Yeryüzüne 124.000 civarı peygamber inmişse, bu demek oluyor ki her kavime bir peygamber gelmiştir. Yani "Biz peygamber göndermediğimiz kavimi sorumlu tutmayız." ayetini nasıl anlayacağız?

Tarih: 05.05.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İnsanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber gönderildiği hadisde rivayet edilmiştir. (bk Müsned 5/265-266; İbn Hibbân,  2/77) Bu bakımdan her ümmete ve topluma peygamber gönderilmiştir.

İnsanlık tarihi boyunca gerek dini ve ahlaki yönden, gerekse bilim ve teknoloji yönünde imsanların önderleri peygamberler olmuştur. Bu bakımdan toplumlarda görülen güzellikler hak dinin mahsulüdür.

1. Peygamberlerin yalnız Arab Yarımadası'ndan zuhûru ve diğer kıtalarda hiçbir Nebî'nin gelmeyişi.

2. Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azâba uğratılmasının adâlet olmayacağı hususu.

Şimdi sırasıyla her iki hususu da ele alalım. Ancak, daha önce insanlar arasında Nebî'nin yerine dikkati çekmekte fâide, hatta zarûret olduğu üzerinde duralım. Peygamberlik, üstün bir pâyedir. O, insanın öz yüceliğinin Hak'dan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde, tabiatın verâsını yaşayan varlığın gönlü ve dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme, hem de gönderilip vazîfeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi, Nebî, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hâdiselere nüfuz eden bir istidât değildir. O, bütün melekeleriyle faâl, ceyyid, devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen gökler ötesine yükselen mes'elelerine ilâhî esintilerden tahlil bekleyen, eşyanın ötelerle birleşme noktası sayılan ufuk insandır.

Onda, cisim rûha, akıl kalbe tâbi; nazar, isimler ve sıfâtlar âleminde. Kadem, nazarın ulaşabildiği her yerde ve onunla beraberdir... Nebî de duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş; görme, duyma ve bilme tabiî sınırların çok ötelerine yükselmiştir.

Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, duyup işitmelerini ses dalgalarıyla izah etmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkib ölçülerimiz içinde onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla kimseye müyesser olmayacaktır. İnsanlık, onlar vasıtasıyla varlığa nüfûz edip eşyâyı keşfedebilir.

Onların irşad ve tâlim dairelerinin dışında ne eşya ve hâdiselere mükemmel bir nüfûz ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmamıştır ve olamazda... Tabiatın esrârı ve ondaki ilâhî kanunları beşere hediye etmek, onların birinci dersidir ve bu ders mübtedîlere has bir dersdir. Bunun ötesinde ise varlık âlemini, varlığına şahid gösteren Yüce Yaratıcı'nın isim ve sıfatlarını bildirme; idrak edilmez Zât'ı hakkında ölçü ve incelerden ince temkin... Eğer bütün bu âlemleri elinde tutan; zerrelerden nebülozlara kadar hükmünü ve sözünü geçiren, onları tesbih dâneleri gibi evirip çeviren, hâlden hâle ve şekilden şekile sokan bir Muhteşem Kudret ve İrâde Sahibiyle, ona verilecek ünvanlar ve isnâd edilecek hususlar hakkında, Nebî'lerin apaydın beyanları olmasaydı, ne O'nun hakkında doğru bir söz söylemek, ne de doğru düşünmek mümkün olmayacaktı.

Demek ki Nebî, eşyâ ve hâdiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi, her şey ve her hâdisenin en birinci dersi olan, Muhteşem Yaratıcı'yı, Muhteşem Kudret ve İrâde Sahibini isim ve sıfatlarıyla Zât-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvâzene ve sırlı münâsebete riâyet ederek anlatan da yine O'dur.

Öyle ise, zeminin hiç bir kıtasının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kaldığına ihtimâl verilmemelidir. Nasıl verilir ki; onların irşâd dairelerinin dışında, varlık âlemine dâir, şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş, ne de felsefenin şübhe, tereddüd ve tenâkuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.

Esâsen, her kıt'a, her devrin, bir peygamberin vesâyâsı altında bulunmasını akıl, hikmet ve Kur'ân müştereken te'yid etmektedirler. Hem de aksine ihtimâl verilemeyecek şekilde... En küçük bir müzede ve en basit bir fuarda dahi, teşrifatçılara ve tarifçilere ihtiyaç duyulduğu ve bir yol göstericinin rehberliği ile gezilip görüldüğü ve böyle bir rehber ve yol gösteren olmayınca, gelmenin de, gezmenin de bir mânâsı olmayacağı katiyyen gösterir ki, şu muhteşem kâinat sarayını, onu temâşâya gelen seyircilere anlatacak, ondaki ince noktalara dikkati çekecek ve bu âlemin sırlarını açıklayacak dellâl ve teşrifatçılara da ihtiyaç vardır.

Ayrıca, kurduğu bu düzen ve nizâmı, bu meşher ve sanatlar resm-i geçidini, bir fuar mâhiyetinde en mükemmel şekilde sergileyen ve bütün iş ve eseriyle kendini seyircilere tanıtmak isteyen Zât hiç mümkün mü ki, bu meşherleri açsın eserlerini göstersin, seyircilerin dikkatini çeksin de, sonra intihab edeceği bir kısım müstesna kimselerle Zât, sıfat ve isimlerini, müştâk seyircilere tanıtıp bildirmesin; hikmet dolu işlerini -hâşâ- abes kılsın!

Baş döndürücü icraâtını mânâsızlıkla ittiham ettirsin! Her şeyi, bir dil ve nağme hâline getirip, onunla bizlere hikmet ve maslahatlarını anlatan Yüce Varlık, her türlü abesden münezzeh ve mukaddesdir! Kaldı ki, O Zât'ın kendi beyânı olan Kur'ân, zeminin her tarafından yer yer zuhûr etmiş peygamberlerden bahisler açmaktadır.

"Celâlim hakkı için biz her millete -Allah'a kullukda bulunun ve putlara ibadetden kaçının- diye bir peygamber gönderdik."(Nahl, 16/36)

Ne var ki, insanlık, bu yüce varlıklardan aldığı dersi, bir müddet sonra unutmuş veya sapıklığa gömülerek, Nebî ve ulu kişileri ilahlaşdırmış ve eski putperestliğe dönmüşdür. Yunan'ın ilâhlar dağından, Ganj nehrine kadar, beşer hayâlinin totemleştirdiği bir sürü vesen vardır ki, şimdiki görünüşleriyle çıkışları arasında çok büyük farklar olsa gerektir. Ne Çin'in Konfüçyüs'ünü, ne de Hind'in Brahman ve Buda'sını, kendilerini hazırlayan şartlar ve getirdikleri şeylerle görmek mümkün değildir.

Her şeyi aşındıran zaman ve değişen insan telâkkisinin, bunları da aslından ne kadar uzaklaştırdığını kestirmek oldukça zordur. Eğer Kur'ân-ı Kerim, şüpheleri gideren beyânıyla, Hz. Îsa (as)'ı bize tanıtmasaydı, kilisenin loş cidarları arasında, putperestlik telâkkilerine karışmış papaz anlayışları içinde, sağlam bir Hz. Mesih bulup çıkarmak mümkün olmayacaktı. İnsana Ulûhiyetin isnad edilmesi ve Zât-ı Ulûhiyetin insanlaştırılması; "üç" hem de "bir" tenakuzunun en birinci mesele olarak akîdeye yerleştirilmesi, akıl ve mantığı tezyif ve Allah'a karşı en büyük hayâsızlıktır.

Günümüzde, çığrından çıkarılmış Hristiyan âyin ve ibâdetleri, mâbed ve zâviyeleriyle, eski Roma ve Yunan putperestliği arasında, şekil olarak hiç de ciddi bir fark hissedilmemektedir. Kur'ân'ın aydınlatıcı ve vuzuh getirici beyanâtı nazara alınmadan, kilise ve orada olup bitenlere bakan bir kimsenin, Hz. Mesih'i (A.S.) Apollon'dan ayırması da oldukça zordur. Bulunduğumuz çağa, bu kadar yakın bir devreye ait Hristiyanlığın, kendi kitab ve peygamberlerini bu hâle getirdiği noktasından hareketle diyebiliriz ki; zamanın öğütücü korkunç dişleri arasında, kimbilir nice Mesihler ne hâle getirildi!

Sıhhatli bir haberden öğrendiğimize göre, her Nebî'nin vazifesini kendinden sonra havarileri yapacağına ondan sonra ise, bir kısım mirasyediler her şeyi alt-üst edeceğine dair bir Peygamber (asm) sözü var ki, çok önemlidir. Evet, buna binaen, bugün batıl din olarak gördüğümüz nice dinler vardır ki, temiz bir asıldan, vahiy kaynağından geldiği hâlde, müntesiplerini cehâleti ve düşmanlarının insafsızlığıyla, bugün hemen bütün esaslarıyla hurâfe yığını durumuna gelmişlerdir. Öyle ise, günümüze kadar mevcudiyetini sürdüren bâtıl görünümlü dinlerin, pek çoğunun sağlam bir aslı olması ihtimâli, oldukça kuvvetli ve her devrin, bir peygamberin adını alması da gayet makûldür.

Peygamber olmayana peygamber demek, Nebî'nin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ancak, arz edilen Hristiyanlık misâliyle, Budizm'in menşeine kuşkulu bakmamak, Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek de insanın elinden gelmiyor. Hattâ Konfüçyüs'ü, onun o tıkanık felsefesinin ötesinde aramak; Şamanizm'in te'vil götürebileceği hesabıyla hareket etmek, akıllıca bir davranış sayılır zannediyorum. Bunlar çıkışlarında ister bir zülâl, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hâdiselerin onları bazen aşındırıp, bazen de yeni ilâvelerle başkalaştırması, o kadar çok vukû' bulmuştur ki, muhâl-farz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, getirdikleri dini tanıyamayacaklardı. Dünyada, daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok din vardır ve bunların büyük bir kısmının temelindeki safveti kabul etmek de, zarûrîdir.

Bir kere Kur'ân:

"... İçinde peygamber olmayan hiç bir millet yoktur."(Fâtır, 35/24)

diyerek, âlemşümûl bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihânın her tarafında zuhûr etmiş olan ve bir beyâna göre sayıları 124.000'e bâliğ bulunan Nebîlerden ancak yirmi sekiz tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair her hangi bir ma'lûmata sahip bulunmamaktayız. Esâsen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye bir şey de yoktur. Kur'ân:

"Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık..." (Gâfir, 40/78)

diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir. Şu kadar var ki, bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi, bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır.

Ezcümle, hepsinde "çok"dan "tek"e doğru gidiş; tahammül-fersâ musibetler karşısında her şeyi bir tarafa bırakarak, bir yüce dergâha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış; fizik ötesi hâdiselerle münâsebete geçişte, müşterek tavır ve davranış; hep menbâ ve muâllim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adalarındaki yerlilerden, Mayalara kadar; Kızılderililerden Yamyamlara kadar, âyin ve dinî ilâhilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir... Prof.Dr. Mahmud Mustafa'nın, çok vahşi iki kabîle hakkındaki mütalâaları bu hususu te'yid etmektedir.

Doktor'un ifâdesine göre Mavmavlar Mucay isminde bir ilâha inanırlar. Bu ilâh, Zât'ında ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğurulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır. Neyamneyam Kabilesi için de, Mavmavların kanaatına benzer şeyler nakletmektedir: Onlar da her şeye sözü geçen, ormandaki her şeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilâh vardır ki, işte O Ma'bud-u Mutlak'dır, diye düşünmektedirler.

Görülüyor ki, bunlardaki ilâh telâkkisi ile Kur'ân'daki Zât-ı Ulûhiyet düşüncesi arasında, hemen hemen fark yok gibidir. Hattâ, Mavmavlar, "Aynı İhlâs Sûresi'nin muhtevasını söylüyorlar" desek yerinde olur. Medeniyetden bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin te'sir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek:

"Her milletin bir Resûlü vardır ve Resûlleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez." (Yunus, 10/47)

beyânı, ilâhî ve âlem-şümûl bir hakikattir ve hiçbir kıt'a bu hakikatin şümûl sahası haricinde değildir.

Dr. Mahmud Mustafa'nın naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerkük'lü Matematik Profesörü Dr. Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika'da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen Doktor, kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu:

"Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah'ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatda cereyan eden her şeyin onun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı. Ve daha, bir sürü selbî ve vücûdî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle te'lif etmek katiyyen mümkün değildi..."

Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücrâ yerlerinde, bu akîde ve telâkki birliği ancak kâinatın sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izâh edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhîd akîdesini, vahşet içinde yüzen Mavmavlara, Neyamneyamlara veya Mayalara vermek asla mümkün değildir.

Demek, arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmeti Sonsuz, beşer nev'ini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara, onlar vasıtasıyla nurlar serpmiş ve cihanları aydınlatmış...

Şimdi de, peygamberleri görmemiş kimselere, azab edilip edilmeyeceği hususunu inceleyelim.

Evvelâ, birinci bölümde gördük ki; zemin, hiçbir zaman nur-u nübüvvetten mahrum kalmamış, ara sıra muvakkat bir kuraklık hissedilmiş ise de, hemen arkadan sağanak sağanak rahmet boşalmış. Binâenaleyh, her ferd az-çok, bu rahmeti görmüş, duymuş, tadmış ve doymuştur. Ne var ki, tahrîfin süratli olduğu yerlerde fetret de o kadar çabuk bastırmış ve o mıntıkayı karanlığa boğmuştur. Her karanlığı bir aydınlık ve her aydınlığı bir karanlık tâkib edip dururken, kendi irâdelerinin dışında karanlıkta kalanlara da Hak rahmet müjdesini vermiştir:

"Biz peygamber göndermedikten sonra azab edicilerden değiliz."(İsrâ, 17/15).

Demek evvelâ uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azab veya rahmet...

Vâkıa mezheb imamları, teferruatta biraz farklı düşünürler. Meselâ, İmam Maturidî ve taraftarı, kâinatda, herbiri bir kitab binlerce delil varken Allah'ı bilmeyen ma'zur olamaz derler.

Eş'ariler ise: "Biz peygamber göndermeden azab edecek değiliz... " meâl-i âlîsiyle ifâde edilen âyete dayanarak, azaba müstehak olmanın, tebliği müteâkib olacağı hususunu esas alırlar.

İki imamın nokta-i nazarlarını te'lif edenler de vardır: Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehli necâtdır. Zîrâ, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkib ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşad edilir, ondan sonra davranışlarına göre cezâ veya mükâfat verilir. Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah'a karşı ilân-ı harb ediyorsa, o. dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhâdının cezâsını görecektir.

Netice olarak diyebiliriz ki:

Allah'ın peygamber göndermediği boş bir kıt'a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir Nebî'nin estirdiği meltemden nasîbini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre "fetret devri" denmiş ve o devrin insanlarının azabdan bağışlanacağı ifâde edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkârı ulûhiyete sapılmasın.

Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan (Allah) bilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun