyor [merkezleniyor]; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar [tâbi] ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihap ediyor (seçiyor), âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.”63
Aynadan Yansıyan Güneş Işığı,
Aynanın Kendisinden Değil Dışarıdan Gelir
Bediüzzaman, hayatın kaynağının madde ve kanunlar olamayacağını tespit et-tikten sonra, hayatın ayrı ayrı her bir canlının kendisinden kaynaklandığı fikrini de mantığa aykırı ve dayanaktan mahrum bulur. Elmas, cam parçacıkları ve su damlalarındaki parlaklığın kaynağının dışarıdaki bir ışık kaynağı olduğu gözleminden hareketle, canlılardaki hayat parıltıları için en mantıklı açıklamanın, aynen bir lamba veya Güneş gibi, görülmeyen hayat ışığı yayan dışta bir hayat kaynağının varlığı olması gerektiğini ifade eder ve şöyle der:
“Meselâ, Güneş, seyyarelerden [gezegen] tut, tâ katrelere [damla] kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar, şu Güneş’in cilve-i misaliyesinden [görüntü] ve in’ikâsından [yansıma] bir turrası [mühür] ve Güneş’e mahsus bir eser-i nuranîsi görünüyor. Şayet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, Güneş’in cilve-i in’ikâsı ve tecelli-i aksi olduğunu kabul etmezsen, o vakit her bir katrede ve ziyaya maruz her bir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte, tabiî ve hakikî bir Güneş’in vücudunu bilasale [aslen] kabul etmek gibi gayet derece bir divanelikle, nihayetsiz bir belâhate düşmekliğin lâzım gelir.
61 Nursi, B. S., Sözler, Lemeat. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 870.
62 Nursi, B. S., Lem’alar, 30. Lem’a, 5. Nükte, 4. Remiz. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 333.
63 Nursi, B. S., Mektubat, 28. Mektup, 5. Risale. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-605, Ankara, 2.baskı, 2016, s. 465.
Öyle de Şems-i Ezelînin tecelliyat-ı nuraniyesinden [ezel güneşi olan Allah’ın nurlu tezahürlerinden] ‘ihya,’ yani ‘hayat vermek’ cihetinde, her bir zihayat [canlı] üstünde öyle bir turrası [mühür] vardır ki faraza bütün esbap [sebepler] toplansa ve birer fail-i muhtar [irade sahibi etken güç] kesilseler, yine o turrayı taklit edemezler. Zira, her biri birer mucize-i kudret [kudret mucizesi] olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelî’nin şuaları [ışınları] hükmünde olan esmasının nokta-i mihrakiyesi [odak noktası] suretindedir.”64
Bahsedilen bu hayat kaynağı fizik dışı olduğu için de zaman ve mekân üstü ve dolayısı ile ebedî olmalıdır. Varlık âlemindeki birlik, düzen ve uyumluluk, bu kaynağın kâinatın yaratıcısı ile ilişkili olmasını ve dolayısı ile O’nun bir isim veya sıfatı olmasını gerektirir. Bu ilahi isimler, ‘Hayat sahibi’ ve ‘Hayat veren’ anlamlarında ‘Hayy’ ve ‘Muhyi’ isimleri olarak bilinir.
Hayat Bir İlaha Verilmezse, Atomlar Adedince İlahları Kabul Etmek Lazım Gelir
|
Bediüzzaman, canlılarda görünen sanat nakışları, yaratılış sırları ve birlik mühürleri gibi ilahi isim ve sıfat yansımalarının o bir Zat’a verilmediği vakit, sinek ve çiçek gibi her bir canlıda sonsuz bir yaratıcı güç olduğunu, her şeyi kapsayan bir ilim bulunduğunu ve tüm kâinata sözü geçecek bir mutlak irade onda mevcut olduğunu kabul etmek gerekeceğini belirtir. Yani bitkiler dâhil her bir canlının adeta ilahlara has vasıflarla donanımlı olması gerektiğini ifade eder.
Canlının her bir atom ve molekülünde de her şeyi görür bir göz, her şeyi işitir bir kulak ve her şeyi kapsayan bir bilinç olması gerekir.
64 Nursi, B. S., Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 4. Lem’a. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 351.
Özet olarak, nasıl su damlalarında ve cam parçacıklarında görünen güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, eğer Güneş’in ışınlarının yansımalarının tezahürüne verilmezse, bir tek Güneş’e karşılık sonsuz sayıda Güneşlerin varlığını kabul etmek lâzım gelir ki akıl dışıdır. Benzer şekilde, eğer her şey mutlak güç sahibi Allah’a verilmezse, bir tek ilaha karşılık kâinattaki atom ve moleküller sayısında ilâhları kabul etmek durumunda kalınır.
Bediüzzaman, bir nehrin Güneş gören bir bölgeye girince yüzeyindeki su damlalarının elmas gibi parıldamaya başlamasını ve nehir gölgelik bir alana girince de o parıltıların yok olmasını örnek göstererek, varlıkların hiç yoktan hayat özelliğini kazanmalarını hayatı veren bir hayat güneşi olan Allah’ın varlığına, bu canlılar öldükten sonra da yeni gelenlerin hayat vasfı ile donanmaya devam etmesini de Allah’ın varlığının sürekliliğine yani bekasına delil gösterir ve bunu şöyle ifade eder:
“Nasıl ki Güneş’e karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi [parıldayan] şeffafatı [şeffaf şeyler], Güneş’in aksini [yansımasını] ve ışığını göstermek suretiyle, Güneş’e şahadet [şahitlik] ettikleri gibi; o kataratın [damlalar] ve şeffafatın gurubuyla [sönme, batma] gitmeleriyle beraber, arkalarından yeni gelen katarat taifeleri ve şeffafat kabileleri üstünde yine Güneş’in cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellisi ve noksansız istimrarı [devamlılığı], kat’iyen şahadet eder ki sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misalî [yansıyan] güneşçikler ve ışıklar ve nurlar bir bâkî, daimî, âlî, tecellisi zevalsiz [yansıması son bulmayan] bir tek Güneş’in cilveleridir. Demek o parlayan kataratlar, zuhuruyla [ortaya çıkmalarıyla] ve gelmeleriyle Güneş’in vücudunu gösterdikleri gibi, guruplarıyla [ortadan kaybolmalarıyla], zevalleriyle, Güneş’in bekasını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de şu mevcudat-ı seyyale [akıp giden varlıklar], vücutlarıyla [var olmalarıyla] ve hayatlarıyla Vacibü’l-Vücud’un vücup [gerekliliği] ve vücuduna [varlık] ve ehadiyetine [birliğine] şahadet ettikleri gibi, zevalleriyle [yok olmalarıyla], ölümleriyle o Vacibü’l-Vücud’un ezeliyetine, sermediyetine [ebediliğine] ve ehadiyetine [birliğine] şahadet ederler.
Evet, gecegündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurup [batma] ve uful [gözden kaybolma] içinde teceddüt eden ve tazelenen masnuat-ı cemîle [güzel sanat eserleri], mevcudat-ı lâtife [latif varlıklar], elbette bir âlî [yüksek] ve sermedî [ebedî] ve daimüttecelli [sürekli görünen] bir Cemal Sahibinin vücut ve beka ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı zahiriye-i süfliyeleriyle [görünürdeki bayağı sebepler] beraber zeval bulup ölmeleri, o esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hâl kat’iyen ispat eder ki şu sanatlar, şu nakışlar, şu cilveler bütün esması [isimleri] kudsiye [kutsal, eksiksiz] ve cemîle [güzel] olan bir Zat-ı Cemîl-i Zülcelâl’in tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden [değişen] nakışlarıdır, taharrük [hareket] eden âyineleridir [aynalarıdır], birbiri arkasından gelen sikkeleridir [mühürleri], hikmetle değişen hatemleridir [damgalarıdır].”65
Yaratıcının Sıfatları Zatındandır.
Bediüzzaman, varoluş ağacının gayesi ve en yüksek meyvesi olan hayatın aynı zamanda bu kâinatın yaratıcısının en kapsamlı bir birlik aynası olduğunu ve O’nun tüm kâinatta tezahür eden çoğu isim ve sıfatlarını en yoğun şekilde aksettirdiğini ifade eder. Mesela bilmek hayatın işaretleridir ve ancak canlılar bilebilir. Keza işitmek dirilik emaresidir, görmek dirilere hastır, irade ancak hayat ile olabilir. Tercih etme gücü ancak canlılarda bulunur. Konuşma ise bilen dirilerin işidir. O yüzden, bu kâinatta eserleriyle varlıkları kesin ve açık olan mutlak kudret, kapsamlı irade ve her şeyi kuşatan ilim gibi sıfatlar, bütün delilleriyle, hayat sahibi bir Zat’ın hayatını ve varlığının gerekliliğini gösterirler.
Bediüzzaman, kâinattaki tüm canlılığın menşei olan ilahi hayatı yani Allah’ın zatının bir vasfı olan hayatı şöyle tarif eder:
“Hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt [ölüm] ve fenâ [yok olma], adem [yokluk] ve zeval [sona erme] ona arız olamaz. Çünkü hayat, ona zatîdir [zatından olan bir özellik]. Zatî olan, zail olamaz. Evet, ezelî olan, elbette ebedîdir. Kadim olan [başlangıcı olmayan], elbette bâkîdir. Vacibü’l-Vücud olan, elbette sermedîdir [ebedîdir]. Evet, bir hayat ki bütün vücut, bütün envarıyla [nurlarıyla] onun gölgesidir; nasıl adem ona arız olabilir? Evet, bir hayat ki vacip bir vücut onun lâzımı ve ünvanıdır; elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle ona arız olamaz. Evet, bir hayat ki bütün hayatlar mütemadiyen onun cilvesiyle zuhura gelir [tezahür eder] ve bütün hakaik-ı sabite-i kâinat [kâinattaki değişmez gerçeklikler] ona istinat eder [dayanır], onunla kaimdir [devam eder]; elbette hiçbir cihetle fenâ ve zeval ona arız olamaz.”66
11- HAYAT- ALAN TEORİSİ
Alan teorileri, ilgili fenomenlerin üzerine kurulduğu fiziksel veya fiziksel olmayan anlamda temel platformları belirlemek için matematik, fizik bilimleri ve sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fiziksel alanlar, zaman ve zeminde ‘şartlar’ olarak düşünülebilir.
65 Nursi, B. S., Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 10. Lem’a. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600, Ankara, 3.baskı, 2016, s. 364.
66 Nursi, B. S., Mektubat, 20. Mektup, 2. Makam, 8. Kelime. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-605, Ankara, 2.baskı, 2016, s. 305.
Alanların yapısal özellikleri, alanlarla ilişkili nitelikler için ortak bir çerçeve oluşturmaktadır ve bu, ilgili nitelikleri bir grup olarak incelemeyi mümkün kılmaktadır. Matematikte, reel sayı alanı, karmaşık sayı alanı ve vektör alanı gibi çok sayıda alan vardır ve birçok alan teorisi bu alanlar üzerine kurulmuştur. Fizikte, atom altı parçacıkların ortaya çıkıvermesi ve yok oluvermesi gibi birçok fiziksel fenomen, kuantum alan teorisine göre açıklanmaktadır. Psikolojide, bireyler ve çevreleri arasındaki etkileşim paternleri üzerine kurulan teoriler, psikolojik alan teorileri olarak adlandırılmaktadır.
Matematikte, alanlar varsayılan yapılardır ve dolayısıyla fiziksel olmayan varlıklardır. Aslında, bir bilim dalı olarak tüm matematik, zihinsel yapılarla ilgilidir ve o yüzden matematik, STEM (science, technology, engineering and mathematics) ibaresinin ima ettiği gibi, bir fen bilimi olarak sınıflandırılmaz.
Psikoloji ve sosyolojideki alanlar için de aynı şey söylenebilir. Fakat fizikte, gözlemlenebilir, test edilebilir ve ölçülebilir oldukları için, alanlar fiziksel varlıklardır. Fiziksel bir alan, uzay ve zamandaki her bir noktada bir değere sahiptir. Hız gibi vektörel varlıklarda, alanların her noktada büyüklük ile birlikte yönü de vardır. Alanların çoğunun şiddeti mesafeyle azalır ve belli bir mesafeden sonra pratik olarak sıfır olur. Örneğin hem yer çekim alanının hem de elektromanyetik alanın şiddeti, kaynaktan olan mesafe ile ters orantılıdır.
Elektron veya proton gibi elektrik yüklü bir parçacık, parçacıktan çıkan ve teorik olarak tüm uzaya uzanan bir elektrik alanı veya etki alanı oluşturur. Bu alanın kaynağı veya sebebi tamamen bir muammadır. Elektrik yüklü bir parçacık bu alana girdiğinde, parçacık bu alanın etkisiyle bir kuvvete maruz kalır. Rölativisttik alan teorilerinde, elektron gibi temel parçacıklar birincil veya temel nesneler olarak, alanlar ise ikincil veya türetilmiş nesneler olarak alınır. Kuantum alan teorisinde ise, alan temel nesne olarak, elektron gibi parçacıklar ise arka plandaki alanın uyarılmış hâlleri olarak dikkate alınır. Kuantum alan teorisi, kâinattaki her parçacık veya dalganın, tüm uzay ve zamana uzanan bir kuantum alanının uyarılmış hâli olduğunu öne sürer.
Farklı bilim dallarının birbirlerinden öğrenmeleri ve birbirlerinden kavram ve terminoloji almaları yaygındır. Ne de olsa, tek bir kâinat var ve varoluşta tutarlılık vardır.
Hayatın yeryüzünde yaygın olduğu ve her yerde ortaya çıkıverdiği göz önüne alınırsa, fizikte oldukça başarılı olan ‘alan’ konseptini ödünç alarak hayata uygulamak mantığa gayet uygun bir yaklaşımdır. Bu nedenle, burada bir hayat alanının varlığı önerilmektedir ve bu önermeye ‘hayat alan teorisi’ adı verilmektedir. Hayat alanının, canlılarda görüp tanıdığımız hayat niteliğinden sorumlu olduğu varsayılmaktadır. Canlı varlıklar, farz olunan hayat alanıyla başarılı bir şekilde etkileşime giren varlıklardır. Etkileşim mekanizması, canlılardaki hayat özelliğinin ortaya çıkmasını ve ortadan kaybolmasını dikkatlice gözlemleyerek anlaşılabilir. Dolayısıyla, önerilen hayat alanı teorisi, tezahür teorileri gibi, maddi yapılar üzerinde hiç yoktan var olan ve var iken yok olan özellikleri ihtiva eder. Bu nedenle, muhtemelen, önerilen hayat alanı fiziksel değildir ve doğrudan gözlemlenmesi pek mümkün değildir.
Hayat alanı, sadece fiziksel varlıklar üzerindeki hayat emarelerinin tezahürleriyle tanınabilir. Hayatın kendisinin fiziki varlıkların temel yapı taşlarına indirgenemez olduğuna bakılırsa, bu seçimin gayet makul olduğu görülür. Hayat alanının varlığı, hayatla ilgili farklı etkiler altında canlı ve cansız varlıkların ortak özelliklerinden çıkarılabilir. Bu, karbon atomlarından yapılmış yapıların dışarıdaki ışık alanıyla olan etkileşimlerini araştırarak, elmas ve grafit özelliklerinden hareketle, ışığın özelliklerini belirlemek gibidir. Bu, aynı zamanda, Higgs bozon’unun diğer parçacıklarla etkileşimine dayalı olarak, Higgs alanının varlığını teyit etmek ve onu karakterize etmek gibidir. Hayat olgusunun sübjektif doğası, onu bu tür araştırmalar için zor bir aday yapmaktadır; ancak, hayatın kolayca gözlemlenebilmesi ve ayırt edici niteliklerinin olması, umut vericidir.
Hayat alan teorisi, doğal fenomenlerin modellemesi ve açıklanmasında, kuantum alan teorisi gibi, fizikteki oldukça başarılı alan teorilerinden esinlenmiştir. Bu bölümde, canlı varlıkların hayat özelliği kazanmalarından sorumlu olduğu varsayılan bir ‘hayat alanı’nın varlığı hipotezi öne sürülmüştür. Hayat alanının, canlı varlıkların hayat sahibi olmalarından sorumlu olduğu varsayılmıştır. Hayat alanıyla ilişkili sanal parçacığa, temel parçacıklar bozon ve gluona benzer şekilde, ‘lifeon’ adı verilmiştir. Lifeon, hayat alanının yerel tezahürleri olarak tanımlanmıştır – aynen fotonların elektromanyetik alanın yerel uyarılmaları ve Higgs parçacığının Higgs alanının yerel uyarılmaları olarak tanımlandığı gibi. Lifeon, etkileşmelerini mümkün kılmak için fiziksel beden ile hayat alanı arasındaki ara yüz, modem veya köprü olarak işlev gören sanal bir yapı olarak tasarlanmıştır. Organizmalara hayat veren şeyin hayat alanı ile ilişkili olan lifeon olduğu varsayılmıştır – aynen elmasa parıltı veren şeyin, elektromanyetik alanla ilişkili fotonun olması gibi.
Lifeon vasıtasıyla, hayat alanıyla etkileşimini devam ettirmeye uygunluğunu koruyacak tarzda doğru kompozisyona ve konfigürasyona sahip olan bir kimyasal yapı veya organizma canlıdır. Aksi takdirde cansız veya ölüdür. Hayat alanı ve lifeon önermesinin bir sonucu olarak, canlı organizmalar, ölmeleri mümkün olan organizmalar olarak tanımlanabilir (ölüm hâli test ve gözlemlerle pozitif olarak teyit edilebilir). Bu tanıma göre virüsler canlıdır. Çünkü bakteriler gibi, ölmeleri veya öldürülmeleri mümkündür. Kimyasal yapılar ile hayat alanı arasındaki etkileşimlerin henüz keşfedilmemiş tabiatı ve detaylarına hayat mekanizması adı verilmiştir.
Hayat alan teorisiyle öngörülen lifeon, fiziksel beden ile fiziksel olmayan hayat alanı arasındaki ara yüz olarak düşünülebilir. Yani, beden ve hayat alanı, gizemli lifeon aracılığıyla etkileşir. Lifeonun fiziksel yüzü canlının kontrol merkezidir. Fiziksel olmayan yüzü ise, canlıya nüfuz eden ve kendisini tüm fiziksel bedene empoze eden sübjektif aktif ajan veya kontrolördür.
Bu, tüm kontrol düğmeleri ve kolları ile cansız kokpitin uçağın kontrol merkezi olması ve canlı pilotun uçağın kontrolörü ve canlı ajanı olması gibidir. Lifeonun varlığının delili, canlı varlıkların birliği ve bir bütün olarak üst düzey görevleri yerine getirebilmeleri için gerekli yüksek seviye organizasyonlarıdır. Lifeon’un fiziksel olmadığına dair delil, canlılarda bu tanıma uyan fiziksel bir şey olmaması ve maddede başka maddelere hükmetme güç ve kabiliyetinin olmamasıdır. Hayatla ilişkili büyüleyici nitelikleri kimyasallara ve kimyasal reaksiyonlara atfetmek, hayatın gizemini derinleştirir ve kapıyı yeni fikirlere kapatır. Bu noktada, kendisi de gizemli olan lifeon aktif bir ara yüz olarak doğru bir şekilde konumlandırıldığında, onun birincil görevi, fiziksel beden ile hayat alanı arasında hayat ile ilgili sinyalleri almak, işlemek ve iletmek için sanal bir santral, modem veya köprü olarak görev yapmak olur.
Parçacıkların kütle kazanmasının sırrını çözmek amacıyla Higgs alanının ve onunla ilişkili Higgs parçacığının varlığı ilgili teori 1964’te ileri sürüldü. Ancak bu teorinin deneysel olarak CERN’de teyit edilmesi neredeyse yarım yüzyıl aldı. Hayat alanının ve ilgili sanal lifeon parçacığının varlığının teyidi, daha da uzun alabilir – henüz keşfedilmemiş olan kuantum yerçekimi alanı ile ilişkili temel parçacık olan ve yaygın olarak kullanılan graviton gibi.
|
Ancak önerilen hayat alanı, hayat mekanizmasını araştırmak ve anlamak ve de hayatı manipüle etmeye yönelik gerekli mekanizmaları geliştirmek için uygun bir çerçeve oluşturabilir. Hatta fizikte alanlarla ilgili devasa bilgi birikimine erişerek ve onu iyi kullanıma koyarak, hayat gizemini çözmeye yönelik önemli ilerlemeler sağlanabilir. Önerilen teori, varlıkların bazı sübjektif niteliklerinin, maddenin yapı taşlarından kaynaklanmak yerine, varlıklar üzerinde hiç yoktan beliriverdiklerini ifade eden tezahür teorileri ile aynı kategoride yer almaktadır. Bazı kimyasal reaksiyonların hayat üretmeye yönelik nedensel güce sahip olduğunun gösterilmesi hâlinde yanlışlığı ortaya çıkacağından, bu teori ‘yanlışlanabilme’ şartını da yerine getirmektedir.
Hayat, canlı varlıkların atom ve molekülleriyle doğrudan ilintili değildir. Bu, elmasın göz alıcı parlaklığının karbon atomlarının kendileri ile değil, dizilimleri ile ilintili olması gibidir. Büyük bir grafit kütlesinin matlığı da bunu göstermektedir. Işığın elmasın kendisinden değil de bir lamba veya Güneş’ten kaynaklandığına bakılırsa, elmastaki parlaklığın kaynağının, onun kristal yapısı olmadığı da açıktır. Bir karbon yapı, ancak karbon atomları ışığın art arda yansımasını ve kırılmasını mümkün kılacak şekilde dizilince rengârenk parıldayabilmektedir. Bu akıl yürütme, birçok önde gelen fen bilimci ve felsefeci tarafından savunulan ‘tezahür’ teorisiyle uyumludur. Bu teoriye göre, parçalarda mevcut olmayan ancak bütünde olan nitelikler, bütün tarafından edinilen tezahürsel niteliklerdir. Yani, bütünün, parçalarının toplamından daha büyük olması, sayısız gözlemlerle teyit edildiği gibi, geçerli bir fiziksel olgudur.
Hayat ve akıl sübjektif varlıklardır ve ikisinin arasında iyi bir benzeşim vardır. Filozof J.R. Searle, tezahür olgusunun akıl ile nasıl ilişkilendirildiğini şöyle açıklar: ‘Akılsız madde parçaları, kümelenmeleri nedeniyle akıl üretebilirler. Akılsız madde parçaları belirli dinamik yollarla organize olmuşlardır ve aklı oluşturan bu dinamik organizasyondur. Gerçekten de insan, aklın ortaya çıkmasını mümkün kılan dinamik organizasyonun yapısını suni olarak yapabilir.67
Akıl edinmede organizasyonun kilit rol oynadığı iddiası akla yakındır, ancak organizasyonu aklın kaynağı olarak görmek, akılsız maddeyi aklın kaynağı olarak görmek kadar problemlidir. Organizasyon, aklın dışarıdan edinilmesi için gerekli şartları oluşturabilir ama akıl üretme konusunda, organizasyon, akılsız maddenin yapamadığını hiç yapamaz.
“Değişik Bir Kâinat” adlı kitabında, 1998 Fizik Nobel Ödülü sahibi Robert Laughlin, fizik kanunlarının kaynağının mikro âlemde yani atom altı dünyada olmadığını, makro âlemde hiç yoktan tezahür ediverdiğini ifade eder:
“Fiziğin en temel kanunları (Newton’un hareket kanunları ve Kuantum mekaniği gibi) aslında tezahürseldir. Bu kanunlar büyük madde yığınlarının özellikleridir ve onların kesinliği, çok yakından tetkik edildiğinde, hiçlik içine kayboluverirler.”68
Laughlin hava durumu gibi bazı basit organizasyon fenomenlerini inceledikten sonra şu iddiayı dile getirir:
“Bu basit durumlarda biz ispat edebiliyoruz ki organizasyon kendine has bir mana ve hayat kazanabilir ve kendisini oluşturan parçalarına nüfuz etmeye başlayabilir69 ve bir bütünün parçalarının bazı görünür özelliklerinin kökeninin bütünde hükmünü icra etmekte olan organizasyon prensibi olduğu argümanını öne sürer. O kadar ki bütünün mahiyeti, parçalarının mahiyetlerinden bağımsızdır:
67 Searle, J. R., The Rediscovery of the Mind, The MIT Press, Cambridge, MA, 9th basım, 2002, s. 32.
68 Laughlin, R. B., A Different Universe – Reinventing Physics from the Bottom Down, Basic Books, (New York, 2005), arka kapak sayfası.
Eğer basit bir fiziksel hadise efektif olarak kendisinin gelmiş olduğu daha temel kanunlardan bağımsız olabiliyorsa, biz de olabiliriz. Ben karbonum ama öyle olmak zorunda değilim. Benim yapılmış olduğum atomlara nüfuz eden bir manam var.’70
|
Fizikteki alan teorilerinin aksine, bu dâhil tüm hayat teorilerinin başarı şansları belirsizdir. Çünkü hayat, hiç şüphesiz, canlı varlıkların en çetrefilli ve gizemli özniteliğidir. Tüm canlılar yoğun kimyasal faaliyetlere sahne olduğu için, hayat genellikle kimyasal reaksiyonlar olarak tanımlanır. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, hiçbir kimyasal reaksiyonun ya da kimyasal reaksiyonlar zincirinin hayat ürettiği görülmemiştir. Bu nedenle, ‘kimyasal reaksiyonlar hayatın kaynağıdır’ önermesi veya ‘hayat kimyasal reaksiyonlardır’ basitleştirmesinin geçerli hiçbir dayanağı ve dolayısı ile geçerliliği yoktur. O yüzden, muğlaklığı ve riski daha fazla olan sıra dışı teorilerin başarı şansı daha yüksektir. Hayat, bilinç gibi, varlığını mümkün ve
sürdürülebilir kılan uygun bir konfigürasyondaki maddî yapılarla etkileşime giren sübjektif bir alan olgusu olarak tanınmalı ve tanımlanmalıdır – aynen karbon atomlarının kristal bir konfigürasyonda dizilmelerinin ışığın içeri alınmasını, kırılmasını ve yayılmasını mümkün kılması gibi.
Öyle görünüyor ki hayat maddenin içinden değil, dışından kaynaklanmakta ve tezahür etmektedir ve bu durum, varsayıma dayalı bir hayat alanının varlığını kuramsallaştırmaya haklı bir gerekçe oluşturmaktadır. Hayat alan teorisi, yine sübjektif bir olgu olan bilinç alan teorisi ile ilgili araştırmalara da yardımcı olacaktır. Bu iki teori, karşılıklı olarak, birbirlerinin başarılarından yararlanacaklardır.
Büyük Patlama gibi teorilerle bağlantılı belirsizlik, anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü büyük patlama şartları yeniden oluşturulamaz ve bu teorileri kesin olarak doğrulama veya yanlışlamanın bir yolu yoktur. Gözlemlere uyumlu olduğu ve önerilen alternatifler daha makul olmadığı sürece, bu tür teorilerin geçerliliği devam edecektir. Ancak, kâinatın genişlemesi gibi süregelen olgularla ilişkili teoriler, gözlem ve ölçümlerle teyit edilmeleri mümkün olduğu için, kesin olarak doğrulanma ve yanlışlanmaya açıktırlar.
69 A.g.e., Önsöz, s. xiv.
70 A.g.e., Önsöz, s. xv.
1919’da Arthur Eddington’ın ölçümleriyle teyit edilen Einstein’ın genel izafiyet teorisi, buna bir örnektir. Benzer şekilde, yaygın hayat süregelen bir olgudur ve yeni canlı varlıklar sürekli olarak var olurken, mevcut bazı canlı varlıklar da hayatlarını kaybetmektedir. Bu nedenle, hayatı fiziksel gerçeklik içinde nedensel ilişkilere bağlayan teoriler, test etme ve gözlemleme yoluyla doğrulamaya tâbidir.
Bu durumda, hayatın kimyasal reaksiyonlar olduğu iddialarının geçerliliğinin şimdiye kadar hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulanmış olması gerekirdi. Ancak, her türlü kontrollü veya kontrolsüz kimyasal reaksiyonlar yeryüzünün her tarafında olagelmelerine rağmen, hiçbir kimyasal reaksiyonun hiçbir formda hayat oluşturduğu görülmemiştir ve bu, hayatın kimyasal reaksiyonlar olduğu iddiasını reddetmek için yeterli gözleme dayalı delildir.
Arabanın Anahtarları Artık Evde Değil, Başka Yerde Aranmalıdır
Artık düşünceyi madde kutusu içinde sınırlamadan, yeni hayat teorileri geliştirme zamanı gelmiştir. Eğer kimyasal reaksiyonlar hayatın kaynağı olsaydı – oksijen ve hidrojen reaksiyonlarının suyun kaynağı olduğu gibi – hayat meydana getirmek akıllara durgunluk veren bir gizem olarak kalmak yerine, şimdiye kadar bir çocuk oyuncağı olurdu.
Akla uygunluk, mantıksal tutarlılık ve gözlemlerle uyumluluk rehber alınmalıdır. Kayıp araba anahtarlarının hâlâ evde bir yerde olabileceği umudunu sürdürmek mantığa uygundur ve anahtarları bir süre evde aramaya devam etmek anlaşılabilir bir durumdur. Ancak defalarca kapsamlı aramalarından sonra anahtarları hâlâ yıllarca evde aramaya devam etmek, anlaşılabilir bir durum değildir. Artık gerçeklikle yüzleşmek ve anahtarların evin dışında bir yerde olabileceği düşüncesini ciddi şekilde dikkate almak zamanı gelmiştir. Benzer şekilde, kutu dışında düşünüp hayatın kimyasalların dışında olabileceği fikrinin dikkate alınmasının da zamanı gelmiştir.
SONUÇ
- Dikkatli gözlemler göstermektedir ki:
- Canlı varlıkları cansız olanlardan ayıran ‘hayat’ denilen bir şey vardır.
- Canlı hücrelerin temel yapı taşları proteinlerdir ve proteinlerin temel yapı taşları 20 amino asittir.
- Amino asitler H, O, N, C ve S atomlarından oluşurlar.
H, O, N, C ve S atomlarında ve kimyasal bağlarda ‘hayat’ diye bir bileşen yoktur. Ayrıca, bütün canlı varlıklar çoğunlukla sudan oluşur ama su da hayat ihtiva et-mez. Gözlemlenen bu gerçeklere dayanarak çıkarılabilecek en mantıklı sonuç şudur:
Elmasta parlayan ışığın elmastan kaynaklanmaması gibi, hayat, maddede parlayan fakat maddeden kaynaklanmayan fiziksel olmayan bir ışıktır. Benzer şekilde, TV ekranlarındaki şovlar, TV cihazından değil, görünmeyen elektromanyetik dalgalar olarak cihaza gelen yayından kaynaklanır.
Bir kişinin bedeninin maddî yapısının ölümden hemen önce ve hemen sonra aynı olduğu dikkate alınırsa, ‘Hayat nerededir?’ sorusu gayet makul ve haklı bir sorudur. Kutunun dışında, yani ‘varlık maddedir ve madde varlıktır’ şeklindeki dar materyalist dünya görüşünün dayattığı sınırların dışında düşünme cesaretini göstermediğimiz sürece, hayatın gizeminin çözülmesi pek mümkün değildir. Canlı organizmaların fiziksel bedenleri kimya laboratuvarlarında inşa edilebilir. Ancak hayatın edinilmesi tamamen başka bir şeydir. Tüm gözlemlerin teyit ettiği gibi, hayatın kimya olmadığı ve kimyasal bileşenlerin içinde bulunmadığı kesin olarak ifade edilmelidir. Bunun aksini gösterme teşebbüsleri feci bir şekilde başarısız olmuştur.
“Hayat kendi kendini organize eden kimyadır ve kendi kopyasını üretir” gibi tanımlar, moleküllere sahip olmadıkları özellikleri bahşeden ve kimyasalları öyle olmadıkları hâlde yüce varlıklarmış gibi gösteren umutsuz girişimlerdir. Gelecekte hayatın ve bilinç gibi diğer maddî olmayan olguların gizemini çözme başarısı, maddî olan ve olmayan varoluş arasındaki etkileşimlerin sırlarını anlamakta yatmaktadır. Canlı varlıklarla buluttabanlı otonom sistemler arasında iyi bir analoji olabilir. Uyum içinde çalışan bulut tabanlı bir şoförsüz araç filosunun (veya başka otomatik makine veya robotların) işlemesi, ancak bulut tarafından oluşturulan bir alanın varlığının tanınması ve araçların bu alan ile etkileşimlerinin araştırılması ile tam olarak anlaşılabilir.
Bir gökkuşağındaki renk bantlarının kaynağı, havada asılı hâlde duran su damlacıklarının kendileri değil, su damlacıkları ile etkileşen Güneş ışınlarıdır. Ancak, su damlacıkları kümesinin konfigürasyonu ve dağılımı o şekildedir ki damlacıklarda kırılıp renklerine ayrışan Güneş ışınlarının bileşenleri, gökyüzünde düzgün ve uyumlu renk bantları oluştururlar. Su damlacıkları bir şekilde rüzgâr ya da buharlaşmaya bağlı olarak doğru konfigürasyonlarını kaybedince, o muhteşem gökkuşağı yavaş yavaş dağılmaya ve silinmeye başlar ve sonunda ortadan kaybolur. Güneş bulutların arkasına saklandığında da ay şey olur. Benzer şekilde, Güneş ışığını direk olarak ve doğru bir açı ile alan bir nehir yüzeyi kısmı, dev bir elmas gibi parlar. Nehrin yüzeyindeki su damlacıklarının güneşli bölgeye girerken parlamaya başlaması, dıştaki bir ışık kaynağının varlığını gösterirken, su damlacıklarının güneşli bölgeden ayrıldıktan sonra parlamalarının sona ermesi, o ışık kaynağının devamını gösterir.
Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Paul Davis'in proteinlerle ilgili hesaplamasına karşı çıkan bilim adamı yok mudur?
- Laboratuvarlarda canlı hücre yapılabilir mi?
- EVRİM GÖRÜŞÜNDE TEMEL YANILGILAR: 1 BİLİMSELLİK, İNANÇ VE TARAFSIZLIK KARMAŞASI
- Yarım bir göz, evrime göre gayet işlevsel olabilir?
- Canlıların Mutasyona Uğramaları Evrime Delil Olur Mu?
- Canlı yaratmak mümkün mü?
- Hayatın Başlangıcını Evrim Nasıl İzah Ediyor?
- Peptit bağları gelişigüzel mi, ilk aminoasit tesadüfen mi olmuş?
- EVRİM TEORİSİ’NİN ÇIKMAZLARI
- Aminoasit ile Enzimlerin Doğru Şekil ve Sırasını Kim Tercih Ediyor? (Bilim Yaratılış Diyor- 37)