Karun Öldü mü?




KUR’ÂN OKURKEN en ziyade dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, âyetleri
yalnız iniş anı ve iniş sebebiyle sınırlamadan düşünmektir. Bu hususa dikkat
edilmezse, bütün zamanlara ve bütün insanlara yönelik ilahî hitab, belli bir
andaki belli insanlara münhasır kalıverir.

Pek çok Kur’ân âyeti karşısında nefsimizin bizi dûçar kıldığı bu ciddi hata,
Peygamber kıssalarında özellikle yoğunlaşır. Meselâ Benî İsrail’e dair bahisler,
çoğu kez, yalnızca o günün insanlarına münhasır kılınır. Bu tavrı aşabilen birçok
insan ise, bu kez, aynı kıssaları yalnızca Yahudilere mahsus biçimde okuyarak
bakışını sınırlar. Bu bakışla, ilgili kıssalar, en fazla, Yahudilerin kötü haline
ışık tutan bir delilden ibaret kalır.



Gerçekte ise, bütün bu kıssaların her birinde, hepimize, tüm duygularımıza yönelik
dersler vardır.

Çünkü Kur’ân herhangi birinin sözü değildir. Küçücük bir incir tanesine koca
bir incir ağacının programını yazan, tek bir insanı koca kâinatın küçük bir
misali hükmüne getiren bir Zât-ı Zülcelâlin kelâmıdır. Onda cüz’î, geçici, ânlık
birşey yoktur. Tek bir âna, tek bir olaya ve yalnızca belli insanlara bakan
birşey yoktur. Kur’ân’ın en hususî görünen âyetleri bile, bütün zamanları kuşatan
ve bütün insanlara bakan küllî dersler sunmaktadır.



İnsan, bunun belki binlerce örneğinden biriyle, Kasas sûresinin son âyetlerinde
karşılaşır. Bu âyetler, zahiren tek bir insanı, Kârun’u anlatır; ve ona muhatap
olan iki grup insandan söz eder. Ama kendine ve bugününe bu kıssanın dürbünüyle
bakmayı denediğinde, insanın kendi nefsinde saklı bir Kârun’u, ve Kârunlaşmış
bir çağın evrensel nefs-i emmaresini keşfetmesi mümkündür.

Kârun, Benî İsrail’den biridir ve Hz. Musa ile aynı dönemde yaşamıştır. Hatta,
kimi rivayetlerde Hz. Musa’nın amcası veya amcasının oğlu olduğu belirtilmektedir.
Rabbi tarafından kendisine büyük bir servet verilmiştir. O kadar ki, hazinelerinin
değil kendisini, anahtarlarını dahi, güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşımaktadır.
Fakat, bu servet Kârun’u azdıracaktır. Hz. Musa, ondan, Rabbinin kendisine sunduğu
bu servetten Allah yolunda infak etmesini ister. Bunu kendi namına da istemez.
Elçisi olarak, Rabbi namına, Rabbinin emri olarak ister. Ama Kârun, servetine
sahip çıkarak, Allah için tek kuruş harcamaya dahi razı olmaz. Bu tavrının gerekçesi
şudur:



“Muhakkak ki, bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.”

Kârun’un emr–i ilâhîye isyan ediş sebebi olarak Kur’ân’da aktarılan söz, budur.
Gerçekten, bu sözde, sonu isyana varacak manidar bir düşünce çizgisi sergilenmektedir.

Bir bütün olarak Kur’ân âyetlerinden anladığımıza göre, açık açık “Bir Yaratıcı
yoktur” diye işe girişen hiçbir münkir yoktur. Çünkü, bir Yaratıcının varlığını
kabul etmemek, hiçbir aklın kaldıramayacağı derecede ağır bir yüktür. O yüzden,
inkâr süreci ‘şirk’le, Allah’ın uluhiyetine gizli-açık ortaklar koşmakla başlamakta;
gerisi çorap söküğü gibi gelmektedir.



En başta İblis’i önce kibirli, sonra kâfir, ve en sonunda şeytan kılan hal budur.
İblis, şeytanlığa giden yoldaki ilk adımını, zahiren doğru gibi gelen bir sözle,
“Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün içerdiği “Ateş topraktan üstündür”
gizli hükmüyle atmıştır. Allah’ın yaratışını alt-üst sıralamasına koyup kendisine
bir üstünlük biçerek yolun dışına kaymaya başlamıştır. Ama, bir kez daha vurgulayalım,
“Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün zahirinde pek yanlış yoktur.
İblis Yaratıcıyı kabul etmekte; Allah’ı kendisinin ve herşeyin Yaratıcısı olarak
bilmektedir. Kendisinin ateşten, insanın topraktan yaratıldığı da doğrudur.
Yanlış olan, bu doğruları, yanlış bir yoruma tâbi tutmasıdır: “Ateş topraktan
üstündür. O halde ben insandan üstünüm. O halde, Allah ona secde etmemi istemekle,
hâşâ, yanlış yapıyor.”

Kârun da, tıpkı İblis gibi, bir Yaratıcıyı kabul etmektedir. Kendisinden servetinin
bir kısmını ona o serveti veren Allah için infak etmesi istendiğinde, “Bunu
ben kendim kazandım” demeyişi, bunun delilidir. Bilakis, Kârun, zahirde masum
yönler de barındıran bir söz söylemiştir. Kasas sûresinin 78. âyetinde geçen
bu sözde dört manidar husus vardır:



(a) “Bu, verildi.” Bu söz doğrudur. Kârun “Kendim ettim, kendim buldum” dememekte;
ondaki servetin Allah tarafından verildiğini kabul etmektedir. Ağzından, hâşâ,
“Allah da kim oluyormuş? O mu verdi ki istiyor?” gibi bir söz çıkmamaktadır.



(b) “Bu, bana verildi.” Allah’ın ona servet verdiği de doğrudur. Gerçekten,
başka birine değil, ona bu servet verilmiştir. Meselâ Hârun’da, Musa’da veya
Yûşâ’da değil, onda böyle bir servet vardır. Ancak, “Bu, bana verildi” ifadesi,
tıpkı İblis’in ateşten yaratılmış olmayı topraktan yaratılmış Âdem karşısında
üstünlük gerekçesi kılması gibi, bir seçilmişlik ve üstünlük iması taşımaktadır.
Kârun, ihtimal ki, böylesi bir servetin kendisine verilmiş olmasında kendindeki
bazı özelliklerin de rol oynadığını düşünmektedir. Bu bakımdan, ‘bana verildi’de
tehlike çanları çalmaya başlamış; nefis kendine bir hisse koparmış sayılabilir.
Allah’ın yarattığı bir kula, Allah’ın yarattığı bir servet, Allah’ın ihsanıyla
verilmiştir; ama o, nefsine bir pay vererek, ‘şirk–i hafî’yi gerçekleştirmiştir.



(c) “Bu, bana, bilgi [ilm] sayesinde verildi.” Burada ise, esbabperestliğin
ayak sesleri duyulur. Gizli şirkin ardından, sıra, ‘esbâb şirki’ne gelir. Allah’ın
birşeyi ihsan etmesi ‘ilm’ şartına bağlanır; ve bir kere ‘ilm’ olduktan sonra,
Allah’ın servet vermeye mecbur olduğu düşünülür. Bu servet ‘bilgi sayesinde’
veriliyorsa, sözkonusu olayda, bilginin de hissesi vardır. ‘Bilgi sayesinde’
ifadesiyle başlayan esbab şirki, bekleneceği üzere, bu bilgiyi edinme vasıtası
olarak görülen akıl, zeka, anne-baba, soy, okul, hayat tecrübesi, ders kitabı,
öğretmen.. gibi bir dizi unsura da bir ‘etken faktör’ pâyesi verilmesiyle uzayıp
gidecektir.



(d) “Bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Bu söz ise, nefis ve esbab
şirkinin nasıl da birbiriyle kaynaştığının, küçük âlemde ene ve büyük âlemde
tabiatın nasıl beraberce bizim ‘tağut’umuz haline geldiğinin özetidir. Bu sözle
özetlenen nihaî düşünceye göre, Kârun’a birşey verilmiştir; ama verilmesi, ilim
sayesindedir. O ilim olduktan sonra, Allah vermeye mecburdur. Eh, o ilim de
Kârun’un kendisinde olduğuna göre, Allah’a karşı bir borcu yok sayılır. İş,
kendindeki ilimde düğümlenmektedir. Kendindeki ilim Allah’ın olmadığına göre,
Allah adına bir infak zorunluluğu duyması da gerekmez! Allah’ın ondan böyle
birşey istemeye hakkı yoktur.



Kârun’a ait bu söz, Kur’ân’da ibret için önümüze sunulan başka birçok ‘şirk’
ve ‘tuğyan’ örneğinde de görüldüğü gibi, manidar bir karışım içerir—doğruyla
yalanın, asılla sahtenin, hakla bâtılın garip bir karışımı. O yüzden, ortada
apaçık bir küfür tablosu görünmez. Apaçık bir küfür görülmediği için ne vicdan
tam anlamıyla uyanır, ne kalb tam anlamıyla titreşime geçer. Vicdana ve kalbe
karşı, cevap hazırdır: “Ben bunun bana verildiğini reddetmiyorum.” O halde bunu
O’nun namına kullan, çağrısı geldiğinde, cevap yine hazırdır: “Ama bu, bendeki
ilim sayesinde bana verildi.”

Şirkin içerdiği bu ikili hal, insanın önündeki en ciddi tehlike durumundadır.
Bu hal ile, bir yanda, Samed âyinesi olan kalbin ve nokta-i istinad olarak yalnız
Allah’ı bulduğunda huzura kavuşan vicdanın uyarıları “Ben O’nu inkâr etmiyorum”
diyerek susturulur. Ama, alttan alta, şirk derelerinden küfür girdabına ve tuğyan
batağına doğru o ölümcül yolculuk devam etmektedir.



Sûrenin sonraki iki âyeti, bu çelişik durum karşısında, iki grup insandan söz
eder. Bir grup insan, bu sözlerin sahibi olan Kârun karşısında, onun servetinin
zahirî büyüsüne kapılmış gibidir. Kârun, bu servetin ‘kendindeki ilim sayesinde
verildiği’ni anlatır ve servetini herkesin gözlerini kamaştırır biçimde sergilerken,
nefislerinin iştihası kabaran ve âyette ‘dünya hayatını arzulayanlar’ diye tarif
edilen pek çok insan, Kârun gibi olmanın özlemi içindedir. Böylesi insanların
bir sonraki adımda yapacağı şey, Kârun’un bu servetin ona verilmesinde etken
olarak gösterdiği ilmi edinmeye çalışmak; sonuçta, kendilerine de servet verilecek
olsa, Kârun’un sergilediği tavrı ve ürettiği felsefeyi tekrarlamaktır.



Ama bir de, kendilerine Kârun gibi servet verilmeyen, ama ‘ilim verilen’ler
(ûtu’l-ilm) vardır. Bu ifade, pek çok Kur’ân âyetiyle birlikte Kasas: 80’de
de geçer. Bu ilim, elbette, maddî ve zahirî bir mâlûmat değildir. İman ilmidir.
Marifetullahtır. Cenab-ı Hakkın tüm isimleriyle bilinmesi; o imanî marifet ışığında,
küfranî fikirlerin incelikle tahlil ve teşhis edilmesidir. Kendilerine ilim
verilenler, başta nebiler olmak üzere, nefisperestliği ve esbabperestliği vahyin
aydınlığında aşmışlardır. Ve, gerek gizli şirkten, gerek esbab şirkinden uzaklaşmış
insanlar olarak, Kârun’un isyanını ve ‘dünya hayatını arzulayanlar’ın ona özenmesini
esefle izlemekte; binler veyl ve teessüf ederek, onları ‘iman edip iyi işler
yapanlar’dan olmaya çağırmaktadırlar.



Sonuç, âyetin hatırlattığı üzere, ‘önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan
daha çok malı olan kimseleri helâk eden’ Zât-ı Zülcelâl’in Kârun’u ve avenesini
helâk etmesi; ve bu durum karşısında, Kârun’un haline imrenenlerin Muhsin-i
Kerîm ve Rezzak-ı Rahîm’in yalnız O olduğunu anlamaları; ‘kendilerine ilim verilenler’in
ise imanlarına yeni bir delil ve şahit daha edinmeleridir.

Manidar bir husus, Kasas sûresinde yalnızca Kârun’a izafe edilen ilgili sözün,
Zümer sûresinin 49. âyetinde, umumî bir ifade olarak belirtilmesidir. Bu ise,
sözkonusu zihniyetin yalnızca Kârun’a has olmadığının; aynı tehlikenin her nefis
için sözkonusu olabileceğinin açık bir delilidir.



Bu ikinci âyetin ihtarını da hatırda tutarak, bir an için Kârun’un ve o günün
diğer insanlarının ortamından çıkalım ve bu kıssanın dürbünüyle şu günümüze
bakalım:

Bugün de, yeryüzünde, bir dizi Kârun taslağı bulunuyor. Ve her biri, bir yanda
kendilerine verilmiş serveti başkalarının ağzının suyunu akıtırcasına sergiliyor,
öte yanda bu serveti nasıl hak ettiklerine dair her türlü ukalâlığı her yerde
yapıyorlar. Ne kadar akıllı oldukları, hangi durumda nasıl yatırım yaptıkları,
neyi nasıl keşfettikleri, başarılarının sırrının nerede olduğu, şu-bu derken,
ellerindeki serveti ‘aklımı seveyim’ makamında açıklıyorlar. Ama hiçbiri, vaktiyle
onlardan da fazla serveti olduğu halde şu an müflis ve beş parasız kalan veya
onca servetin ölümlerine mani olmadığı insanların durumunu bir ibret olarak
hafızasına kaydetmiyor.



Geri kalan milyonlarca, milyarlarca insan ise, dünyanın neresinde olursa olsun,
zenginliğe ulaşmış bu insanların şirk kokan gevezeliklerini izleyerek, ‘milyarder
olma kitabı’ alarak, ekonomi dergileri ve yönetim kitapları okuyarak, işletme
eğitimi görerek muhakkak aynı sonuca ulaşmaya çalışıyor. Birçok insan, bu kitapları
okur ve bu eğitimi görürken, mülkün asıl Sahibinin O olduğunu aklına bile getiremiyor.
İnsanı yaratanın; insana o aklı, hafızayı, kolu, gözü verenin; insanın sahiplendiği
ama tek bir zerresinin işleyişini bile elinde tutmaktan aciz olduğu onca serveti
de yaratıp verenin Kim olduğu unutuluyor.

Sonuçta, ortalık, nefislere ve sebeplere mal edilmiş servet manzaralarıyla dolup
taşıyor. Bir tarafta Kârun misali zenginler birer Kârun edasıyla dolaşırken,
öte tarafta nice insan Kârun’lar misali bir hayata özeniyor.



Bir bütün olarak dünyanın şu an içinde olduğu hal Hz. Musa döneminden farklı
olmadığı gibi, kendi iç dünyamıza baktığımızda da, aynı kıssanın bir özetini
kendi iç dünyamızda yaşadığımızı görüyoruz. Samed âyinesi olan kalb, zîşuur
fıtratımız olan vicdan, Rabbimizin emrinden olan ruh birer ‘ilim verilenler’
nümunesi olarak bize Rabbimizi her daim hatırlatırken, nefis Kârun gibi çalışıyor.
Akıl gibi bazı duygularımız ise, akıntıya göre yön, rüzgâra göre taraf değiştiriyor.
Kâh nefsin güdümüne giriyor, kâh kalb ve ruhun ikazlarıyla hakikate uyanıyor.

Ve bu hengâmda, ya kendi kalb ve ruhumuzdan, ya da ‘ûtu’l-ilm’den olarak marifetullaha
mazhar olmuş insanlardan imanî bir uyarı geldiğinde, nefsimizin Kârun’u hiç
mi hiç aratmayan felsefeler geliştirdiğini görüyoruz. Bize verilmiş olan bir
nimet karşısında, nefsimiz, Kârun’un çizdiği tavrın bir benzerini sergiliyor.

Meselâ, Rabbimiz bize servet mi vermiş? Vicdanımız, ya da vicdanlı bir muhatabımız
“Allah’a şükret, O’ndan bil ve O’nun adına sarfet” mi dedi? Hemencecik, o tehlikeli
“İyi ama...” çarkı dönmeye başlıyor. “İyi ama, Allah çalışmayana vermez. Ben
de iyi çalıştım.”



Veya, Rabbimiz bizi insanların imrendiği bir makama mı ulaştırmış? Kendisine
ilim verilen, esbab perdesinin gerisinde Müsebbibü’l-Esbâbı gören, herşeyde
Rabbine giden bir yol bulan hakikatli bir muhatabımız “Bu makam, O’nun ihsanıdır”
diyecek olsun. İç dünyamızdan anında itiraz sesleri yükseliyor: “İyi ama, çok
emek verdim. Gayret göstermesem, olmazdı.”

Ve, bu ilk cevabın ardından, nefsimizi binlerce kez kendileriyle okşadığımız
notlar sıralanıyor. Çocukluktan beri bu işe nasıl gönül verdiğimiz, ne şekilde
çalıştığımız, kaç geceler nasıl uykusuz kaldığımız, hangi zorlukların üstesinden
geldiğimiz, hangi hallere karşı mücadele ettiğimiz, ne gibi uyanıklıklar sergilediğimiz,
nasıl da tedbirli davrandığımız.. çoğu kez dilimizde, ama en azından zihnimizde
kırık plak gibi dönüp duruyor.



Bu bakımdan, insanın Kârun kıssasından hisse kapıp, şunu her daim akılda tutması
gerekiyor: Eğer bu asrın Kârun’ları karşısında bir özenti duyuyor; ve büyük
ya da küçük, bize birşeylerin ihsan edildiği herhangi bir noktada zihnimizin
kıvrımlarında ‘bendeki ilim sayesinde’ türünden kayıtlar taşıyorsak, Kârun’un
akıbetine açık bir vaziyetteyiz demektir.

Bu kapıyı kapayıp Kârun’un akıbetinden kurtulmak ise, öncelikle bu vâkıayı dürüstçe
tesbit etmemizle mümkündür. İkinci adım, Rabbimizden, Kârun’un nefislerin gözünü
kamaştıran serveti karşısında kalb gözlerinin açıklığı sayesinde zerre kadar
ubudiyet tavizi vermeyen Musa’nın dirayetinden, Hârun’un ferasetinden, Yûşâ’nın
sadakatinden bizi de hissedar kılmasını istemek ve yönümüzü buna göre çizmek
olacaktır.



Böylece, umulur ki, Rabbimiz bize de bir asâ-yı Musa versin. Umulur ki, Rabbimizin
bize verdiği her nimet, her ihsan, her servet, bize O’nu bildirsin, O’nu sevdirsin…

Zafer Dergisi

13.858 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun