Bilgi olarak vahyin değeri nedir?

Tarih: 04.05.2026 - 14:21 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Vahyin Unsurları

İlâhî, müteal bir haberleşme vasıtası olan vahiy, birtakım unsurlardan müteşekkildir. Şu âyette Hz. Peygamber’e gelen vahiydeki temel unsurları toplu halde görebiliriz:

“Şüphesiz bu (Kur’ân), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. İnsanları uyaran bir elçi olman için onu açık bir Arapça diliyle, senin kalbine Ruhu’l- Emin getirmiştir.”[1]

Âyetten hareketle, vahyin unsurlarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Kur'ân âlemlerin Rabbinin kelamıdır.

2. Onu peygambere Ruhu’l- Emin (Cebrail) getirmiştir.

3. Vahyin iniş yeri Hz. Peygamberin kalbidir.

4. Vahyin dili, Hz. Peygamberin konuşma dilidir.

5. Vahyin gönderiliş hikmeti, Hz. Peygamberin insanları uyarmasıdır.

Bunları kısaca açıklamakta fayda görüyoruz:

1. Bir padişahın sadrazamla görüşmesiyle, bir vatandaşla görüşmesi arasında fark vardır. Sadrazamla bütün ülkeyi ilgilendiren meseleleri görüşür. Bir vatandaşla ise onun özel bir meselesini halletmek için görüşür. Bu iki görüşmedeki fark gibi, Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e vahiy göndermesiyle, bir veli kulunun kalbine ilham etmesi arasında muazzam fark vardır. Hz. Peygambere gelen vahiy, bütün âlemleri ilgilendirir. Bir veliye gelen ilham ise, genelde hususiyet arzeder, kişiye özel olur. Dolayısıyla veli bir zat, “Kalbim Rabbimin ilhamına mazhardır” diyebilir. Fakat "Âlemlerin Rabbinden ilhama mazhardır" diyemez.[2]

2. Vahiyde elçi olarak “Ruhu’l- Emin” vardır. Ruhu’l- Eminden murat, Hz. Cebrail’dir.[3] İlham ise genelde vasıtasızdır.

3. Hem vahiy hem de ilham kalbe gelir. Fakat güneşin koca deniz yüzündeki haşmetli parlamasıyla küçük bir aynadaki tecellisi aynı değildir. Dolayısıyla, Hz. Peygamberin kalbine gelen vahiy, onun kalbinin azametine, rütbesinin büyüklüğüne göredir. Veli bir zatın kalbine gelen ilham da kalbinin manevi kapasitesine göredir.

4. Her peygamber kavminin diliyle gönderilmiştir.[4] Bu çerçevede son evrensel mesaj, Hz. Peygamberin ve kavminin konuşma dili olan Arapça ile gelmiştir.

5. Gelen vahiy, Hz. Peygamber’e özel bir marifet ve bilgi olarak kalması için değil, insanlığı uyarması içindir. Bu noktada, vahiyle ilham arasında mühim bir fark kendini gösterir. İlhama mazhar veli zatın, kalbine gelen ilhamı insanlara tebliğ etmek diye bir görevi yoktur. Yani veli bir zat, "Ey insanlar, kalbime şunlar şunlar ilham edildi, gelin bunlara inanın" demez. Peygamber ise, gelen vahyi bildirmekle mükelleftir.

Bilgi Olarak Vahyin Değeri

Subjektif bir karakter arzeden vahiy olayı, diğer insanlarca tecrübe edilmediğinden, bazılarınca reddedilme cihetine gidilmiştir. Dolayısıyla, vahyin onu kabul edenler açısından değeri olacağı aşikârdır. Kur'ân’da müttaki mü’minler hakkında “Onlar gayba iman ederler”[5] denilmesi düşündürücüdür. “Ben iman ederim ki, su akar, ateş yakar” denilmez. Çünkü bunlar tecrübe ve müşahede sahasında bulunurlar. Ancak, "Ben iman ederim ki, Allah, melekler, ahiret, cennet, cehennem vardır" denilir. Çünkü bunlar müşahede edilen şeylerden değildir."[6]

Vahiyle bize bildirilen gerçekleri şu üç bölümde değerlendirebiliriz:

1. Allah

2. Âlem

3. İnsan

Kur'ân-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ı bize zat, sıfat, isim ve fiilleriyle tanıtır. İnananlar açısından bu son derece mühim bir husustur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ı gerçekte olduğu gibi tanımak, ancak kendisinin kendini tanıttığı şekilde mümkündür.

Keza, yaşadığımız âlemi gerçekte olduğu gibi tanımamız çok zordur. Zira hem makro hem de mikro âlemlere yeni yeni açılmaktayız. Milyarlarca galaksi ve bu galaksilerde yer alan trilyonlarca yıldızın sırlarını çözmek, insan için mümkün görülmemektedir. Kur'ân-ı Kerim, bütün âlemlerle ilgili genel yorumlar yapar. Kâinatı sayfa sayfa önümüze getirir. "Yaratılış sayfası, insanın dünyayı gönderiliş sayfası, kıyamet sayfası, ahiret sayfası..." şeklinde kâinat kitabını bize okutur, külli ve şümullü bir bakış kazandırır. Düalist bir hayat felsefesiyle, bizi tek hayatlı olmaktan kurtarır. Ömrümüzün ebediliğini müjdeler.

Ayrıca Kur'ân-ı Kerim, bize bizi tanıtır. İnsanın görevinden, ailenin saadetinden, toplumun huzurundan söz açar. Şu dünyada da elimizden tutar, “saadet-i dareyni” yani dünya ve ahiretin mutluluk esaslarını bize bildirir.

Dolayısıyla, vahiy bize hiçbir zaman müstağni kalamayacağımız esaslar getirir. Varlığın muammasını, kâinatın tılsımını çözer. Âlemleri tanıttırır görevlerimizi anlatır. Bizi içinden çıkamadığımız sorulardan kurtarır. İnsanları mutlu ve huzurlu yapar.

Gazali, el-Munkız mined- Dalal isimli eserinde duyuların ve aklın sınırlı ve yanılabilir olmalarını anlattıktan sonra nübüvvete dikkat çeker. Duyular ve aklın kendi sahalarında bize bilgi getirmeleri gibi, vahyin de yeni bir hayata bizi muhatap yaptığını söyler. Ancak, nasıl duyular aklın idrak ettiğini anlayamazsa, akıl dahi nübüvvetin bildirdiklerini tam idrak edemez. Kör bir insan, görenlerden işiterek renklerden haberdar olur. Dolayısıyla “Akla nisbetle duyular ne ise, nübüvvete nisbetle de akıl odur.” [7]

Peygamberler, kalp doktorlarıdır. Akla düşen görev, nübüvvet gözüyle idrak edilenleri kendisinin idrak edemeyeceğini anlayıp, âmâların rehberlere, hastaların doktorlara teslimiyeti tarzında bizi nübüvvete teslim etmesidir.[8]


[1] Şuara, 26/192-195.

[2] Bkz. Nursi, Sözler, s. 121.

[3] Taberi, Camiu'l- Beyan, XIX, 112.

[4] Bkz. İbrahim, 14/4.

[5] Bakara, 2/3.

[6] Necip Taylan, İlim - Din, Çağrı Yay. İst. 1979, İlim - Din, s. 288.

[7] Gazali, el- Munkız mine'd- Dalal, s. 51-52.

[8] Gazali, el- Munkız mine'd- Dalal, s. 56.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun