Geçmişten günümüze güvenilir ve tanınmış İslam tarihçileri ve eserleri hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 11.06.2019 - 20:01 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bu güvenilir ve tanınmış kişilerin aktardığı rivayetlerin hepsini sağlam kabul edebilir miyiz?
- Tamamen sahih bilgiler veren İslam tarihçileri var mıdır?
- Yoksa bile tamamen sahih bilgiler vererek düzgün bir İslam tarihi eseri çıkarılabilir miydi?
- İslam tarihini yazarken Şii kaynaklarını kullanmak zorunlu mu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Konuya birkaç açıdan cevap verilebilir:

- Güvenilir ve tanınmış İslam tarihçilerini ve kitaplarını burada tek tek anmak ve kaydetmek mümkün değildir; çok uzun sürer. Bu konuda lazım olan bilgiyi, İslam tarihinin kaynakları veya ana kaynaklarını ele alan kitaplarda bulmak mümkündür. 

- Bu kaynakların aktardıklarının hepsini doğru ve sağlam kabul etmek doğru olmaz. Her müellifin kitabında bazı hata ve kusurlar olabilir. Bu her ilimde böyledir.

- İslam tarihi kitaplarında ve kaynaklarında bir olay hakkında birbirini nakzeden rivayetler de olabilir. 

- Tamamen sahih, eksizsiz ve kusursuz kitap her şeyi eksiksiz bilen Allah'ın inzal ettiği Kur'an-ı Kerim'dir.

Bundan sonra -ufak tefek bazı hata ve kusurlarıyla- Kütüb-i Sitte ve diğer güvenilir hadis kaynakları gelir. Başka kitap ve çalışmalarda da eksikler ve kusurlar olabilir.

Bir konu çalışılırken, farklı ana kaynaklar ve İslam tarihçilerinin aynı konudaki rivayetleri incelenir. 

- Şu iyi bilinmeli ki; beşerin ilgi alanına giren tarihi konularda tartışma ve farklılıklar olabilir.

Ayetlerin tefsirlerinde ve hadislerin şerhlerinde bile en kamil alimler ihtilaf edebilirler, müçtehitler farklı içtihatlarda bulunabiliriler. Dini en iyi bilen müçtehitlerin görüşlerinde ihtilaflar varsa ve yerine göre gerekliyse ve bu durum birer zenginlik ve rahmet ise, diğerlerinin eserlerinde neden olmasın?

- Yerine göre Şii kaynaklardan da istifade edilebilir.

Cevap 2:

Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'in bereketli hayatını öğrenme ve bu alanda eserler ortaya koyma, daha işin başından itibaren âlimlerimizin en önemli uğraşısı olmuştur.

Ashabın büyüklerinden ve Aşere-i Mübeşşere’nin yıldızlarından olan Sa’d b. Ebi Vakkas bir gün şöyle diyecekti: “Biz çocuklarımıza Kur’an’dan herhangi bir süre öğretir gibi, Efendimiz’in savaşlarını öğretirdik.” Bu sözden de anlaşıldığı gibi sahabe, Kur'an talimine gösterdikleri ilginin bir benzerini siyer talimine karşı gösteriyor ve bu konuda ellerinden gelen gayreti ortaya koyuyorlardı. Çünkü son vahyin ilk muhatapları olan o güzide nesil, çok iyi biliyorlardı ki; Kur'an; Allah’ın satırlara yazdığı ayetler, Efendimiz (asm) ise bu ayetleri hayatında dirilten bir Kur'an’dır. Yani Efendimiz (asm), bir Kur'anu’n-Natık / Konuşan Kur'an ve Kur'anu’l-Hay / Yaşayan Kur'an’dır.

Böyle olduğu için de O’nun (asm) ümmeti olmakla şeref kazanan Müslümanlar, en ince ayrıntısına kadar o bereketli hayatı kayıt altına almayı en önemli vazife olarak görmüş ve gerçekten bu alanda tarih boyunca başka bir şahsiyete nasip olmayacak bir düzeyde, ortaya binlerce eser koymuşlardır.

Siyer alanında çok önemli rivayetleri bize sunan en önemli şahsiyet, hiç şüphesiz Hicri 94 yılında vefat eden Urve ibn Zübeyr’dir.

Hz. Urve, Efendimiz (asm)'in halası Safiye’nin torunu, yani büyük sahabi Zübeyr ibn Avvam’ın oğludur. İki büyük İslam kadının ellerinde yetişmiştir. Biri annesi Hz. Esma, diğeri ise teyzesi Hz. Aişe’dir. Hz. Urve bu yakınlığın verdiği avantajı sonuna kadar kullanmış, özellikle Aişe validemizin engin bilgisinden oldukça istifade etmiş ve bunları sonraki nesillere aktarmıştır. Hafız Zehebi, Hz. Urve’nin bu alandaki bilgisinin düzeyini belirtme adına onun için; “Siyer ilmini çok iyi bilen biriydi.” demektedir.

Hz. Urve’nin bu alanda söyledikleri ya da yazdıkları ne yazık ki, şu an elimizde bağımsız bir kitap halinde yoktur. Genellikle çeşitli kaynaklarda dağınık bir halde ondan nakiller yapılmıştır. Ama bu alanda ilk olması hasebi ile Urve ibn Zübeyr’in yeri siyer ilminde hep farklı olmuştur.

Urve ibn Zübeyr’den, İmam Zühri’ye gelene kadar onlarca âlim siyer alanında takdire şayan gayretler ortaya koymuşlardır.

Mesela, bu alanda en başa yazacağımız isimlerden biri de hiç şüphesiz meşhur sahabî Hz. Osman’ın oğlu, Eban ibn Osman’dır. (ö.105)

Yine Şa’bî (ö.109), Vehb b. Münebbih (ö.114), Asım b. Ömer b. Katade (ö.121) ve Hz. Urve’nin oğlu Hişam b. Urve b. Zübeyr (ö.146) bunlardan bir kaçıdır.

Burada adı geçen ilk dönem âlimlerimizin de ne yazık ki, yazıp söyledikleri tam metinleri ile elimizde yoktur. Ancak sonraki dönemlerde yazılmış eserlerde bu âlimlerden oldukça bol miktarda nakiller yapılmıştır.

Muhammed b. Müsellem b. Şihab ez-Zühri’ye (ö.124) gelince, bu âlimimizin bir ilke imza attığını görüyoruz. İmam Süheyli’nin de belirttiği gibi İmam Zühri, siyer dalında yazılmış ilk eserin sahibidir. Soy olarak Kureyş’e mensup olan ve onlarca sahabî ile görüşmüş olan İmam Zühri, tahmin edildiği üzere Halife Ömer ibn Abdulaziz’in emri ile Kitabü’l-Meğazi isimli eserini kaleme almış, özellikle isminde de anlaşıldığı gibi Efendimiz (asm)'in savaşlarına ve hayatına dair çok önemli bilgileri bu eserinde kaydetmiştir.

İmam Zühri’nin başlattığı bu yeni çığır, yine onun talebeleri olan ve her biri ilim dünyamızın bir yıldızı olan üç büyük âlim ile devam etmiştir. Bunlar; Musa b.Ukbe (ö.141), Ma’mer b. Raşid (ö.153) ve bu alanın en meşhuru olan Muhammed b. İshak’tır. (ö.151)

İbn Ukbe’nin kaleme aldığı eser ne yazık ki elimizde yoktur. Ama hemen hemen ilk dönem siyer kitaplarının hepsinde ona atıflar vardır. İmam Malik’in de hocası olan İbn Ukbe, bu alanda önemli bir gayret ortaya koymuştur. İmam Malik hocasının bu yönünü anlatmak için; “Siyer ilmini öğrenmek isteyen biri, kesinlikle Musa b. Ukbe’ye müracaat etmelidir.” demiştir.

Ma’mer b. Raşid ise zamanın en meşhur hadisçi ve fakihlerinden biridir. Güvenirliği konusunda olumsuz hiçbir şey duyulmamıştır. Siyer alanında yazdığı Kitabü’l-Meğazi adlı eseri her ne kadar bize ulaşmamışsa da daha sonraki eserler, ondan çokça bahsetmişlerdir. Abdürrezzâk es-San’âni ve İbn Nedim onun eserinin bu alanda ne kadar önemli olduğunu bize nakletmektedirler.

İmam Zühri’nin en gözde talebelerinden olan Muhammed İbn İshak (ö.151) gerçekten siyer alanında çok önemli bir isimdir. Her ne kadar bazı cerh ve ta’dîl âlimlerinin çok sert eleştirilerine ve tenkitlerine maruz kalmışsa da başta hocası İmam Zühri olmak üzere, birçok meşhur âlimin takdirlerini kazanmıştır. Mesela hocası İmam Zühri onun hakkında; “Meğazi ilmini öğrenmek isteyen İbn İshak’a müracaat etsin” demektedir.

Talebesini bu alanda kendinden daha bilgili sayan İmam Zühri, siyer konusunda zaman zaman kendisine sorular sormuş ve onun verdiği bilgileri insanlarla paylaşmıştır.

Yine İmam Şafiî; “Meğazide derinleşmek isteyen kimse, İbn İshak’a muhtaçtır.” derken, Süfyân ibn Uyeyne; “İbn İshak yaşadığı müddetçe Medine’de ilim yok olmaz.” demektedir. İbn Adiyy ise biraz daha iddialı bir ifade ile: “Bu ilim dalında hiçbir eser onun eserinin seviyesine ulaşmamıştır.” demiştir.

Bu büyük üstadın Siretü İbn İshak adı ile meşhur olan, ama asıl adı Kitabü’l-Mübtede ve’l-meb’as ve’l-meğazi olan eserine gelince, ne yazık ki bu eser özgün hali ile günümüze kadar ulaşmamıştır.

Gerek zamanında, gerek zamanından sonra, büyük bir şöhrete ermiş olan bu eserin günümüze ulaşmaması büyük bir kayıp iken, İbn Hişam’ın bu eserin büyük bir bölümünü nakletmesi ve yine başta Muhammed Hamidullah olmak üzere, birkaç çağdaş âlimimizin eksik nüshalar ve bölümler üzerinde yaptıkları araştırmalar, neredeyse Siretü İbn İshak’ın tamamını ortaya koyacak düzeyde olması ise sevindiricidir.

İbn İshak’ın es-Sire’sinin bize ulaşmasında büyük emeği olan İbn Hişam’a (ö.218) gelince, o bu eseri İbn İshak’ın en önemli talebelerinden ve bu eserin ravilerinden biri olan Ziyad b. Abdullah el-Belkâî’den almıştır. el-Belkâî’nin Kûfî-Bağdâdi diye meşhur olan nüshasını esas alan İbn Hişam, bazı yerleri kısaltmış, bazı yerleri tamamen çıkartmış, bazı yerlere ise çeşitli ilavelerde bulunmuştur. İbn Hişam’ın bu müdahaleleri ile eser her ne kadar sahibi tarafından hep İbn İshak’a nispet edilmişse de, Siretü İbn Hişam, Tezhîbü İbn Hişam şeklinde anılmış ve bu hali ile meşhur olmuştur. Bugün siyer ilmi sahasında, en kadim ve en meşhur kitap işte bu eserdir. Hakkında çok şey söylenip, birçok araştırma yapılmış olan bu eser, siyer ilmi ile uğraşan her talibin başucu kaynaklarının sertacıdır.

Siyer ve tarih alanında en az İbn İshak kadar meşhur olmuş ikinci bir âlimden bahsedeceksek o kesinlikle Vakıdî’dir.

Asıl adı Muhammed ibn Ömer el-Vakıdî (ö. 207) olan bu âlimimiz, başta Hadis, Kıraat, Tefsir ve Edebiyat olmak üzere birçok alanda eserler vermiş olsa da, onun en meşhur iki eseri, el-Megaziyü’n-Nebeviyye ve Tarih-i Kebir’dir.

Özellikle meğazi kitabı siyer konusunda oldukça önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Yalnız Vakıdî, hem yaşadığı çağın, hem de daha sonraları gelen âlimlerin çok sert ve şiddetli eleştirilerine muhatap olmuştur. Birçoğu onun verdiği bilgileri sahih olarak görmemiş ve ondan yapılan nakilleri kabul etmemişlerdir. Ama onu eleştirenlerin bile kabul edip, takdir ettikleri bir talebesi vardır ki, o talebe hocasının bile en büyük itibarı olmuştur. O talebe Tabakâtü’l-Kübrâ’nın sahibi, İbn Sa’d’dan başkası değildir.

İbn Sa’d (ö. 230) hocası Vakıdî’nin yanında bir taraftan ilim tahsil ederken, bir taraftan da onun eserlerinin kâtipliğini yapmıştı. Aralarında hoca-talebe ilişkisinin çok ötesinde müthiş bir sevgi bağı tesis edilmiş ve İbn Sa’d, vefatına kadar hocasının yanından ayrılmayarak, ona karşı müthiş bir vefa sergilemiştir.

Onun meşhur kitabı "Tabakât", bugün 13 cilt halinde kütüphanelerimizin en değerli eserlerinden biri olarak İslam ilim tarihine büyük bir hizmet vermektedir. Bu önemli eserin ilk iki cildi risaletin genel bir tarihinden başlayarak, Efendimiz’in doğumuna, oradan da vefatına kadar çok önemli bilgiler içermektedir. Diğer ciltlerinde ise binlerce Sahabî ve Tabiîn hakkında malumatlar mevcuttur. Onun eserini değerlendiren meşhur âlim Hatîb el-Bağdadi şöyle diyecektir: “Her ne kadar hocası Vakıdî güvenilir bir kişi değilse de kendisi çok güvenilir birisidir.”

Siyer ilminde İbn Sa’d’ı anlatıp da, onun en önemli talebelerinden olan el-Belâzurî’yi (ö. 279) anlatmasak bir şeyleri eksik bırakmış oluruz.

Belâzuri, siyer alanında yazdığı iki kıymetli eseriyle bize çok önemli bilgiler sunmaktadır. Ensâbu’l-Eşraf adlı kıymetli eseri, hocası İbn Sa’d’ın Tabakat’ı gibi, birçok şahsiyet hakkında bilgiler verirken, özel olarak da, Efendimiz’in dedeleri, amcaları ve amcaoğullarından başlayarak, Emeviler döneminin sonlarına kadar büyük bir İslam tarihi niteliği taşımaktadır. Özellikle Efendimiz’i anlattığı bölümlerde çok orjınal ve başka hiçbir eserde olmayan bilgiler aktarmaktadır.

Belâzurî’nin ikinci kıymetli eseri ise Fütühu’l-Buldân’dır. Beldelerin fetihleri anlamında olan bu eserde, Efendimiz’in hicretinden başlayarak, Hz. Ömer dönemindeki fetihlere kadar geçen süreci anlatır. Bu eserde de yine birçok eserde olmayan bilgilere rastlamak mümkündür.

Cevap 3:

Siyer kaynakları dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen doğumundan vefatına kadar Efendimiz (asm)’in bereketli hayatını bize anlatan tüm kitaplardır. Ama O’nun (asm) din binasındaki yerini bilen, peygamber demenin ne demek olduğunun bilincinde olan biri, aslında tüm dini ve insani metinlerin O’nunla şöyle yada böyle alakalı olduğunu itiraf edeceklerdir. Çünkü Allah Resulü demek; din, iman, islam, hayat ve ahiret demektir. Dolayısı ile siyer kaynakları dediğimiz anda böyle büyük bir sermayenin karşısında olduğumuzun bilincinde olmalıyız.

Bu önemli noktanın altını çizdikten sonra, yine de istifade imkânlarını arttırmak için bir kaynak tasnifi yapmak durumundayız. Bu tasnifi iki temel başlık altında yapabiliriz. Bunlar:

1. Asıl Kaynaklar,
2. Yardımcı Kaynaklar.

Asıl Kaynaklar, doğrudan Efendimiz (asm)’i konu alan tüm kitaplardır. Bunlar adları ne olursa olsun muhtevası Efendimiz (asm)’in bereketli hayatı olan; siyer, meğazi, tabakat, delâil / hasâis ve şemâil kitaplarının hepsidir.

Ama burada gözden kaçan ve ihmal edilen bir nokta var ki, o da Kur'an, sünnet ve hadis kitaplarının da siyer meselesinde asıl kaynaklar olduğu gerçeğidir.

Bugün doğru bir peygamber anlayışının tesisi, zaten temelini Kur'an’ın atacağı ilkeler üzerinde oluşturmalıdır. Dolayısı ile doğru bir siyer okuması, ancak başta Kur'an, sünnet ve hadis kitapları olmak üzere, özel olarak da bu alanda yazılmış tüm asıl kaynaklardan kifayet miktarı istifade edilerek sağlanacaktır.

Yardımcı Kaynaklara gelince, bunlarda doğrudan Efendimiz (asm)’i konu almasa da bir şekilde siyeri doğru anlamamıza katkı sağlayacak diğer tüm kaynaklardır. Mesela, Arapları konu alan edebi ve şiirsel metinler, tarihi ve coğrafi kitaplar, nesep / soy ve çeşitli lügatler, tefsir, fıkıh, kelam ve tasavvuf alanında yazılmış kitaplar, yardımcı kaynaklar başlığının altında sayılabilir.

Kaynaklar meselesinde önemli olan bu hususa değindikten sonra, başta kendi istifade ettiğimiz kaynaklar olmak üzere, siyer ilminde önemli bir yerleri olan bazı kitapların sadece isimlerini sizlerle paylaşalım.

1. Siretü İbn İshak (ö.151) ve Siretü İbn Hişam (ö.218)

2. Vakıdî (ö. 207), el-Megaziyü’n-Nebeviyye ve Tarih-i Kebir

3. İbn Sa’d (ö. 230), Tabakâtü’l-Kübrâ

4. el-Belâzurî (ö. 279), Ensâbu’l-Eşraf ve Fütühu’l-Buldân

5. Taberî (ö. 310), Tarihu’t-Taberî

6. İbn Hazm (ö.456), Cevâmi’u’s-Sire ve Cemheretü Ensâbi’l-Arab

7. İbn Esir (ö.630), el-Kamil fi’t-Tarih

8. İbn Seyyidünnâs (ö.734), Uyûnü’l-Eser

9. İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.751) Zadü’l-Me’ad

10. İbn Kesir (ö.774), el-Bidâye ve’n-Nihâye

11. Markîzî (ö.845), İmtâu’l-Esma ve el-Haber ani’l-beşer

12. Semhûdî (ö.911), Vefâu’l-Vefa

13. İmam Kastalani (ö.924), Mevâhibü Ledünniye

14. Muhammed b. Yusuf ed-Dimeşki (ö.942) Siretü’ş-Şâmiyye

15. Nûreddin Halebî (ö.1044), es-Siretü’l-Halebiyye (İnsanü’l-Uyûn)

Elbette siyer alanında yazılmış eserler sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu eserlere ilave olarak aslında doğrudan siyer ile alakalı olmayıp, özel olarak sahabeyi anlatan kitaplardan dört önemli eseri de burada anmamız gerekmektedir.

Değil mi ki; talebeyi anlamak, muallimi anlamaktır; değil mi ki her sahabîye Efendimiz (asm)’den bir iz düşmüştür, o halde sahabeyi anlatan bu kitaplar bize siyere dair birçok bilgiye ulaşmamıza imkân sağlayacaktır. Bu alanda yazılmış mühim dört eser ise şunlardır:

1. İbn Kâni (ö.351), Mu’cemu’s-Sahabe,

2. İbn Abdilberr (ö.463), el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashab,

3. İbn Esir (ö.630), Usdu’l-Ğabe fî Ma’rieti’s-Sahabe,

4. İbn Hacer (ö.852), el-İsâbe fî Temyizi’s-Sahebe.

Burada önerdiğimiz kitapların birçoğunun ne yazık ki, Türkçe tercümelerinden şu an için mahrumuz.

Cevap 4:

Efendimiz (asm)’in bereketli ve örnek hayatına dair yapılan çalışmaların ne kadar fazla olduğu işin ehline malumdur. İlk günden itibaren başlayıp, ne boyuta vardığını fark etmişlerdir. Bu listedeki kitapların yarısından fazlasının şu an Türkçe tercümelerinin yapıldığını biliyoruz. İsteyenler bu kitapların tercümelerine ulaşabilirler.

Son dönemlerde ülkemizde hem alan içi, hem alan dışından birilerinin siyer literatürüne karşı ya “sorgulanamaz / hepsi sahihtir” ya da “uğraşılmaz / hepsi uydurmadır” şeklinde iki uç yaklaşım sergiledikleri görülmektedir. Bu iki kabulün de temelden sorunlu olduğunu, ilmî olmadığını kaydetmeliyiz. Ne bizim geleneğimizde ne de çağdaş metodoloji verilerine göre bir ilmin sahip olduğu bütün veriler hakkında genellemeci bir yaklaşımın karşılık bulmadığı muhakkaktır. Her ne kadar bu tür söylem sahiplerinin, ilmî yaklaşım gibi bir kaygılarından bahsetmek güç ise de dile getirdikleri hususlardaki şatafatlı ve üst perde ifadelerin bilgi zemininden mahrum kitleler üzerinde etkili olduğunu maalesef kaydıyla eklemek durumundayız.

Netice itibariyle Siyer literatürünün güvenilirliği meselesinde şu hususları kaydedebiliriz:

a. Siyer literatürünün güvenilirlik ölçeği hadîs, tefsîr gibi diğer İslâmî ilimlerden daha aşağıda veya yukarıda değildir. Onların yaşadığı sorunlar aynıyla siyer için de söz konusudur.

b. Siyer metinlerine karşı, toptan sahih veya toptan mevzû şeklinde genellemeci bir yaklaşım içerisine girmek ilmî değildir.

c. Siyer literatürünün güvenliğini olumsuz manada etkileyen unsurların biliniyor olması, bu etkenlerin müdahalelerini tespit açısından önemlidir. Yapılması gereken bu grupların amaçları ve çalışma yöntemleri perspektifinde metinlerin ciddi bir şekilde incelenmesidir.

d. Diğer disiplinlerin kendi metodolojileri, yaklaşımları çerçevesinde siyeri değerlendirmeye kalkışmaları sağlıklı bir yaklaşım değildir.

e. İslâmî ilimler birbirlerinden doğmadıkları gibi, birbirlerinin şubesi, temsilcisi de değillerdir. İslâmî ilim geleneğinin yeniden inşası adına disiplinlerin birbirleriyle ilişkileri suçlamak, ötelemek değil yardımcı olmak ve yararlanmak ekseninde sürdürülmelidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun