"Allah affeder!.." deyip ibadet etmemek ne kadar doğru?

Soru Detayı

Bazıları "Allah her günahı affeder, kul hakkı ile şirk hariç, biz namaz kılmasak da Allah affeder." diyerek ibadetllere gereken önemi vermiyorlar. Bu düşüncede olanlara ne demek gerekir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İbadet, insanın Rabbisine karşı verdiği nimetlere bir teşekkür mukabilindendir. Cennet veya cehennem olsun veya olmasın, insan bunu yerine getrmesi gerektiği bilincinde olmalıdır.

İbadeti yapmamızın sebebi, Allah'ın emri olduğu içindir. Yoksa cennete gitmek için veya cehennemden kurtulmak için ibadet edilmez.

Her mümin bilir ki ben Allah için namaz kılmaktayım. Bu inançla günde beş defa Rabbinin huzuruna çıkmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesi konumuza açıklık getirecektir:

"Gözümde ne Cennet sevdası ve ne Cehennem korkusu."

Allah'ın emrini her şeyin üstünde bilmek, ibadetin sevgisini kalbimize yerleştirecektir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de:

"Cin ve insi, (ille–i gâiye olarak Beni bilsin, irfanıma ersin ve) kulluk yapsınlar diye yarattım."(Zâriyât, 51/56)

buyuruyor. Her iş ve hareketin bir finalitesi vardır. Bu kevn ü mekânın yaratılması, düzene konması da, insan ve cinlere "Allah'a kulluk" teklifinin getirilmesi içindir. Şuuru ve iradesi olan herkes Allah'ı bilecek ve O'na kulluk yapacaktır. Bu, Allah'ın eşya ve hâdiseleri yaratmasındaki –tabir caizse– ilâhî maksattır.

İbadet, Cenâb–ı Hakk'ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelir. Ubûdiyet ise, kul olma şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır.

İbâdetin şer'î mânâsı; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah'a yakın olmayı düşünerek yapılan tâat demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem tâat hem de kurbet, yani Allah'a yaklaşma mânâsı bunun içinde düşünülür. Cin ve insanların yalnızca Allah'a ibadet için yaratıldığını düşünürsek, kısaca; Allah'ın emrettiği şeylerin bütününü yerine getirmenin ibadet etmek demek olduğunu söyleyebiliriz.

Halk arasında yaygın bir anlayışa göre ibadet; namaz, oruç, zekât ve hacdan ibarettir. Böyle bir kabul hiç şüphesiz sahihtir. Ancak şeklen ve sayı olarak ibadetin böylesine daraltılması, kavrayış açısından bir kısırlığa yol açar. Gerçekte İslâm'ın şartları olarak saydığımız beş temel esas, ibadetin bir özeti veya temel esasları olarak kabul edilebilir. Onları açıp yaydığımız ve diğer ibadet şekillerini de nazara aldığımız zaman bütün bir İslâm Dini'nin tüm görkemiyle ortaya çıktığını görürüz.

İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, kafası ve lisanıyla Allah'a yönelmekten ibaret olan ibadet, sistemli bir hareket tarzıdır. Bu mânâya geldiği için de ibadetin "tapmak–tapınmak" şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; basit bir yöneliş, gerçek şuur ve niyetten yoksun ve sistemsiz yapılan hareket veya hareketlerden ibarettir. Putperestlerin Allah'tan başka ilâh, mabûd ve Allah ile aralarında aracı kabul ettikleri canlı–cansız varlıklara, nesnelere perestişine, onların önünde eğilmesine dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen ibadet denemez. Çünkü o, Zât–ı Ecell–i A'lâ'ya hastır. Evet, ibadet sadece O'na yapılır.

Kulluk Yapma, İnsanın Fıtratında Vardır

Din; adı, şekli ne olursa olsun, nasıl tarif ve tavsif edilirse edilsin, insanlık tarihinde her zaman ve her yerde görülmüştür. Dinin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar: İman, İbadet ve cemiyettir. Demek ki din, bir insan ve cemiyet gerçeğidir. Her nerede insan varsa orada din vardır. Fakat din, sadece bir inanç ve inançlar manzumesi değildir. İbâdet, dinin çok önemli ayrılmaz bir özelliğidir.

Evet kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (c.c.), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer, çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibadete aslâ liyakati olmayan, Allah'ın mahlûku âciz, zayıf varlıkları kulluk makamından, Allah'a ortak tanıma derekesine düşürmüştür. İnsanların Hakiki Ma'bûd'u bulamadıklarında, bir sürü sözde ma'bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri, bu fıtrî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.

İmân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Ancak arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Bir takım kimselerin "Kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. İbadetler pek mühim değildir." demeleri, dinin, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz.

İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir. İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

Kur'ân'a göre bütün varlıklar ibadet etmektedir. Kur'ân–ı Kerim, bunu şöyle ifade eder:

"Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 17/44)

Yine Kur'ân, uzayıp kısalmanın gölgeye has bir ibadet, bir secde olduğunu bildirir. Secde etmek, bitki ve dalların da ibadetidir. Yıldızlar, dağlar, kuşlar, hayvanlar ve daha birçok yaratık, hepsi de kendilerine özgü bir şekilde ibadet yaparlar. Hatta gök gürültüsü bile, Allah'ı hamd ile tesbihtir.

Kâinatta seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insan, yüksek bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de, Allah'ı bilmek ve O'na ibadet etmektir.

İbadetin Faydaları:

İbadet, yalnız Allah'ın emrini yerine getirmek ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah katında makbul olan ibadet, (hiçbir menfaat düşüncesi olmadan) böyle hâlisane niyetle yapılan ibadettir.

İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız yapılan ibadet, ruhsuz, sadece kuru bir şekilden ibarettir. Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktur. İbadette ihlâs ise; ibadeti sadece Allah'ın bir emri olduğu ve rızâ–yı ilâhîyi kazanmaya vesile bulunduğu için yapmaktır.

Eğer dünyevî bir menfaat ve fayda, ibadet yapmaya sebep yapılsa, ihlâs kaçar, o ibadet de bâtıl olur, yani, Allah katından kabul görmez. Bununla beraber, Rabbimizin emirlerinde birçok hikmetler, bizim için maddî ve manevî pek çok faydalar olduğunda da şüphe yoktur.

Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam bir iman, sonra da ibadettir. İbadetler, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İbadetler ile beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır.

İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde içimiz kötü düşüncelerden, dışımız günah kirlerinden arınır. Ayrıca bir Müslüman, malî ibadetlerini yerine getirmek suretiyle diğer insanların da sevgisini kazanır.

Yaşadığımız müddetçe yemeye, içmeye muhtaç olduğumuz gibi ömrümüzün sonuna kadar ibadet etmeye, manevî gıdaya da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah (c.c.), şöyle buyurur:

"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 15/99)

Mü'min ibadet sayesinde, dünyanın maddî bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engeller ortadan kalkarak ebedî saadet yurdunun aydınlık yolu kendisine açılır.

İmanımızın göstergesi, ruhumuzun gıdası olan ibadetler; imanımızı kuvvetlendirir, içimizi kötü düşüncelerden, dışımızı günah kirlerinden arındırarak, bizi ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mü'min hâline getirir. Böylece dünyada huzura, âhirette azaptan kurtulmamıza ve ebedî saadet yurdu olan cennet'te sonsuz ve mutlu hayata kavuşmamıza vesile olur.

İbadetin fert ve cemiyete sağladığı diğer faydalar da şunlardır:

1. İmanî ve îtikadî bilgi ve hükümlerin insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi, ancak ibadet sayesinde mümkün olur.

2. İbadet, ferdî hayatın tanzîminde de büyük rol oynar.

3. İbadetin fertleri birbirine kaynaştırmada ve cemiyette huzur ve âhengi sağlamada da büyük rolü vardır...

4. İbadetin, insanın moral dünyası, ruh âlemi üzerinde müsbet tesiri vardır...

5. İbadet, şahsî kemâlât ve olgunluğa da en büyük vesiledir.

Ve keza, ibadet; dünya ve âhiret saadetine vesîle olduğu gibi, Ma'bûd ile abd (kul) arasında pek yüksek bir nispet ve şerefli bir râbıtadır. Toprağın bağrındaki altınlık keyfiyetini kazanmasında ateş ve pota ne ise, insanın cennete ehil hâle gelebilmesi için de dünya ve kulluk da odur. Evet insanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Diğer bir ifade ile, cennete ehil hâle gelmenin tek yolu kulluktur. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

İbadetin Şekli

Mevcudat içinde hiçbir varlık gayesiz ve vazifesiz yaratılmamış ve hiçbir canlı da rehbersiz bırakılmamıştır. Karıncayı meliksiz, arıyı beysiz, balıkları ve kuşları rehbersiz bırakmayan Allah (c.c.), elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır. İnsanlar, akıllarıyla kâinatta cereyân eden hâdiselere bakıp, Allah'ı (c.c.) bulsalar bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini bilemedikleri gibi, ibadetlerinin keyfiyetlerini de peygambersiz bilemezler. Onun için ibadet ederlerken gelişigüzel, sistemsiz değil; peygamberlerden öğrendikleri bir sistem ve ölçü içinde, ciddî bir huşû ve hudû ile O'na karşı tekrîm ve ta'zimlerini arz ederler.

Evet ibadet, Allah'a iman ve Zât–ı Ulûhiyet hakkındaki mârifet ve buğu buğu bu mârifetten yükselen muhabbet ve hayretle yapılması gerekli olan şeylerin, Cenab–ı Hakk'ın iş'ar ve irşadıyla yine O'nun emirlerine göre kanalize ve formüle edilmesi demektir. Yani, Rabbimize karşı şaşkınca ve uygunsuz işler yapmamak için, O'nun âyât–ı beyyinâtının rehberliği ve Efendimizin (asm) neşrettiği ışıklar altında, matluba uygun kulluk yapmak gerekir.

İnsanın, Rabbisiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat, onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzımdır. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yoktur denilemez.

Allah'a karşı yapılan kullukta dengeli, ölçülü, O'nun tayin buyurduğu kıstaslarla hareket etmek şart olduğu gibi, niyet de şarttır. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değildir. Allah Resulü:

"Nice ayakta duranlar vardır ki ayakta durmaları kendilerine yorgunluktan başka bir şey kazandırmaz ve nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki, orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur."

buyurur. Demek oluyor ki, gönlün sadece O'na yönelmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât, zekât; sadaka da sadaka değil, bir saçıp savurma ve Kur'ân'ın diliyle şeytana arkadaş ve yâr olmaktır. O'nun maksûd olmadığı emri bi'l–ma'rûf ve nehyi ani'l–münker, diyalektik yapmak ve insanları demagoji ile aldatmak demektir. O'nun maksûd olmadığı bir cihad, gösteriş ve âlâyişten ibaret, servet ve zaman heder etmek demektir. Demek ki, ibadetin ruhunda gaye Ma'bûd olacak ve abd, Ma'bûd'a teveccüh edecek, kulluk Ma'bûd'a yapılacaktır.

İslâm, ibadet sahasını bir hayli geniş tutmuştur. İslâm'da ibadet, sadece namaz ve Allah'ı zikretmekten ibaret değildir. Rabbin rızasını talep, emrini yerine getirmek için yapılan her sâlih amel ibadettir. Meselâ, yiyecek ve içeceğin ibadet niyetiyle yapılması şu şekilde olur: Allah'ın helâl kıldıklarını yerine getireyim; helâl ile iktifa edip harama kaçmayayım ve Allah'ın bana farz kıldığı emirlerini yerine getireyim diye yemeyi içmeyi ve tenezzüh etmeyi niyet ederse ibadet olur. Bu niyetle yiyip içip kuvvet kazanan kimse, Peygamberimizin,

"Kuvvetli ve bünyesi sağlam mü'min (ibadetini kusursuz yaptığı için) bünyesi zayıf mü'minden daha hayırlıdır ve Allah nezdinde daha sevgilidir..." (Müslim, Kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2:366)

mübarek hadîs–i şeriflerindeki senaya mazhar olur.

Nefsin istediği ve zevk aldığı bütün bu hayatî emirler, böyle bir hâlis niyetle yapıldığında ibadet zümresine dahil ve sevaba vesile olur. Kul, bütün bu zevk ve sefaların içinde yüzdüğü hâlde niyeti Allah'ın rızasını kazanmak olduğu için, her yaptığı ile Allah'a biraz daha yaklaşır. Bu temele dayanarak fukaha ve din âlimleri, "Sâlih niyet, âdetleri ibadete çevirir." demişlerdir.

İbâdet; irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

a. Sırf cennet arzu ve iştiyakıyla îfa edilen ibadetler.

b. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.

c. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.

d. Ma'bûd-abd, Hâlık–mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler...

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur.

İslâm Dininin İbadetlerdeki Ayrıcalığı

Bir kısım dinlere göre ibadet; dünya lezzetlerinden tam mânâsıyla ayrılarak halktan ayrı yaşamaktan ibarettir. (Manastır hayatı yaşayan rahip ve râhibelerin ibadeti gibi). Başka birinde ise ibadet; ancak özel mabetlerin hususî yerlerinde yapılan bir iştir. Bir kısım dinlere göre ise ibadet, ancak din adamlarının riyasetinde yapılabilecek bir özel iştir. Halk, kendi başına ve umumî yerlerde din adamlarının tavassutu olmadıkça ibadet yapamaz.

İslâm ise ibadeti, Allah ile kulları arasında vasıtalık yapan her türlü aracılardan kurtarmıştır. İnsan, Yüce Mevlâ ile doğrudan doğruya münacat yapabilir inancını kabul etmiştir. İslam'da din adamları Allah ile kulları arasında bir vasıta olmadığı gibi, ibadet, ancak din adamlarının aracılığı ile kabul edilir inancı da yoktur. Allah katında âlim ve din adamları ile âlim ve din adamı olmayanlar, kulluk bakımından eşittirler. Üstünlük, ancak takva iledir.

İslâm, ibadeti vasıtaların tasallutundan kurtardığı gibi, mekân kaydından da kurtarmıştır. İster ibadete tahsis edilmiş mescit, ister denizin ortasındaki gemi, isterse ev olsun, her mekân İslâm nazarında –temiz olmak şartıyla– ibadete elverişlidir. İnsan her yerde ibadet etmek suretiyle kalbini Allah'a bağlayabilir. Resûlullah (asm):

"Toprak (yeryüzü) bana mescit ve temizleyici kılındı." (Buhari, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3)

buyurmuştur. Yani, her yerde namaz kılınabileceği gibi, su bulunmadığı takdirde toprakla teyemmüm ederek büyük ve küçük abdestsizliklerden kurtulunabilir.

İman–Amel Münasebeti

İslâm Dini'nde inanılması gerekli olan esaslar, bir kısım mücerret düşüncelerden ibâret değildir. İslâm'da, iman edilmesi gerekli olan prensipler; bilinmesi, düşünülmesi, inanılması, benliğe mâl edilmesi, sonra da onlarla, Allah'a teslimiyete ulaşılması gerekli olan bir kısım hayatî değerlerdir. Bu hayatî değerler, en geniş mânâsıyla, düşünce ve zikirle derinleşir, ibadetle beslenir, hatta muamelât ve muaşerette nefsanîlik ve beşerî mülâhazalara girmemek için, onlar da çerçeve içine alınır. Böylece mü'min, her an iman dairesiyle münâsebet içinde olur ve imanın ana mihveri etrafında döner durur.

Ehl–i Sünnet'e göre ibadetler, imana dahil değildir. Amel, îmandan bir cüz değildir. Bu prensip, genel bir hükmün ifadesidir. Yani en son sınır olarak insan, hiçbir amelde bulunmasa, hiçbir ibadeti yerine getirmese bile, imandan çıkmış olmaz. Ancak ibadetlerden hiçbirini inkâr etmemesi, hepsinin doğruluğuna inanması gereklidir.

Görülüyor ki, inanmak ve tatbik etmek arasında bir fark vardır. Fakat bu durum, tekrar edelim ki, en son sınır olarak konmuştur. Gerçekte ise, iman ile amel arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bir kişinin Müslüman muamelesi görebilmesi ibadetleriyle mümkündür. Bilindiği gibi, toplu olarak yaşayan Müslümanlar arasında birtakım hükümlerin tatbik edilmesi, dinin zâhire göre hüküm vereceği kaidesinden hareketle, kişilerin yaşayışlarıyla ilgilidir. Müslüman olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunmayan bir insan için elbette Müslüman muamelesi yapılmaz. Kaldı ki, ibadetlerin hakikî yararı, var olan imanı koruması ve geliştirmesidir. Çünkü imân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Binaenaleyh, bir takım kimselerin "Dinde kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. Namaz, oruç ve benzeri ibadetler pek mühim değildir; terk edilirse de bir zarar olmaz." demeleri, dinin alâmet ve nişanlarını, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz. Zira böyle kabul edildiği takdirde, herhangi bir münkir, en gözde bir âbid olduğunu iddia edebilir.

Ayrıca, her ne kadar devrimizde meseleyi ayağa düşüren bir kısım kimseler "Kalbim temiz ve Allah'a inanıyorum." iddiasında bir müddet devam etmişseler de, bunların daha sonra baş aşağı gayyaya gittiklerine bütün âlem şahit olmuştur. Evet iman; namazla, hacla, cihadla ve diğer ibadetlerle takviye edilmelidir.

Îtikâdî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hâle, Âlem–i İslam'ın hâlihazırdaki vaziyeti şâhittir.

İnanan bir insanın inancını er–geç amel zeminine koyması şarttır.

İslâm'ın biri inanç, diğeri de amel olmak üzere iki yanı vardır. Bunlar, eskilerin ifadesiyle birbirinin "lâzım–ı gayr–ı mufârıkı" yani ayrılmaz parçalarıdır. İnanç, dinî literatürdeki ifadesiyle itikat; Allah, Hz. Muhammed (asm), Kur'ân, âhiret gibi inanılması gerekli olan inanç manzumesindeki şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir.

Amele gelince; Kur'ân'ın ifadesiyle "amel–i sâlih" yani eksiksiz, kusursuz, arızasız iş, bu da inancın yanında İslâm'ın ikinci önemli unsurudur. Meselâ, ibadet, bu hususta "olmazsa olmaz" deyimi ile ifade edilebilecek bir yere sahiptir.

İnsanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

İbadetler, itikada ait meselelerin bir yönüyle blokajı, bir yönüyle de onları inkişaf ettiren fakülteler gibidir. Zira ibadet olmaz ve günümüzde çok yaygın bir kanaate göre hareket edilerek, din vicdanlara hapsedilirse –Allah korusun– inhiraf edip mahvolma ve tabiî ki bunun neticesi olarak dünya ve ukba hayatını kaybetme kaçınılmaz olur. Evet insanın, değişik kaymalardan korunması ve inancını sağlama bağlaması ancak ibadetle mümkündür.

İnsan, ilmî araştırmalar neticesi Allah'a iman edebilir ama bu, nazarî bir imandır. Onun gerçek imana dönüşmesi ve imanla hedeflenen seviyeye yükselmesi, ancak ibadet ü tâatle gerçekleşebilir. Bu açıdan denebilir ki, ibadet tabiatının bir parçası hâline gelmeyen ve onda derinleşemeyen bir insanın kayması ve yoldan çıkması daima melhuzdur. Ve buradan hareketle, "İnanıyorum ama, içki de içiyorum veya namaz kılamıyorum." diyen insanların teminat kordonlarından birinin kopuk olduğunu söyleyebiliriz. Evet bu kişiler sözlerinde sadık iseler, imanlarını amel ile desteklemeli, yapageldikleri ibadetlerle Hak kapısının âzad kabul etmez kulları olmalıdırlar ki, hakikî anlamda iman etmiş olsunlar.

Netice olarak denebilir ki, imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ibadete bağlıdır. İman, ibadet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda, imanın son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhuldür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazı kimseler, "ibadetin kalpleri temizlemek için yapıldığını" söylüyor ve "benim kalbim temiz olduğuna göre ibadet yapmam gerekmez" diyorlar? Böyle bir gerekçe ile kişi ibadet sorumluluğundan kurtulabilir mi?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun