11 Eylül Milyonların Zihnindeki "İslam Kulesini" de Yerle Bir Etti

Ilımlı İslam Olabilir mi?
İslam’ın Cihat Anlayışı
Amerikalıların Müslümanlara Bakışı
Bütün Dinleri Aynı Kefeye Koymak
Terörist Müslüman Olabilir mi?
Kafirler İmha Edilmesi Gereken Düşmanlar mı?
İslam Şiddeti Telkin Ediyor mu?
İslam, İnsanların İnanç Konusundaki Tercihlerine Saygı Duyuyor mu?


11 Eylül’deki vahşeti işleyenler sadece Dünya Ticaret Kulesi’ni değil, milyonların zihnindeki İslam Kulesini de yerle bir etti. Özellikle, 11 Eylül’den sonra, hem yazılı hem de görsel medyada İslam’ı terörle eş kılan yorumlar yapıldı. 11 Eylül öncesi ve sonrasında ABD’de bulunan biri olarak, İslam’ın terör dini olarak tanıtan bir kitaptaki bazı argümanları tartışıp, daha sonra, kitapla ilgili bir kilisede dahil olduğum tartışmayı sizinle paylaşmak istiyorum.

ABD’de her gün İslami terör haberleriyle uyanan insanlar, genelde dinlerin ve özelde İslam’ın nasıl teröre dayanak olduğunu merak ediyor. Amerikalılara İslam’ı anlatmak için yapılan bütün toplantıların değişmeyen sorularından biri İslam ve terörle ilgili. Toplantının konusu ne olursa olsun, toplantı sonunda İslam ve terörle ilgili mutlaka bir veya birkaç soru sorulur.

Ilımlı İslam Olabilir mi?

11 Eylül sonrasında ziyaret ettiğim bir kilisenin mensupları, Sam Harris’in “İnancın Sonu” (The End of Faith) adlı kitabını tartışıyorlardı.(1) Bütün grup üyeleri kitabı okuyarak gelmişti. İçlerinden biri kitabı kısaca özetledi. En çok satanlar listelerine de girmiş olan bu kitapta yazar, insanların zihnindeki önemli bir soruya cevap vermeye çalışıyor kitabında.

Harris, kitabını Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezi üzerine kurmuş. Bernard Lewis gibi İslam’ı çarpıtan oryantalistlerin eserlerini referans göstererek İslam’ın şiddet ve nefret üzerine bina edildiğini iddia ediyor. Ortaçağda kilisenin yaptığı zulümleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Tevrat, İncil ve Kur’an’dan alıntılarla, bu ilahi kitapların düşmanlık tohumlarını inananların zihnine ektiğini iddia ediyor. Yazara göre, günümüzde yaşananlar bu kitapların temel öğretisinin doğal bir neticesidir. Bu gidişe dur demenin zamanı gelmiştir. Aksi halde, biyolojik ve nükleer kitle imha silahları teröristlerin eline geçtiğinde, tarihin sonu gelecektir. Bizim sonumuzu getirmeden önce biz, nefret ve düşmanlık telkin eden inançlara son vermeliyiz.

Harris, ılımlı Müslüman olamayacağını, Kur’an’a Allah kelamı diye inanıp ona göre yaşayan insanın, kendi din mensuplarından başka kimseye tahammül edemeyeceğini iddia ediyor. Harris’e göre, günümüzde, ellerinde bir güç bulunmadığı için ılımlı gözüken Müslümanlar, yarın güç kazandıklarında kendinden olmayan herkesin başını uçuracaklar. Harris, kitabının sonlarına doğru, neler yapılması gerektiğini şöyle ifade ediyor: İslam’la savaş halindeyiz. Bu savaş daha çok sürecek. Şehit olma hevesiyle, kurduğumuz medeniyeti yıkmaya hazır olanlara göz yumamayız. Bu insanların eline kitle imha silahlarının geçmesine müsaade edemeyiz. Onlara tolerans gösterip sonumuzu getirmelerine yardım edemeyiz. Milyarı aşkın insanı imha etmemiz mümkün değil. O halde dinlerini tamamen değiştirmeliyiz. Onların Kur’an’la bağlarını koparmalıyız, çünkü onlar Kur’an’a Allah kelamı olarak inandıkları sürece, bizim için tehlike olmaya devam edecekler. (2)

İslam’ın Cihat Anlayışı

Harris, kitabının, intihar olaylarına ve rehinelerin boğazlanmasına değindiği bir bölümünde, kâfirlere karşı kin ve nefret besleyen Kur’an ayetleri ve hadislerle beyni yıkanan Müslüman teröristlerin tarihte eşine rastlanmamış bir tehlike arz ettiklerini iddia ediyordu. Sunumu yapan kişi, Harris’in kitabından anlattıklarını görüntüyle desteklemek için Müslüman teröristlerin Irak’ta rehin aldıkları kişilerin başını keserken çekilmiş birkaç fotoğraf gösterdi. Hemen sonrasında da bir Amerikalının boğazlanırken çekilen video görüntülerini göstermek istediğini söyledi. “Bu görüntüden rahatsız olan varsa kısa bir süre için dışarı çıkabilir” deyince itiraz sesleri yükselmeye başladı. Büyük çoğunluk söz konusu görüntüden rahatsız olacaklarını ifade edince sunumu yapan kişi video gösteriminden vazgeçti. Yapılmak istenen gayet açıktı. Cihatla ilgili ayet ve hadisler okunup dinleyenlere şu mesaj veriliyordu: Müslümanlar, kendilerinden olmayanlar için en acımasız canavarlar hükmüne geçiyorlar. 11 Eylül’de binlerce masumu, akılları hayrette bırakan bir yolla, katleden caniler, ellerine geçirdiği hasımlarını boğazlamaktan ve Cennette hurilere kavuşmak için vücutlarını bomba yapmaktan çekinmiyorlar.

Harris’in iddiaları hiç de yabancı gelmiyordu. Türkiye’de bu tarz korku paranoyası olan bir kesimin söyledikleriyle büyük paralellik gösteriyordu. Bana asıl ilginç gelen, orada bulunanların büyük çoğunluğunun bu yazılanlara mutlak doğru diye inanmasıydı. Allah’tan gelen bir mesajı acımasızca sorgulayan bu insanlar, birazcık araştırıldığında, yalan ve yanlışlarla dolu olduğu açık olan bir kitaba samimiyetle inanıyorlardı. Demek ki, inanmayan kimse yok aslında. Herkes inançlı; ancak, kimileri Hakk’a inanırken kimileri de batılı Hakk sanıp ona inanıyor. Ateist dahi bir inanca sahip; yaratıcının olmadığına inanıyor.

Amerikalıların Müslümanlara Bakışı

Düşünme melekesini en iyi şekilde kullandığını iddia eden “özgür düşünürler” İslam ile terörü aynı kefeye koyuyorsa avam insanlar İslam deyince ne düşünür acaba? Geçenlerde izlediğim bir belgesel tam da bu sorunun cevabını araştırıyordu. Belgeseli sunan kişi, sokakta gelip geçen insanları durdurarak şu iki soruya tek kelimeyle cevap vermelerini istiyordu:

“İslam deyince aklınıza ne geliyor?”
“Terör deyince aklınıza ne geliyor?”

Cevaplar tahmin edeceğiniz gibi: Birinci soruya terör ve şiddet; ikinciye ise, İslam ve Ortadoğu cevabını veriyordu insanların büyük çoğunluğu. Amerika’da yapılan kamuoyu araştırmaları da benzer sonuçları gösteriyor.

Bütün Dinleri Aynı Kefeye Koymak

Konuşmacı, Harris’e katıldığını ve İbrahimî dinlerin üçünde de kendinden olmayana karşı kin, nefret ve düşmanlık aşılandığını söyledi. Tek çıkış yolu ise insanları dinlerin anlattığı hurafelerden uzaklaştırıp aklını kullanmaya teşvik etmekten geçiyor dedikten sonra konuyu tartışmaya açtı. Benden önce söz alan herkes, Harris’in düşüncesine katıldıklarını söylediler. Anlaşılan, tek aykırı ses ben olacaktım. Elimi kaldırarak söz istedim. Herkes ne diyeceğimi merakla bekliyordu. Bütün gözler bir anda bana dönmüştü. Konuşmacıya teşekkür ettikten sonra, özetle şunları söyledim:

“Harris’in anlattıklarına kısmen katılıyorum. Anladığım kadarıyla, Harris’in kitabında iki temel mesaj veriliyor. Birincisi, dinler akıl ile çelişen hurafe inançlardır. Aklın hakim olduğu bir asırda, bu hurafelerden kurtulmanın zamanı gelmiştir. İkincisi, İbrahimî dinler ve özellikle İslam, nefret ve kin telkin ediyor. Kitle imha silahları ellerine geçip onlar bizi imha etmeden önce, biz onların icabına bakmalıyız.

İzin verirseniz, tamamını dikkatle okuduğum Harris’in kitabı hakkında, bir Müslüman olarak izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Yazar, İslam hakkında birincil eserlere gitmemiş ve İslam’ı çarpıtan oryantalistlerden alıntılar yapmıştır. Özellikle, akıl ve inanç konusunda, Hıristiyanlıkla İslam’ı aynı kefeye koymuş. Oysa Hıristiyanlıkta akla değil, asırlarca kilisenin dogmalarına öncelik verilmiştir. Tahrip edilen İncil’de akla aykırı birçok hüküm yer aldığı halde, insanlardan, sorgulamadan inanmaları istenmiştir. Ancak, aynı şeyi İslam için söylemek haksızlık olur. Kur’an’da birçok yerde, “düşünmez misiniz”, “akletmez misiniz” gibi ifadeler yer alıyor. İslam, esaslarını akla ve hakiki bilime dayandırıyor. Bu sırdandır ki, İslam’ın tam olarak yaşandığı dönemlerde, Müslümanlar bilimde büyük ilerleme kaydetmişler. Harris bile kitabında bu noktayı inkâr edememiş. Her dinin bir parlak dönemi olduğu gibi, İslam’ın da böyle bir parlak dönemi olmuştur diyerek geçiştirmiş. Oysa insaflı ve dikkatli bir şekilde İslam tarihini inceleyenler, İslam ile Hıristiyanlık arasında, akıl ve bilime önem verme açısından çok büyük farkların bulunduğunu görecekler. Yazar, bu farkı ortaya koymadan, iki dini de aynı kefeye koymakla haksızlık yapmıştır.”

Terörist Müslüman Olabilir mi?

“İslam’ın terörü telkin ettiği noktasına gelince; kanaatimce, yazar bilmeden yanlış hüküm veriyor veya bilerek hakikati çarpıtıyor. On dört asırlık geçmişi olan ve hâlihazırda birkaç milyar mensubu olan bir din, günümüzdeki birkaç yüz teröristin yaptıklarıyla mahkûm edilemez. Yazarın yaptığı şuna benzer: Amerika’daki insanları hiç görmemiş biri, internet üzerinden, cinayet işleyip hapse giren binlerce Amerikalının hikâyesini okuyor. Amerikan toplumu cani bir toplumdur diye bir hükme varıyor. Böyle bir hükmün ne kadar haksız ve yanlış olduğunu hepiniz takdir edersiniz. Şu anda İslam namına şiddeti savunan insanların oranı, Amerika’daki mahpusların oranından çok daha azdır. Kur’an’a göre, masum insanları öldüren teröristler, bir insanı dahi öldürse, bütün insanlığı öldürmüş kadar büyük bir cinayet işlemiştir. Her toplumda ve her dinde cinayet işleyenler vardır. Ancak, hiçbir toplum ve din, canilerden dolayı mahkûm edilemez.”

Konuşmamı bitirirken biri heyecanla söz istedi. Elindeki Harris’in kitabını gösterip “Güzel söylüyorsunuz, ancak bu kitapta anlatıldığına göre Kur’an’da nefret ve düşmanlık telkin eden birçok ayet var; müsaade edersiniz birkaçını size okuyacağım” diyerek, “Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır” (Nisa Suresi, 101) gibi kâfirlere ilişkin ayetlerin meallerini okudu. (3)

Kafirler İmha Edilmesi Gereken Düşmanlar mı?

Harris, kitabında Kur’an’da cihat ve kâfirlerle savaşma konusunu işleyen ayetlere geniş yer vermişti. Doğrusu bu ayetleri okuyanlar, şiddetin asıl kaynağının Kur’an olduğu yargısına varabilir. Harris, söz konusu ayetlerden şu çıkarımda bulunuyor: Bütün Müslümanlar Kur’an’ın hiçbir harfinin dahi insan tarafından yazılmadığını ve tamamıyla Allah kelamı olduğuna inanıyor. Allah, kâfirleri imha edin, size huriler vereceğim, sizi Cennete koyacağım diyorsa Müslümanların canlı bomba olması gayet normal.

Tekrar söz istedim. Herkes bana yöneldi. Ne diyeceğimi çok merak ediyorlardı. Öyle ya, Kur’an’da bu şekilde net bir hüküm bulunduğuna ve ben de Kur’an’a harfiyen inanan biri olduğuma göre, son derece açık ifadelerle kâfirlere karşı savaşı ve düşmanlığı telkin eden ayetleri inkâr edemezdim. Açık bir tezat vardı ortada. Kendilerini ateist veya agnostik olarak tanımlayan bir grubun içinde bulunuyordum ve herkes bana lisan-ı hali ile bu muammayı çöz diyordu. Benzer soruyla sık sık karşılaştığım için zorlanmadan şu cevabı verdim:

“Kur’an’ın tarihini ve bütün ayetlerini dikkate almayanlar, biraz önce zikredilen ayetlere bakarak yanlış bir hükme varabilir. Kur’an bir günde veya bir ayda yazılmamıştır. Allah, Kur’an’ı bir anda Peygamberine indirebilirdi. Hz. Peygamber de gidip ümmetine Kur’an’ı bir bütün olarak aktarırdı. Oysa Kur’an, toplam yirmi üç sene zarfında, ayet ayet nazil olmuştur. Her şeyi hikmetle yapan Allah, elbette Kur’an’ı parça parça indirmekle birçok hikmetler gütmüştü. Ayetlerin büyük ekseriyeti, ayetin konusuyla ilgili bir hadise yaşandıktan sonra indirilmiştir. Böylelikle Allah, ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği noktasında ümmetine ders vermiştir.

Bundan dolayı Kur’an tefsirlerinde ayetlerin nüzul sebebi dikkate alınarak tefsir yapılır. Harris’in kitabında alıntı yaptığı kâfirlerle ilgili ayetlere bu şekilde bakmak gerekir. Hz. Peygamber, İslam’ı ilk tebliğe başladığında Mekkeli müşrikler buna şiddetle karşı çıkmış, Müslümanlara her türlü zulüm ve işkenceyi yapmaktan geri kalmamıştı. Birkaç defa Hz. Peygamber’i öldürmeye bile teşebbüs etmişlerdi. Müslümanlar, kendilerine yapılan düşmanlıklara karşı on üç sene boyunca sabırla mukabele etmişti. Birçoğu, malını ve mülkünü bırakarak sırf inandığı gibi yaşamak için başka bir yere hicret etmişti. Okuduğunuz ayetler Hz. Peygamber’e, söz konusu kâfirlere karşı savaş yapma yetkisini veriyordu. Allah’ın emri ve rızası dışında hareket etmeyen Hz. Peygamber, bu ayetlerin indirilmesinden sonra, düşmanlarına savaş açmıştı. Kur’an’ın başka bir ayetinden, savaş ayetlerinin tüm kâfirlerle ilgili olmadığı açıkça anlaşılıyor: “Dininizden dolayı sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah adil olanları sever” (Mümtehine Suresi, 8)”

İslam Şiddeti Telkin Ediyor mu?

Konuşmamı dikkatle dinleyenlerden biri ayağa kalkarak şunu sordu: “İslam namına şiddet kullananlara ne diyorsun? Onlar şiddeti meşru kılma telkinini kimden alıyorlar?” Ona cevaben şunları söyledim:

“Doğrusu, İslam kadar barış ve huzura vurgu yapan başka bir din daha var mı bilmiyorum. Ne gariptir ki, İslam kadar şiddetle ve terörle özdeşleşen bir din de yoktur. Bu garip tezat, insanların 15 asırlık İslam tarihini ve bir buçuk milyara ulaşan Müslüman nüfusu yok sayarak, onun yerine İslam namına şiddeti meşru gören birkaç bin insanı esas alıp hüküm vermesinden kaynaklanıyor. Oysa İslam’ın gerçekten şiddet telkin edip etmediğini anlamak için şu anki bütün Müslümanları ve Hz. Peygamber’den günümüze kadar ki bütün İslam toplumlarını incelemek gerekir. Eğer iddia edildiği gibi, İslam şiddeti telkin etseydi, Müslümanların çoğu şiddet taraftarı olurdu. Oysa çok küçük bir azınlık, politik gayelerine alet etmek maksadıyla, İslam’ı şiddeti destekleyen bir din olarak gösteriyor. Bu azınlığa bakıp bütün Müslümanlar hakkında yargıda bulunmak zulümdür.

Bu durum, Amerika’ya ilk defa gelen birinin, suç işleyip hapse düşenleri düşünüp Hıristiyan Amerikan toplumu cani bir toplumdur diye hüküm vermesine benzer. Oysa toplumdaki insanların yüzde 5’i suç işlemesine rağmen yüzde 95’i barış içinde yaşıyor. Bütün Müslümanlar içinde şiddeti savunan insanların oranı binde 5, belki de binde 1 bile değildir. Binde birin cinayetine bakıp, diğer tüm masumları mahkûm etmek büyük bir cinayettir ve bu insanlara manevi bir zulümdür.

Kur’an, bir masum insanı katleden bütün insanlığı katletmiştir, diyor. Bu açık hükme göre, masum bir tek insanı bile katleden kişi, Müslüman dahi olsa, bütün insanlığı katletmiş dehşetli bir canidir. Her toplumda caniler ve katiller olduğu gibi, Müslümanlar arasında da böyle caniler çıkabilir. Ancak birkaç caninin yüzünden bütün Müslümanlara cani muamelesi yapmak büyük bir cinayettir. Biraz önce paylaştığım ayet, Müslümanların Müslüman olmayanlara nasıl muamele etmesi gerektiğini çok açık bir şekilde ifade ediyor.

İslam tarihini okuyanlar, İslam’ın, ilk gününden itibaren gittiği her yere barış, kardeşlik ve huzur götürdüğünü açıkça göreceklerdir. İslam’dan önceki Mekke tam bir anarşi ve vahşet yeri iken, İslam ile birlikte barış ve huzur yerine dönüşmüştür. Kız evlatlarını toprağa diri diri gömenler, İslam’ın verdiği yüce ahlakla bir sineği bile öldürmekten çekinir hale gelmişlerdir. Aslında İslam’ın en kâmil anlamda uygulandığı Hz. Peygamber ve dört halife devrini dikkatle inceleyen insaf sahibi insanlar bunu teyit ediyorlar. Nitekim Karen Armstrong gibi yıllarca rahibelik yapan biri dahi Peygamberimizin hayatını incelediğinde O’na adeta aşık olduğunu ifade etmekten çekinmemiştir. (4)

Peygamberimiz hayatta iken O’nun getirdiği mesaja inanmayanlar bile, O’nun yüce vasıflar sahibi olduğunu kabul etmişlerdi. Bundandır ki, müşrikler ona yalancı diyememişler, mucizelerini görünce sihirbaz demişlerdi. Günümüzde Karen Armstrong gibi insaflı araştırmacılar, Peygamberimizin getirdiği mesajı kabul edip Müslüman olmadıkları halde, Peygamberimizin yüksek ahlak ve fazilet sahibi olduğunu teyit ediyorlar. (5) Bu fazilet sayesindedir ki, asırlarca İslam hükümranlığı altında yaşayan birçok Hıristiyan toplumu dinlerini muhafaza etmişlerdir. Yunanistan ve Bulgaristan bunun iki örneğidir. İslam, insanların serbest iradelerine saygı üzerine inşa edildiğinden, tarihteki Müslüman ülkeler diğer dinlerin mensuplarına toleranslı davranmışlardır.”

Duke Üniversitesi’nde İslam Araştırmaları Kürsüsü başkanı Dr. Bruce Lawrence, 2007 yılında yayınlanan, Kur’an’la ilgili kitabında Osama bin Ladin’in Kur’ani bir yolu takip etmediğini şöyle ifade ediyor: “Osama bin Ladin’in nihai maksadı nedir? Aslında onun gerçek gayesi ne bir İslam devleti kurmak ne de halifeliği geri getirmektir. Kanaatimce, Ladin’e Müslüman fundemantalist demek çok yanlıştır. Bence, Ladin, Muhammed ve sahabelerinin yolunu değil, yirminci yüzyılın başında terör fikrine öncülük eden Rasputin ve diğer Rus anarşistlerin yolunu takip ediyor. Ladin, Kur’an’ı insanlara hayat vermek için bir rehber olarak kullanmak yerine, onları imha etmek için bir rehber olarak kullanıyor.” (6)

İslam, İnsanların İnanç Konusundaki Tercihlerine Saygı Duyuyor mu?

Başka biri söz alarak o hafta bütün haber kanallarında ilk sırada yer alan bir haberi paylaştı. Medyadaki habere göre, Afganlı bir Müslüman kendi isteğiyle Hıristiyanlığı seçtiği için Afgan yasalarına göre idamla yargılanıyordu. Batı medyası her gün sürmanşetten bu hadiseyi konu edinerek söz konusu Afganlıyı idamdan kurtarmaya çalışıyordu. Söz alan kişi olayı ayrıntılı anlattıktan sonra bana dönüp şu soruyu sordu: “İslam, başkasının dinine tolerans gösterseydi ve insanın özgür iradesine saygı duysaydı, din değiştiren birini idam eder miydi?”

Kendisine şu cevabı verdim: “Öncelikle şunu belirteyim ki, bilinçli bir Müslüman’ın başka bir dine girmesi yok denecek kadar azdır. Başka dinlerden sürekli İslam’a giren insanlar ve toplumlar olmuştur; ancak İslam’ı bırakıp başka dine giren toplumlara tarihte rastlanmamıştır. Avrupa’ya ve Amerika’ya göç eden Müslümanlar, dinlerini bırakıp Hıristiyan olmak yerine, birçok Hıristiyan’ın Müslüman olmasına vesile olmuşlardır. Her tarafta yapılan Hıristiyanlık propagandasına rağmen, göçmen Müslümanlar dinlerini değiştirmiyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekir. Demek ki, Müslümanlar Hıristiyanlığı İslam’la kıyasladıklarında, tercihlerini İslam’dan yana yapıyorlar.

Her iki dinin esaslarına bakınca bunun nedeni anlaşılır. Her iki din de bazı benzer “iman esaslarını” içeriyor. İkisinde de, Allah inancı, peygamberlere iman, ahiret inancı, meleklere ve ilahi kitaplara iman vardır. Fark, bu iman esaslarının detaylarına girince ortaya çıkıyor. Bir Hıristiyan, teslis inancıyla Yaratıcıyı üçlerken, bir Müslüman tevhid inancına dayanarak tek olan Allah’a inanır. Bir Hıristiyan, Hz. İsa bizim için çarmıha gerildi, onu sevmekle hepimiz Cehennemden kurtulacağız derken, bir Müslüman herkesin kendi amelinin karşılığını göreceğine inanır. Bir Hıristiyan, Hz. İsa’yı beşer üstü kabul edip tanrılaştırırken Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmez. Bir Müslüman ise, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) Allah’ın kulu ve elçisi olarak inanır ve Hz. İsa’yı ve İncil’de geçen birçok peygamberin peygamberliğini kabul eder. Bir Hıristiyan, Kur’an’ı ilahi kitap olarak kabul etmezken, tahrip edildiği tarihi ve ilmi açılardan sabit olan ve birçok farklı nüshaları olan İncil’i kendine rehber edinir. Bir Müslüman ise, İncil de dahil olmak üzere, bütün ilahi kitapların asıllarına iman eder ve günümüze kadar hiçbir harfi değişmeyen Kur’an’ı kendine rehber edinir.

Görülüyor ki, her iki din de, Yaratıcı’ya, meleklere, ilahi kitaplara, peygamberlere, Cennet ve Cehenneme imanı emrediyor. Aralarındaki fark bu iman esaslarının mahiyetinde saklıdır. İslam’ın anlattığı tarzda iman hakikatleri akla daha makul geliyor. Bu nedenle, İslam’ı bilen bir kişi Hıristiyanlığı öğrendiğinde, dinini değiştirmek için hiçbir gerekçe görmüyor. Oysa bir Hıristiyan doğru İslamiyet’i öğrendiğinde, aynı hakikatleri daha makul bir tarzda anlatıyor diye İslam’ı tercih edebilir. Nitekim günümüzde sayıları milyonları aşan bilinçli Hıristiyan, İslam’ın iman hakikatlerini daha makul gördüğü için Müslüman olmuşlardır.

Tarihte hiçbir Müslüman, Hıristiyan olmamıştır demek istemiyorum. Kimlik üzerinde Müslüman olup, İslam’ın ne demek olduğunu bilmeyenlerin Hıristiyan olmaları bahsimizden hariçtir. Böyleleri, aslında İslam’ı bilmediklerinden Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Topluluk olarak İslam’ı bırakıp Hıristiyanlığa geçildiği görülmemiştir. (7) İslam’ı çok iyi bilip ilmi eserler yazmış bir Müslüman alimin sonradan başka bir dine girdiği hiç görülmediği halde, şimdiye kadar binlerce Yahudi ve Hıristiyan din adamları İslam’ı tercih etmişlerdir. Kısacası, İslam’ın bilinçli olarak yaşandığı toplumlarda bir Müslüman’ın Hıristiyan olması çok enderdir.

Bu tarihi gerçeği belirtikten sonra sorunuza cevap vermeye çalışayım. Afganistan’daki uygulama Kur’an’ın açık bir hükmüne değil, tarihsel bazı uygulamalara dayanıyor. Eskiden, Müslüman bazı idareciler, yukarıda açıkladığımız nedenlerle bir insanın Hıristiyan olamayacağını düşünerek din değiştirenleri başka ülke hesabına çalışan casus gibi görmüşler. Bu nedenle de din değiştirmeyi vatana ihanet gibi algılayıp cezalandırma yoluna gitmişlerdir. Bir kısım alimler, böyle bir uygulamayı İslam’ın temel prensiplerine aykırı görmüştür. Madem Allah’ın gücü her şeye yeter, Allah isteseydi herkesi Müslüman yapar ve ömrünün sonuna kadar da Müslüman kalmalarını sağlardı.

Oysa Allah insanlara özgür irade vermiş ve peygamberleri bile ancak bir öğüt verici ve uyarıcı olarak gönderdiğini söylemiştir. Bu durumda, insanlara İslam’a girmeleri için baskı yapılamadığı gibi, İslam’dan çıkmak istediklerinde de baskı yapılamaz.”
O gece Özgür Düşünürlerin toplantısında anlattıklarım hayli ilgi uyandırmıştı dinleyiciler arasında. İslam hakkında çok katı önyargısı olanlar, ninni dinler gibi sözlerime kulak verirken, insaflı bazı kişiler, bana katıldıklarını ifade ettiler. Asırlardır menfi propagandalarla İslam hakkında yalan-yanlış şeyleri hafızalarına dolduran insanlar, 11 Eylül’de işlenen vahşet nedeniyle yanlışlarını iyice pekiştirmişlerdi. Toplantıdan ayrılıp eve giderken, 11 Eylül’den sonra İslam hakkında oluşan bu önyargıları yıkmanın ne kadar zor olduğunu bir defa daha anlamıştım. Cenab Şehabettin’in dediği gibi: “Eskimiş fikirler paslanmış çivilere benzer, söküp atmak çok güçtür.”

Dipnotlar:
1. Küresel kapitalist sistemin kalbi olan Amerika’da, 11 Eylül’den sonra İslam hakkındaki kitaplara büyük bir talep oldu. Kapitalist yayınevleri bu talebe karşılık vermekte hiç gecikmedi. Şimdiye kadar, İslam konusunda onlarca kitap piyasaya sürüldü. Birkaç tanesi hariç, bu kitapların çoğu modern oryantalistler tarafından İslam ile terörün nasıl bağdaştığını göstermek için yazıldı. Karen Armstrong ve John Esposito gibi birkaç insaflı yazar dışında, Müslüman olmayanların yazdıkları kitaplar genellikle İslam ile terörizmin bağdaştığını ispatlamaya çalışıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu kitaplar özellikle cihatla ilgili ayetleri referans vererek İslam’ın temelde şiddet telkin eden bir din olduğunu iddia ediyor. Sam Harris’in kitabı bu eksende yazılmış olanların bir numunesi.
2. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat isimli eserinde anlatılan bir hadise İslam düşmanlarının Kur’an’a yönelik planlarının eskiye dayandığını gösteriyor: “İngiliz Meclis-i Mebusanında Müstemlekât Nazırı (Sömürgeler Bakanı), elinde Kur’ân-ı Kerim’i göstererek söylediği bir nutukta, “Bu Kur’ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalı, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız” diye hitabede bulunmuştu. İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi (latifeleri) uyanık ve ilim, irfan, ihlâs cesaret ve şecaat (hakikat uğruna hiçbir şeyden korkmamak) gibi harika inayet ve seciyelere (karakterlere) mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis (haber) üzerine, “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikla (sebeple) çalışır.”
3. Bu yazı hazırlandığı sırada bir üniversite öğrencisi, Virginia Tech Üniversitesi’nde 32 kişiyi katlettikten sonra intihar etti. İki gün boyunca katilin kim olduğu açıklanmadı. Amerika’daki Müslümanlar bu süre zarfında katilin kim olduğunu merakla ve heyecanla takip ettiler. İnşallah Müslüman biri değildir diye dua ettiler. Çok geçmeden katilin Güney Kore asıllı Hıristiyan biri olduğu ortaya çıktı. Katil, katliam sabahı bir medya organına postaladığı resim ve video görüntülerinde, Amerikan toplumunun bozulduğunu ve kendisinin de bozulan toplumun kurbanı olduğunu ifade etmişti. Daha da önemlisi, yapacağı katliamı ve sonunda intihar etmesini, Hz. İsa’nın çarmıha giderken gösterdiği fedakârlığa benzetmişti. Garip olanı, bütün bunlar, medyanın katili Hıristiyan olarak tanımlamasına yetmemişti. Oysa eğer katil, Müslüman olsaydı, manşetten herkese ilan edilirdi.
4. Karen Armstrong, 1993 yılında yazdığı “Mohammed: A Biography of The Prophet (Muhammed: Peygamberin Biyografisi)” isimli kitabını incelemesi için Pakistanlı âlim Akbar S. Ahmed’e gönderir. Akbar, kitabı okuyunca, Armsrong’un Hz. Muhammed’e (a.s.m.) adeta âşık olduğunu hisseder. Hiç evlenmemiş olan Armstong hakkında şu ilginç değerlendirmede bulunur: “Eğer Karen, Peygamberimiz (a.s.m.) zamanında yaşasaydı O’nun on üçüncü hanımı olmaya razı olurdu.” Armstrong, 2006 yılında Peygamberimiz (a.s.m.) hakkında “Mohammed: A Prophet of Our Time (Muhammed: Zamanımızın Peygamberi)” ismiyle ikinci bir kitap daha yazdı.
5. Karen Armstrong ABD’nin en saygın radyo kanalı olan NPR’da Peygamberimizi (a.s.m.) niye çok sevdiğini şöyle ifade etmişti: “Muhammed’in bizim gibi beşer olmasını sevdim. Onun hayatı hakkında bildiklerimizi başka hiçbir dinin peygamberi hakkında bilmiyoruz. İsa’dan çok sonra geldiği için ayrıntılı bilgi var hayatı hakkında. İlk siyerciler onun hayatının her yönünü yazmışlar. Sadece mutlu taraflarını değil, sıkıntılarını da anlatmışlar. Hanımlarıyla problemlerini bile aktarmışlar. İnsanlar genelde Muhammed’in birçok eşle eğlenceli bir hayat yaşadığını düşünür. Oysa hakikat çok daha farklı. Doğrusu, çok sayıda eşinin bulunması Muhammed için bir nevi cefaydı, baş ağrısıydı denilebilir. Eğlence için değil, politik nedenlerden dolayı çok evlilik yapmıştı.
Muhammed’in zorluklarla mücadele edişini sevdim. O, şiddetin, ümitsizliğin, vahşetin hâkim olduğu bir topluma geldi. Böyle bir topluma, şiddet kullanmadan, barış ve huzur getirmeyi başardı. Gerçi beş altı sene boyunca Mekkeli müşriklerle savaştı. Ancak bu bir zorunluluktu, çünkü Mekkeliler Müslümanları kökten yok etmek istiyorlardı. Muhammed’in savaşmak dışında alternatifi yoktu. Muhammed, mücadeleyi şiddetle değil, şiddete karşı olmakla kazandı. İki sene boyunca, her türlü baskılara rağmen, şiddet kullanmadan sabırla mücadele vermesi Gandi gibi barış telkin eden liderlerin yaptığından geri kalmaz.
İsa’nın çektiği sıkıntıları bilmemize rağmen, güldüğüne ilişkin hiçbir kayıt yok İncil’de. Doğrusu, hiçbir eserde İsa’nın bu yönüne ilişkin bilgi bulamazsınız. Oysa siyer kitaplarında, Muhammed’in torunlarıyla oynadığını, Hasan ve Hüseyin’i omzuna koyduğunu, onların etrafında koştuğunu, dostunun ölümüne ağladığını, kızlarını teselli ettiğini, hem mücadele verdiğini hem de sevip, kendini sevdirdiğini görüyorsunuz. Aynı zamanda ağzından harikulade güzellikteki Kur’an’ın kelimeleri dökülüyor. Kur’an’ın çevirisi sözlerindeki güzelliği koruyamıyor. Ancak bana anlatıldığına göre, Arapçası son derece büyüleyici bir güzelliğe sahip.” (http://speakingoffaith.publicradio.org/programs/armstrong/transcript.shtml)
6. Bruce Lawrence, The Qur’an, Atlantic Monthly Press, New York, 2007.
7. Günümüzde Afrika’da, misyoner faaliyetleri sonucu Hıristiyanlığa geçen çok sayıda Müslüman’ın durumu iki nedenden dolayı farklılık gösterir. Birincisi, bu insanlar, İslam’ı atalarından bir gelenek olarak öğrenmelerine rağmen tam olarak bilmiyorlar. Bu nedenle, İslam ile Hıristiyanlık arasında sağlıklı bir mukayese yapamıyorlar. İkincisi, misyonerler maddi zorluklar içinde kıvranan bu insanlara sağlık ve eğitim gibi hizmetleri rüşvet vererek inançlarını satın alıyorlar. Dolayısıyla, Afrika’da yaşananlar, insanların özgür iradeleriyle yaptıkları bir tercih değil, misyonerlerin, paranın gücüne dayanmak suretiyle, ya canını veya dinini ver, diyerek insanlara yaptığı baskı sonucunda oluşmuş bir tercihtir.

(Dr. Furkan Aydıner, 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam, Nesil Yayınları)

Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun