Allah'ın varlığına, bilimsel olarak somut örnekler verilebilir mi?

Allah'ın varlığına, bilimsel olarak somut örnekler verilebilir mi?
Soru Detayı

Allah'ın (c.c) varlığının bilimsel kanıtını veya kanıtlarını söyleyebilir misiniz? Böyle bir şey mümkün müdür?
Allah'ın varlığına, bilimsel olarak somut örnekler verilebilir mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Burada sualinizdeki iki kavramı kısaca açıklayarak konuya girmek isteriz.

Birincisi: “Allah’ın varlığı” derken esasen sualde “bir yaratıcının varlığı veya bir tanrının varlığı” denmek istendiğini düşünüyoruz. Çünkü O’na “Allah” dendiği zaman otomatikman Hazret-i Adem’den itibaren gelmiş geçmiş bütün İslam peygamberlerini ve Allah’ın kitaplarını ve en son peygamber olan Muhammed (asm) Efendimizi ve Ona verilen ve kıyamete kadar hükümleri geçerli kılınan Kuran’ın kabul edildiğinin varsayılması gerekiyor. Çünkü o yaratıcının adının “Allah” olduğunu bizzat Kuran’dan öğreniyoruz.

-Haşa- “Allah’ın” varlığının sorgulanması demek esasen bir yaratıcının kabul edilmiş olmasına rağmen, -haşa- İslam’ın sorgulanıyor olması demektir.

Dolayısıyla bu sorudaki meseleyi, İslam’dan evvel, kâinatın bir yaratıcısının olup olmadığı, varsa da bunun bilimsel delillerinin ne olduğu şeklinde algılıyoruz.

İkincisi:  Sualinizde “bilimsel kanıt” derken, müspet fenne dayalı kanıt istendiğini düşünüyoruz. Yani, beş duyumuzla ve aklımızla ulaşabileceğimiz bir yaratıcının varlığının kanıtları var mı, diye soruluyor şeklinde algılıyoruz.

Cevaba gelince:

Evvela şunu aklımızdan çıkarmayalım ki bir şeyin varlığının ispatı yokluğunun ispatından çok daha kolaydır.

Mesela, bir tek elmayı göstermekle elmanın varlığını ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkansızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki; yok, aslında hiçbir zaman ispat edilemez...

Mesela, bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkarcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, o inkarcı ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar.

Öte taraftan bazen olur ki bir suali anlamamız mefhum-u muhalifi ile daha kolaydır.

Örneğin bize sorulsa “suyun faydası nedir?” diye... Çabucak 3-5 madde sıralayabiliriz, fakat sonra konunun uzmanı değilsek biraz düşünmeye başlarız. Oysa bu sual bize “su olmazsa halimiz ne olurdu?” diye tersten sorulsa bir anda aklımıza yüzlerce cevap gelir.

Yukarıdaki sualde de durum aynı.

“Ezeli ve ebedi, bütün isim ve sıfatları kemal noktasında bir yaratıcı olmadan, bu kâinat ve içindeki canlı ve cansız mahlukat var olabilir miydi?” sorusuna “evet” cevabı vermek, akıldan istifa etmek demektir.

Çünkü fennen ve bilimsel olarak çok iyi biliriz ki hiç bir şey yoktan var olamaz. Ama muhakkak her şeyin bir yerden de başlaması gerekiyor, bir şeyden yaratılmış olması gerekiyor. Yani başlangıç noktasında hiçbir şey olmadığı için “yoktan” icad edilmiş olması gerekiyor. Bunun başkaca çaresi yok.

Öyleyse demek ki kâinatı “yoktan” var edebilecek, kâinat cinsinden olmayan bir yaratıcının olması şarttır.

İşte yüce “Allah” bizden iman isterken, matematikteki olmazsa olmaz 2x2=4’ü kabul etme zaruretinden milyon defa daha zorunlu olan, bir yaratıcının varlığının olmazsa olmazlığına iman etmemiz gerektiğini şart koşuyor.

Böyle bir tefekkür sonucu oluşan halis bir iman sahibi de elbette gene Allah tarafından İslam ile, sonra da hidayet ile mükâfatlandırılacak ve ihlas ve samimiyetini koruduğu müddetçe de imtihana tabi tutulduğu hayatının sonuna kadar kendisinden istenen bütün kulluk vazifelerini şevkle yaparak, Allah’ın rızasını kazanacaktır. Allah, baştan sona kitabında bunu anlatmaktadır.

İslam, insanı da bunun için ilime ve fenni bilimlere şiddetle, teşvik etmektedir ki marifetullah’a buradan bir kapı açsın; Çünkü marifetullahtan yoksun bir ilim boş bir iştir. Yani ulaştığımız fennin arkasında yaratıcıyı göremiyorsak, yaptığımız nafiledir, aslında bize de bir faydası yoktur.

Ağaçlar, çiçekler, böcekler, hayvanlar, kuşlar, hava, bulut, toprak, dağlar, taşlar, denizler, kamer, güneş, gezegenler, uzay ve insan ulaşılan her ilim noktasında incelenmeli;

İncelenmeli ki, insan hem teknik terakkiden bu dünyada faydalansın, rahat etsin, hem de bütün bu iş ve oluşların arkasındaki yaratıcıyı ve O’nun olmazsa olmazlığını bilimsel olarak müşahede etsin.

Etsin ve mesela görsün ki;

“Ben insan olarak botanik ve ziraat ilminde nerelere ulaştım. Maddenin, atomların içine girdim. Bir kiraz çekirdeğini en ince ayrıntısına kadar müşahede ediyorum. Onun karbon, hidrojen, oksijen atomlarının muhtelif terkiplerinden oluştuğunu gördüm. DNA’sına girdim. Ama her şeyini bildiğim kiraz çekirdeğini, tüm hammaddeleri elimde olmasına rağmen, ilgili atomları kullanarak imal edemiyorum. Hele ki o çekirdekten, kiraz ağacını, odun olan o ağaçtan, dalları, yaprakları ve çiçekleri yapamıyorum. O kör, sağır, dilsiz, şuursuz, hikmetsiz, kudretsiz atomlardan şerbet gibi, mükemmel kokulu ve tatlı ve faydalı yemişleri hiç yapamıyorum. Hele bu kiraz tanesinin içine başlangıçtaki o çekirdeğin tekrar nasıl konduğunu ne aklım ne de teknolojim katiyen almıyor.

İşte geldiğim bilimsel terakki ve müşahedelerle o zaman anlıyorum ki bunları ancak, hikmetli, kudretli, alîm, basîr, hayat verebilen, ilâhir... bütün isimleri ve sıfatları kemalde olan bir Zat yapabilir.”

İşte bilim ve fen buradan bizi o yaratıcıya, oradan da Allah’a, İslama ulaştırıyorsa, marifetullah’a ulaştırıyorsa, imanımızı pekiştiriyorsa o bilim ve fendir, yoksa en basit malayani bir işten ibarettir.

Yaratılış amacımız bu dünya değil ki! Amacımız ebedi huzuru kazanmak; o da sadece Allah’a iman ve arkasından gelecek kulluk vazifelerinin yerine getirilmesine bağlıdır. O kulluk vazifelerini yerine getirmek de gene imana bağlıdır. Bilim ve fen de aslında bir yaratıcının varlığının en büyük ispatlarındandır.

Bu kısa tefekkürden sonra da meallerini vereceğimiz ve bilimsel verilerin Allah’ın varlığının nasıl ispatı olduğunu ve buna nasıl delalet ettiklerini gösteren bazı ayetlerin sırlarından bir parça anlamaya başlıyoruz:

“Şüphesiz ki Allah, dâneleri ve çekirdekleri onlardan bitkiler çıkarmak üzere çatlatıp yarandır. Ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Rabbiniz olan Allah budur; öyle ise haktan nasıl çevriliyorsunuz?

O sabahı, gecenin karanlığını yararak çıkarandır. Geceyi bir dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da vakit tespitinize birer hesap vesîlesi kılmıştır. Bu, Azîz, kudreti daima üstün gelen, Alîm, herşeyi hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.

Kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınız diye, yıldızları sizin için sebep yapan da O’dur. Biz bu hikmetleri bilecek bir kavim için ayetleri iyice açıkladık.

Hem sizi tek bir nefisten, Adem’den meydana getiren O’dur; sonra sizin için çok değişik safhalarda bir kalma yeri, bir de emanet bırakılma yeri vardır. Biz bu beyanı anlayacak bir kavim için ayetleri iyice açıkladık.

Gökten bir su indiren de O’dur. İşte onunla yerden her şeyin bitkisini çıkardık; ondan da bir yeşillik çıkardık ki, kendisinden üst üste dizilmiş daneler çıkarırız. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan sarkan salkımlar ve üzüm bağları, hem birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar ağaçları çıkardık. Meyve verdiği zaman meyvesine ve olgunlaşmasına bakın! Şüphesiz ki bunda, iman edecek bir kavim için elbette deliller vardır.” (Enam 95-99)

Bizler kumaştan ancak elbise, örtü yaparız! Ama kumaştan kebap yapamayız! Araba yapamayız! Saat yapamayız!

Oysa Allah;

Aynı sudan, topraktan böcek de yapıyor, hayvan da; insan da yapıyor, balık da, çiçek de yapıyor ağaç da;

Sonra bütün bunlardan gene toprağı yapıyor.

Yani “bir”den “bin”i yapan O! “Bin”den de “bir”i yapan gene O! Bütün bunlara da gözümüzle her an şahit oluyoruz.

Bundan âlâ bilimsel kanıt olur mu?

Bu Fen profesörüne de kanıttır, bir ümmi çobana da! Meğer ki enaniyetine güvenip, kibirlenip de kalbi ve gözü mühürlenmiş olmaya!

Onun içindir ki Cenab-ı Hak Kuran’da defalarca buyurur:

“Hiç tefekkür etmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız? Hiç akıl etmez misiniz?”...

Cevap 2:

Bilim vasıtası ile Allahu tealanın varlık ve birliğinin nasıl ispat olunduğuna dair sayısız örnek olmakla birlikte biz burada yalnızca birkaç tanesini sıralamayı yeterli gördük.

Üzerinde yaşadığımız gezegenimizin içi içe geçmiş yüksek düzenliliği, yalnızca evrenimizi başlangıçta yaratan değil, bugün de onu devam ettiren kasıtlı bir yaratıcıya işaret ediyor.

Örneğin:

Dünya yüzeyinin sadece 50 mil yukarısında uzanan, çoğunlukla azot ve oksijen gazlarından oluşan ince bir atmosfer tabakası vardır. Şayet Dünya daha küçük olsaydı, Merkür gezegeninde olduğu gibi bir atmosfer mümkün olmazdı. Ya da eğer Dünya daha büyük olsaydı, atmosferi Jüpiter gibi çoğunlukla hidrojen içerecekti. Oysaki Dünya, bitki, hayvan ve insan yaşamını sürdürmek için doğru gaz karışımının atmosferi ile donatılmış tek gezegendir.

Öte yandan Dünya güneşe uzaklık olarak yaşam için gerekli en doğru mesafede bulunur. Karşılaştığımız sıcaklık dalgalanmaları yaklaşık -30 derece ile +120 derece arasıdır. Dünya güneşten daha uzakta olsaydı, hepimiz donardık. Daha yakına gelseydik yanardık. Dünya'nın güneşe olan pozisyonundaki küçük, kesirli bir farklılık bile Dünya üzerindeki yaşamı imkânsız kılacaktır. Dünya güneşten bu mükemmel mesafeyi korurken, yaklaşık 67.000 mil hızla güneşin etrafında dönüyor. Bu hız ise ekseni üzerinde dönme hareketi ile Dünya'nın tüm yüzeyinin her gün uygun şekilde ısınmasını ve soğutulmasını sağlamaktadır.

Ay uydusu, yerçekimi açısından Dünya'dan mükemmel konum ve uzaklıktadır.

Ay’ın yerçekimine bağlı bu konumu, önemli okyanus gelgitleri ve hareketini sağlar, böylece okyanus suları durgunlaşmaz ve büyük okyanuslarımız kıtaların üzerinden dökülmekten alıkonulur.Dünya’daki bitkiler, hayvanlar ve insanlar çoğunlukla sudan oluşur (insan vücudunun üçte ikisi sudur). Suyun kaynama noktası ile donma noktası arasında geniş bir aralık vardır. Su, vücudumuzu istikrarlı bir şekilde 36 derecede tutarken, değişken sıcaklık değişimlerinin olduğu bir ortamda yaşamamızı da sağlar.

Su evrensel bir çözücüdür. Suyun bu özelliği, çeşitli kimyasalların, minerallerin ve besin maddelerinin vücudumuzda ve en küçük kan damarlarına taşınabileceği anlamına gelir. Su ayrıca kimyasal olarak nötrdür. Su, taşıdığı maddelerin yapısını etkilemeden, yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin vücut tarafından emilmesini ve kullanılmasını sağlar. Su, eşsiz bir yüzey gerilimine sahiptir. Bu nedenle bitkilerde su, yerçekimine karşı yukarı doğru akabilir ve hayat veren su ve besin maddelerinin en uzun ağaçların bile üstüne çıkması sağlanır.

Su yukarıdan donar ve donmuş haliyle suda yüzer, böylece balık kışın yaşayabilir.

Dünya suyunun yüzde doksan yedisi okyanuslardadır. Ancak Dünyamızda, tuzu sudan çıkaran ve ardından bu suyu tüm dünyaya dağıtan bir sistem vardır. Buharlaşma, okyanus sularını alır ve tuzu bırakır ve bitki örtüsü, hayvanlar ve insanlar için karada su dağıtmak için kolayca rüzgârla hareket eden bulutları oluşturur. Bu gezegende yaşamı sürdüren, geri dönüştürülmüş ve tekrar kullanılmış su sistemi olan bir arıtma ve tedarik sistemidir. 
İnsan beyni aynı anda inanılmaz miktarda bilgi işlemektedir. 

Beyniniz gördüğünüz tüm renkleri ve nesneleri, etrafınızdaki sıcaklığı, ayaklarınızın zemine baskılarını, etrafınızdaki sesleri, ağzınızın kuruluğunu, hatta klavyenizin dokusunu bile alır. Beyniniz tüm duygularınızı, düşüncelerinizi ve anılarınızı tutar ve işler. Aynı zamanda beyniniz, solunum paterniniz, göz kapağı hareketiniz, açlığınız ve ellerinizdeki kasların hareketi gibi vücudunuzun devam eden işlevlerini takip eder. İnsan beyni saniyede bir milyondan fazla mesajı işlemektedir. Beyniniz, tüm bu verilerin önemini ölçerek, nispeten önemsiz olanları filtreliyor. Bu tarama fonksiyonu, dünyanızda etkin bir şekilde odaklanmanıza ve çalışmanıza izin verir. 

Beyin diğer organlardan farklı şekilde çalışır. Bunun bir zekâsı, akıl yürütme, duygu üretme, hayal etme ve planlama, harekete geçme ve diğer insanlarla ilişki kurma yeteneği vardır.

Gözümüz ise yedi milyon rengi birbirinden ayırabilir. Otomatik odaklama özelliğine sahiptir ve şaşırtıcı bir şekilde 1.5 milyon mesajı aynı anda iletir. 
Evrim, mevcut organizmaların içindeki ve içindeki mutasyonlara ve değişikliklere odaklanır. Ancak tek başına evrim, göz ya da beynin başlangıç ​​kaynağını tam olarak açıklamaz. Zira yaşayan organizmaların canlı olmayan maddeden başlaması paradoksal bir durumdur.

Bilim adamları, evrenimizin şimdilerde Büyük Patlama olarak adlandırdığımız büyük bir enerji ve ışık patlamasıyla başladığına inanıyorlar. Bu, var olan her şeye tekil bir başlangıçtı: evrenin başlangıcı, uzayın başlangıcı ve hatta zamanın ilk başlangıcı idi.

Robert Jastrow’a göre, “Evrende gerçekleşen her şeyin tohumu o ilk anda ekildi; her yıldız, her gezegen ve Evrendeki her canlı yaratık olayların bir sonucu olarak ortaya çıktı. kozmik patlama anında harekete geçen şeyden Evren ortaya çıktı ve bunun ne olduğunu bulamıyoruz.” demektedir.
Nobel ödüllü bir fizikçi olan Steven Weinberg de, bu patlama anında “evren yaklaşık yüzbinlerce santigrat derece sıcaklık içerisinde bir ışıma ile doluydu” demektedir

Evren her zaman var olmamıştır. Bir başlangıcı vardır. Bilim insanlarının ani ışık ve madde patlaması için bir açıklaması yok. Evren, tek tip doğa yasalarına göre çalışır. Neden yapar?

Yaşamın çoğu belirsiz görünebilir, ancak günler geçse de neye güvenebileceğimiz bellidir: yerçekimi sabit kalır, bir tezgâhta kalan sıcak bir fincan kahve soğur, dünya aynı 24 saat içinde döner ve ışık hızı dünyada ya da bizden uzak galaksilerde asla değişmez.

O halde asla değişmeyen doğa yasalarını kim öylece ve bizim yaşamımızı mümkün kılacak şekilde belirlemiştir? Evren neden bu kadar düzenli ve güvenilir? Soruları imanın kapısını aralar.

En büyük bilim insanları, dahiler evrendeki bu kusursuz düzenin ne kadar garip olduğunu fark ettiler ve bundan etkilendiler. Tıpkı Matematiğin kesinlik ifade eden kurallarına uyar gibi her durumda, bütünde ve detaylarda ancak sürekli olarak kesin ve belirli kurallara uyan bir evren için mantıklı bir zorunluluk yoktur. 

Bu şekilde mutlak ve mükemmel bir düzene sahip olan bir evreni hayal etmek yerine, koşulların anında değiştiği bir evreni, hatta şeylerin var olup olmayacağı bir evreni hayal etmek daha kolaydır. 

Nitekim Kuantum elektrodinamiği dalında Nobel Ödülü sahibi olan Richard Feynman, “Doğa neden matematiksel bir gizemdir. Her şeyde geçerli bu kesin kuralların olması gerçeği bir tür mucizedir” demektedir.

Tüm öğretim ve eğitim bir amaçla ve niyetle var olur. Bir kullanım kılavuzu yazan biri bunu kasıtlı ve amaçlı olarak yapar. Vücudumuzun her hücresinde minyatür bir bilgisayar programına çok benzeyen çok ayrıntılı bir talimat kodu bulunduğunu biliyor muydunuz? Bildiğiniz gibi, bir bilgisayar programı, birlerden ve sıfırlardan oluşur, bunun gibi: 110010101011000. Düzenlendikleri şekilde, bilgisayar programına ne yapması gerektiğini söyleriz. Her bir hücremizdeki DNA kodu bilim adamlarının A, T, G ve C olarak kısalttığı birbirine çok benzer dört kimyasal maddeden oluşur. Bunlar insan hücresinde şu şekilde düzenlenir: CGTGTGACTCGCTCCTGAT ve benzeri. Her insan hücresinde ise bu mektuplardan üç milyar adet var !!

Tıpkı telefonunuzu belirli nedenlerden dolayı bip sesi çıkaracak şekilde programlayabileceğiniz gibi, DNA da hücreye talimat veriyor. 

DNA, hücrenin belirli bir şekilde hareket etmesini söyleyen üç milyar harfli bir programdır. DNA tam bir kullanım kılavuzudur. DNA yazılımı açıkça hayatlarımızı, bireysel farklılıklarımızı, sevinç ve üzüntü kaynağı olan yaşantısallıklarımızı kast eden bir yazılımdır. Bundan daha şaşırtıcı ve garip ne olabilir? Birinin şunu sorması gerekmiyor mu? “Bu bilgi programı her insan hücresinde nasıl olup ta bulunabiliyor? Yazılımın kendisi bir tarafa kendi kendini sürekli kopyalıyor olması diğer tarafa konulduğunda nasıl kesin ve hedefli bir tasarımın ürünü olduğumuz açık değil mi? 

Üstelik bunlar sadece sıradan kimyasallar değil. Bunlar, herkesin vücudunun tam olarak nasıl gelişmesi gerektiğini çok detaylı bir şekilde anlatan talimatı veren kimyasallardır.

Doğa, biyolojik sebepler, programlanmış bilgiler söz konusu olduğunda bir açıklama olarak tamamen eksiktir. Kasten kurgulayan, her şeyi her şeyden tüm detaylarında ve tüm bütünlüklerinde birbirinden ayırt eden, her şeye her durumda istenci ve gücü ulaşan ve egemen olan biri olmadan ne evrendeki mükemmel, kesin ve değişmez düzeni ne de DNA sarmalında depolanan kesin talimatları açıklayamazsınız. 

Yaratıcımız olan Allah’ı kâinattaki yaptığı işler çerçevesinde anlamaya çalışırsak ona uygun ve layık olan sıfatları da tanıyabiliriz. 
Unutulmamalıdır ki iman bir tekliftir. Kâinat ise ilahi varlığın fiil düzeyinde ispatıdır. Eğer ilahi varlık gözümüzün ve beş duyumuzun konusu olacak şekilde idrakimize konu olsaydı, o yaratılmış bir varlık olacaktı. 

Her şeyi yaratanın her şeyden öte bir varlığı vardır. Bu nedenle ona iman tekliftir. 

Ancak kâinatta sadece onun fiillerinden kaynaklanan eylemler vardır. Bu fiillerin faili ise tıpkı bu fiillerin sonsuz ve mutlak kapsamında olduğu gibi mükemmel, kesin, ölçülü, iradeli, kudretli bir fail olabilir. O da tüm fiil, sıfat ve isimlere kendi zatında sahip olan Allah’tır.

Cevap 3:

Bediüzzaman Hazretleri,  “Bize Halıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” diyen lise talebelerine, okudukları bütün fen bilimlerinin Allah’ı bildirdiğini ve Onu tanıttığını ifade eder, Allah’tan bahsetmeyen öğretmenlerini değil bu ilimleri dinlemeleri ister ve bilim dilinden bir çok örnek verir.

Bu dersi ve örnekleri, soruda geçen konuya çok güzel cevaplar olması bakımından aynen vermeyi uygun görüyoruz:

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.

Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir, tanıttırır.

Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.

Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iaşe ambarı ve bu sefine-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.

Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu’cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.

Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni orduyu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı âzam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu’cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.

Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın dediğine bakılsa- küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öylede, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede -sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbîn gözleriyle- bu kitab-ı kâinatın Nakkaşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ (Gökleri ve yeri yarattı. En’âm Sûresi, 6:1) ve  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ (Göklerin ve yerin Rabbi. Ra’d Sûresi, 13:16) âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.. (bk. Şualar, 11. Şua, 6. Mesele)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
1.476 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun