Müslüman aklı ile düşünmek nasıl olur?

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri (ulu’l-elbâb, lübb sahipleri) için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle niyazda bulunurlar): “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/190-191).

Yukarıda mealini okuduğumuz âyetlerde Allah Teâlâ, Müslüman aklına ve onunla ulaşılan bilgiye, kendisiyle kurulan ilişkiye işaret ediyor.

Müslüman aklı ile düşünmeyenler de yere, göğe, gece ile gündüzün farklı oluşuna, hâsılı beşerin beş duyu ve aklı ile algıladığı maddi varlıklar bakıyor, onlar üzerinde düşünüyorlar, ancak onların düşünceleri yarım (kalbi, lübbü, füâdı, basireti, nefs-i mülheme ve mutmainneyi ihmal eden) akıl olduğu için “insan-evren ve Yüce Yaratıcı” arasındaki ilişkinin bilgisine ulaşamıyorlar.

Aklı tam olarak kullanan müminler ise hem kendi varlıkları hem de yakından uzağa evren hakkında bilgi edindikçe ve bu bilgiler üzerinde tam akıl (bu manada lübb) ile düşündükçe Allah’a ulaşıyorlar, O’na iman ve ibadetle yaklaşıyor, keyfiyetsiz beraberliğin emsalsiz heyecan ve huzurunu yaşıyorlar.

Müslümanlar nasıl maddi ve askeri güçte ötekilerden ileri olmak mecburiyetinde iseler ve bu gerekli ise iç ve dış âlem üzerinde tam akıl ile düşünmek ve bilgiye ulaşmak da iman, ibadet, huzur ve sükûn yolunda her an artarak devam edecek olan yolculukları için gereklidir. Ne yazık ki ümmet bugün her iki alanda da üzerine düşeni ihmal etmiş, nükleer silaha ve savunmaya sahip olan ötekilere göre zayıf düştüğü gibi aklını da yarım kullanarak din alanında “rasyonelleşmiş”; yarım akılla anlamaya yönelmiş, maddileşmiş, dünyevileşmiş, satıhta kalmış, burnunun ucunu göremez hale gelmiştir.

Tekrar âyete dönelim:

İnsanın kendinde ve çevresinde var olanlar ile olup bitenlerin tamamı, tam akıl ile düşünenlere göre “Allah’ın âyetleridir”. Allah nasıl Kur’an âyetleri ile kullarına hitap ediyorsa aynı güçte ve açıklıkta evren âyetleri ile de hitap etmektedir. İşte bu âyetleri de doğru anlayabilmek için lübbe; yani “öz akla, tam akla, kalbi de ihtiva eden akla” ihtiyaç vardır. Mümin bu akıl ile ayakta, otururken, yatarken; yani bütün hallerinde Allah’ı anar, kendisi ve çevresinin yaratılışı, var oluşu, denge ve düzeni…  üzerinde düşünür (tefekkür eder), bu tefekkür onu Rabbine ulaştırır, bu vuslet içinde mümin, huzurunda olmanın eşsiz zevki ve heyecanı içinde Rabbi ile konuşmaya başlar ve “Ya Rabbi, Ya Rabbi….!” der, yanar, yakınır, nazlanır, niyazlanır, ağlar, güler…; Rabbine yöneldikçe, ibadete devam ettikçe imanı güçlenir, ilmi ve irfanı artar; işte dünyada cennet hayatı budur.

Yazıyı, hicrî 320 yılında vefat eden Horasanlı âlim ve sûfî el-Hakîm et-Tirmizî’nin, “sadr, kalb, füâd, lübb ve akıl” konusunda yazdığı risalesinden, lübb ile ilgili ifadesini çevirerek bitireyim:

“Bil ki, lübb ancak şu vasıfları ve özellikleri taşıyan müminlerde olur: Onlar Rahman’ın özel kullarıdır, onların asıl işi Mevlâ’ya itaat ve dünya ile nefs-i emareye sırtlarını dönmektir, bu hal onlara takvâ elbisesini giydirmiş, onları türlü belalardan korumuştur; işte bu yüzden Allah onlara “ülü’l-elbâb: lübb sahipleri) demiş, hitabında/kitabında onlara özel bir yer ayırmış, çok yerde onları övmüş, bazen de sertçe uyarmıştır.” (s. 59).

1484 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun