Peygamberimizin "Hüzün Peygamberi" olduğuna dair bir hadis var mı?

Peygamberimizin "Hüzün Peygamberi" olduğuna dair bir hadis var mı?
Tarih: 17.03.2021 - 10:24 | Güncelleme:

Soru Detayı

- İnternette çokça gezen bir hadis var. “Ben hüzünlerin peygamberiyim ve hüzün benim ayrılmaz arkadaşımdır!” diye bir cümle geziyor.
- Sitenizde hüzün ile alakalı yazılar arasında bu malumata rastlamadım. Böyle bir hadis var mıdır? Varsa kaynağı ve sıhhati nedir?
- Ayet ve hadislerde hüzün kelimesi geçer mi?
- Hüzünlenmemiz gerekir mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Senetsiz ve kaynaksız bir tarzda internette gezen ifadelerden başka, kaynaklarda böyle bir bilgiye rastlayamadık.

Ancak bir rivayette Hz. Peygamber (asm) Efendimizin şemailini ve diğer hallerini zikreden Ebu Hale’den nakledilen bir rivayete göre “Peygamberimiz (asm) 'mütevasilu’l-ahzan’ (sürekli hüzünlü idi)' şeklinde bir ifade vardır. Taberani (el-Kebir, 414) ve İbni Ebi Hatim’in rivayet ettiği uzun bir hadiste bu da geçiyor. Fakat, bu hadisin ravileri arasında adı bilinmeyen / tanınmayan meçhul kimselerin de bulunduğu bildirilerek zayıf olduğuna hükmedilmiştir. (bk. Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h.no: 14026)

Hüzün Nedir?

Hüzün, insanın maddî veya manevî kayıp ve eksiklerinden duyduğu üzüntüdür. Sürur ve ferah kelimelerinin karşıtı olarak gösterilir. (Lisânü’l-Arab, “ḥzn” md.; et-Tarîfat, “el-hüzn” md.)

Hz. Hatice ile Ebu Talib’in ölümleri Hz. Peygamber efendimizi derinden üzdüğü için bu ölümlerin vuku bulduğu yıla İslam tarihinde “senetü’l-hüzn” denilmiştir.

Kuran'da Hüzün

Kur'an-ı Kerîm’de geçen hüzün ve türevlerinin çoğunda;

- Müminlerin ahirette üzüntüsüz bir hayat yaşayacakları haber verilmekte (meselâ bk. Bakara 2/38; Enam 6/48; Yunus 10/62)

- Resul-i Ekrem’e (asm) ve müminlere hitaben, inkârcıların kendilerine karşı haksız söz ve davranışlarından veya maruz kaldıkları çeşitli sıkıntılardan dolayı üzülmemeleri, metin olmaları tavsiye edilmektedir. (Mesela bk. Âl-i İmran 3/139, 153; Hicr 15/88; Ankebût 29/33)

Yusuf suresinin 84 ve 86. ayetlerinde, Hz. Yusuf’un başına gelenler sebebiyle babası Hz. Yakub’un çektiği şiddetli acı ve üzüntü, hüzün kelimesiyle ifade edilmektedir.

Hadislerde Hüzün

Hüzün ve türevleri hadislerde de değişik konumlarda kullanılmıştır. Bu hadislerin bazılarında;

- Ölüm gibi acılı olaylar karşısında hüzünlenmenin normal olduğu (Buhari, Cenaiz, 44; Ebu Davud, Cenaiz, 24),
- Kur'an’ın hüzünlü bir ortamda indiği (İbn Mace, İkametü’s-salat, 176),
- İnsanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlarına kefaret olacağı (Müsned, VI, 157),
- Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı (Buhari, Cenaiz, 45; Müslim, Cenaiz, 12),
- Hz. Peygamber’in acı ve hüzün veren sıkıntılara uğramaktan Allah’a sığındığı (Buhari, Cihad 74, Ebu Davud, Vitir, 32),
ifade edilir.

Hüznün Çeşitleri

İslam düşünce tarihinde hüzün konusunda iki farklı yaklaşımın ortaya konduğu görülür.

Bunlardan ilkinde hüzün, daha ziyade insanın dünyevî kayıplardan duyduğu ve kurtulmak zorunda olduğu olumsuz bir duygu, hatta tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık olarak ele alınırken, ikincisinde daha çok ahiret kaygısı veya hayırlı bir işi başaramamaktan duyulan üzüntü için kullanılır ve olumlu bir durum kabul edilir.

Kaynaklarda hüzün psikolojik acıların bir çeşidi olarak görülür ve insanın değişik ıslah yollarıyla bedenî acılardan kurtulmaya çalıştığı gibi üzüntüyü de belli tedbirlerle gidermesi istenir. Bunlar ahlaki tedbirlerdir, dolayısıyla nefsin hüzünden kurtarılması da ahlaki tedavi ile mümkün olur.

Bu tedavinin yolları üzüntü veren eylemlerden kaçınmak, musibetleri tabii karşılamak, bu dünyada musibete uğramanın kaçınılmaz olduğunu, hiç musibete uğramamak şeklindeki bir isteğin tabiatla çeliştiğini düşünmek, el altında bulunan imkanların asıl sahibinin Allah olduğunu ve O’nun emanetini dilediği yolla bir kimseden alarak bir başkasına verebileceğini akıldan çıkarmamaktır.

İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir.

Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur.

Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile fark etmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların akıbeti budur.

İslam düşünürleri, üzüntü ve kaygının başlıca sebepleri arasında yer alan ölüm korkusu üzerinde de durmuş ve bu korkunun yersizliğini gerekçeleriyle anlatmışlardır.

Buna göre sanıldığının aksine ölüm kötü değildir; ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Çünkü insan “akıllı ve ölümlü bir canlı” diye tanımlanır. Ölüm mutlak bir yok oluş değil, gerçek, sürekli, özgür ve daha yüksek bir hayata geçiştir.

Şu halde insanın ölümden korkmasının temelinde akıl yoksunluğu, kontrolsüz şehvet ve öfke duygularından kaynaklanan tutkular yatmaktadır.

Hasan-ı Basri’ye göre ahiretin ebedîliğine karşılık dünya hayatının sonlu ve sınırlı oluşu, bunun farkında olan ve ölümü en tesirli vaaz olarak algılayan müminde kaçınılmaz olarak bir hüzün hali doğurur; bu hal kişiyi bir sorumluluk ve kendini yargılama (muhasebe) bilincine, kısa dünya hayatının her anını değerlendirme iradesine yöneltir.

Buna göre, hüzün patolojik bir arıza olmayıp mümini muhasebe, tövbe gibi ahlaki makamlardan geçirerek salih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir (Ebu Nuaym, Hilye, 2/132-133).

Hasan-ı Basri’nin yüksek dini duyarlığı, geniş bilgi ve kültürü, siyasî ve sosyal etkinliği gibi seçkin özellikleri sayesinde korku ve hüzne dayalı tasavvufî anlayış Basra’yı aşarak Horasan’dan Mısır’a kadar İslam dünyasının pek çok merkezine yayılmışsa da özellikle Rabia el-Adeviyye’nin önderliğinde gelişen yine Basra merkezli diğer bir tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık veren anlayışın hakim olduğu görülür.

Demek ki, dini bir olumsuzluktan veya Müslümanların başına bir sıkıntı gelmesinden dolayı üzülen bir kimsenin güzeldir, bunun mükafatını alır.

Buna karşılık insanın iyilik iradesini zayıflatan ve Allah’ın buyruklarını ihmal etmesine yol açan üzüntüler ise elbette kötüdür ve günaha neden olabilir.

Şu halde, elemli ve hüzünlü zamanlarımızda Peygamber Efendimizi (asm) örnek almalıyız.

Hz. Peygamber (asm) bir insan olarak, bir baba olarak bir dost, bir eş olarak duyduğu üzüntüler ile bir ümmet önderi, bir hidayet elçisi, bir mürşit ve muallim, bir ıslahçı ve bir devlet reisi olarak yaşadığı hüzün halleri biri birinden farklı düzey ve boyutta olmuştur. O hüznünü Rabbine açar Ondan medet umardı. Nitekim Taif dönüşünde şöyle nidada bulunmuştu:

“Allah’ım, güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında horlandığımı ancak sana arz ve şikayet ederim. Allah’ım, aldırmam çektiklerime, yeter ki uğradığım senin gazabın olmasın. Fakat bana bunları göstermeyecek kadar engindir senin affın ve merhametin.” (İbn Hişam, Siret,11,61-62)

İnsanlığın İslam hidayetinden mahrum kalması ihtimalini kendisine dert, onların hüznünü yaşamayı zevk edinmiş ve bu doğrultuda ısrarla tebliğ gayretlerini sürdürmüş bir peygamberin ümmeti olarak günümüz Müslümanları, başkalarının elemini duyamıyorlarsa bile kendi kusurlarının hüznünü yaşamak ve kendi kendilerini onarmak çabasına girmek göreviyle sorumludurlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun