Allah'ı sevmek içten gelmiyorsa ne yapmalı?

Soru Detayı

Kişi Allah'ı sevmiyorsa, içinden gelmiyorsa, Allah'a itaat etmek ona kulluk etmek namaz kılmak içinden gelmiyorsa bu kul cehenneme mi gider? Allah'ı sevmek zorunlu mudur Müslüman olmak için?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kişi Allah'a iman ediyorsa onu seviyor anlamına gelir. Sevmeme hissi şeytanın bir vesvesesi olabilir.

Bununla beraber, konuyu farklı açılardan da ele almak gerekir.

Öncelikle Allah’ı tanımamız gerekir.

Günümüz insanları, özellikle de ülkemiz insanları, bilmeden, gaflet ve tefekkürsüzlüklerinden dolayı Allah’ı tanımamaktalar ve daha kötüsü yanlış tanımaktalar.

Bir şeyi bilmemek, o şeyin cahili olmak bir eksikliktir ama o şeyi bilmemek ve bildiğini zannetmek çok zor ve içinden çıkılması güç bir durumdur.

Hele de konu yaratıcımız “Allah” olursa.

Günümüzde birçok gafil insan “Allah” olgusunu “tanrı”, “ilah”, “yaratıcı” ve hatta İngilizce “god” Fransızca “dieu” gibi genel kavramlarla karıştırmaktadırlar.

Bir yaratıcıya inanmak, kendince iyi insan olmak, insanlara yardım etmek, kimseye kötülük etmemek gibi bazı sübjektif halleri kendilerinin ebedi kurtuluşları için yeterli görmektedirler.

Özet olarak, “Allah’a, tanrıya inanıyorum! Ben zaten iyi bir insanım, Allah beni niye Cehenneme atsın ki?” diye düşünmekteler.

Farkında değiller ki, “Allah’a inanıyorum!” demekle aslında sadece “tek bir yaratıcı” fikrini kabul ediyorlar, işin özüne inemiyorlar.

Ona Allah, ilah, tanrı, god, dieu... demeyi eşdeğer tutuyorlar, yani onlar için ismin önemi yok.

Bu inanış şekli günümüzde çokça rastladığımız ve şeytanın güdümündeki masonik, deist sapık inanç sistemlerinin empoze ettiği büyük bir tuzaktır, oyunudur.

“Allah’a, tanrıya… inanıyorum” derler ve kendi nefislerine göre bir inanış biçimi ortaya koyarlar, peygambersiz bir din icat ederler, tanrı evreni yarattı, kuralları koydu ve kenara çekildi diye kendi arzularına göre ahiret, evveli ve sonrası için tezler yazarlar, reenkarnasyon derler, evrimleşme derler, maddecilik derler... ilahir.

Allah katında tek din olan İslam ile çoğu taban tabana zıt bu kavramlar insanı tartışmasız ve şüphesiz olarak, Kuran’ın ifadesiyle direk ebedi cehenneme sürükler.

Unutmayalım ki Mekke dönemi müşrikleri de kendi akıllarınca, nefislerince Allah’a iman ediyorlardı. Kuran mealen buyurur:

De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım, bu yer ve içinde bulunanlar kimindir?”

“Allah’ındır!” diyeceklerdir.

De ki: “Hiç ibret almıyor musunuz?”

De ki: ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’”

O müşrikler yine: “Bunlar Allah’ındır!” diyecekler.

De ki: “O halde Allah’ın azabından sakınmıyor musunuz?”

De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım, her şeyin içyüzü ve idaresi elinde olan ve kendisi himaye eden, fakat ona karşı kimsenin himaye olunması mümkün olmayan kimdir?”

“Bunlar hep Allah’a aittir!” diyecekler. De ki: “Öyleyse asıl siz nasıl büyüleniyorsunuz ki Kurana sihirdir diyorsunuz?” (Müminun 84-89)

Hal böyle iken de şeytanın hileleriyle gaflet ve dalalete düşmüş insan, hesap vakti Allah’a yakarır:

 “Ama Allahım ben sana inanıyordum niçin şimdi cehennemdeyim?”

Allah da Kuran’da sayısız ayette buyurduğu gibi tefsiren kısaca şöyle buyurur:

“Ben size peygamberler gönderdim, kitaplar gönderdim. Benim yoluma tabi olun dedim. Ama çoğunuz onları yalanladı ve kitaplarımı tahrif etti.

Sonunda da kıyamete kadar hükümleri değişmeyecek Kuran’ı ve onu tefsir etmesi için son peygamberim Muhammed’i gönderdim ve onun sünnetine tabi olun dedim.

Siz ne yaptınız? İşinize geleni aldınız, gelmeyeni çeşitli bahanelerle değiştirdiniz. Kuran ve Sünnet ortada iken, nefsinize ve kıt aklınıza uydunuz ve bana karşı geldiniz. Kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz... Tadın müstahak olduğunuz ebedi azabımı!”

Yani kardeşim, Allah’a elbette iman edeceğiz. Ama Kuran’da kendini bize tanıtan Allah’a, tanıttırdığı şekilde iman edeceğiz ve emirlerini harfiyen ve sorgulamadan yerine getireceğiz, iman bunu gerektirir.

Bir taraftan inanıyorum diyeceğiz, diğer taraftan namaz yok, zekat yok, oruç yok, hac yok, tesettür yok, içki var, gıybet var, yalan var, zina var, kumar var, paramız faizde, ana-baba huzurevinde ama köpek evde... Neye inandığımızı mı bilmiyoruz yoksa gerçekten inanmıyor muyuz?

Evvela kendimize karşı dürüst olalım!

İslama girecek insanın ilk sözü “La ilahe illallah!” tır. Yani “Allah”tan başka tanrı yoktur. Yani ismi “Allah” olan tek tanrıya ibadet ediyoruz, başka tanrı yoktur. Ona da ismi ile hitap etmemiz gerekiyor. Tanrı, ilah, dieu, god… gibi her lisanda “yaratıcı” manasına gelen bir isimle hitap edersek neyi kastettiğimiz tam belli olmaz.

Cenâb-ı Hak kendini Kuran’da tanıtırken:

“İnnemâ enellah! Lâ ilâhe illâ ene!...” (Taha 14)

Buyurmaktadır. Ayetin devamıyla mealen buyurur ki:

“Şüphe yok ki ben, evet ancak ben Allah’ım! Benden başka ilah yoktur. Öyle ise bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl!”

O kendisini “Allah” diye tanıtırken biz Ona başka isimler nasıl takarız? Hatta Ona “Allah” dahi derken, Onun kendini tanıttığı isim ve sıfatlarının haricinde Onu nasıl tasavvur edebiliriz?

Mesela bizim ismimiz, “Murat” olsa ve bize ismimizle değil de “insan” diye hitap etseler hoş karşılamayız. Evet insan olduğumuz doğrudur ama bir ismimiz var, o isimle çağrılmamız gerekir, o da “Murat’tır!”. Bize “Murat” değil de “insan” diye hitap edeni birkaç defa ikaz ederiz, ismimizle hitap etmezse de o kişiyle irtibatı sonlandırırız.

Öte taraftan, biz belki cömertiz, merhametliyiz, sevgi doluyuz, şefkatliyiz, adaletliyiz, alimiz, zenginiz, kudretliyiz...ilâhir. İşte bize “Murat” dendiği zaman bir bütün olarak bütün bu isim ve sıfatlar kastedilmektedir.

Hal böyleyken bizi cimri, öfkeli, nankör, hırsız, güvenilmez, kötü kalpli... gibi sıfatlarla yanlış tanımış birisi “Murat” dendiğinde adeta tüyleri diken diken olacaktır. Çünkü bizi doğru tanımamıştır ve bizi sevmemektedir. Yani aslında yanlış tanıdığı için sevmediğini sanmaktadır.

Şimdi sualinize dönersek, yani -haşa- “Allah’ı sevmediğimizi” söylersek bu tamamen bizim Allah’ı, Onun kendisini bize tanıttığı gibi tanımadığımızdan ileri gelmektedir.

Allah kendisini en güzel baştan sona Kuran’da tanıtmaktadır ve tefsîren demektedir ki:

“Ben Allah’ım!

Siz ve kainatta görünen-görünmeyen, canlı-cansız, şuurlu-şuursuz ne varsa benim tarafımdan yaratılmıştır. Ben tekim, birim, ilkim, bakiyim, ezeliyim, ebediyim, her şeye muktedirim, her şeyi bilirim, işitirim, görürüm, her işim hikmetlidir, merhametliyim, her şeyi ben rızıklandırırım...

Bunun gibi sayısız isim ve sıfatlarım vardır, hepsi de mutlak kemaldedirler. İsteyenler hepsini Kuranımda bulabilir görebilirler.

Her an her oluşta benim iradem vardır. Toprağın altındaki böcekten, size ışığı ulaşmamış galaksilere, insanlardan meleklere kadar her yarattığımın her hareketi benim iradem ve kaydım altındadır.

Siz ey insanlar!

Diğer her şey gibi sizi de yoktan var ettim. Tek fark, size ruhumdan üfledim ve sonsuz okyanus olan bütün isim ve sıfatlarımdan size bir damla ve bir özgür irade verdim. Yok hükmündeki bu damla dahi sizi diğer mahlukatın üzerine çıkardı ve sizi onlara halife yaptı. Böylece sizi, sizdeki özelliklerle Beni tanıyın görün ve tesbih, hamd ve tekbir edin diye bir imtihana tabi tutuyorum.

Şu çok çok kısa olan yok hükmündeki dünya hayatınızda Bana iman eder ve emirlerime itaat ederseniz size ebedi Cenneti vaad ediyorum. Yok etmezseniz de ebedi Cehenneme müstehak olursunuz.

Olay bu kadar basit, karar tamamen sizin!

İmtihanınız gereği şeytan sizin açık düşmanınızdır. Onun aldatmalarından kaçının.

Bana ve Resulüme, yani Kuran ve peygamberimin sünnetine tabi olun ki kurtuluşa eresiniz!...”

Şimdi bizi yokluk aleminden varlık alemine çıkaran, ebedi bir alemde muazzam huzur bulmamızın yolunu gösteren böyle bir “Allahı” sevmemek, istediklerini kayıtsız şartsız yapmamak akıl kârı mıdır?

Üç kuruşluk dünya menfaati için, patronundan hocasına, aile fertlerinden arkadaşlarına kadar geçici ve belki de riyakar sevgiler besleyen bir insan, ebedi huzuru verecek ve kendisini yokluktan varlık alemine çıkartmış Allah’ı nasıl sevmez? Şeytanın desiselerine uyup ta sevmezse de Cehenneme gitmesi nasıl tam bir adalet olmaz?

Kimi nasıl ve hangi sırayla seveceğimiz hususunun ölçüsünü gene Rabbimiz bize bildirmiş:

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, kavminiz, kazandığınız mallar, iyi iken durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenleriniz size Allah’dan, Resûlünden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah hakkınızda azab emrini getirinceye kadar bekleyin! Çünki Allah, fasıklar topluluğunu isyanlarındaki ısrarları sebebiyle hidayete erdirmez.” (Tevbe 24)

Yani her şeyden çok, evvela Allah’ı, sonra Resulünü (asm), sonra da Allah yolunda cihad etmeyi seveceğiz, ilahi takdirin sıralaması budur.

Ana-babamızı, çoluğumuzu, çocuğumuzu, ailemizi, diğer herkesi, malımızı mülkümüzü ve her şeyi bunlardan sonra, sadece ve sadece Allah rızası için seveceğiz.

Severken de:
Varsın alem bize karşı dursun,
Yeter ki Allah bizden razı olsun!

diyeceğiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Annesini, babasını, çocuklarını Allah ve Peygamber'den daha çok ...

Bir şeyi ya da insanı, Allah´tan daha çok sevmenin hükmü nedir ...

Kur'an-ı Kerim'de, insanlar birini ya da bir şeyi Allah'tan daha çok ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
1.536 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun