"Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin.." (Taha, 20/44) , ".. hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et.." (Nahl, 16/125) ayetlerinden maksat, "yumuşak dil" mi, yoksa "yumuşak söz" müdür?

Tarih: 06.10.2012 - 09:43 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bu âyetler İslâm tebliğinin esas metodunu bize bildirmektedir. Gayri müslimlere yapılan tebliğ faaliyetlerini doğru bulmayan bazı kesimler Taha suresi 44. ayette Hz. Musa'ya yumuşak bir sözle Firavun'a gitmediği söyleniyor. "La ilahe illallah, cümlesinin neresi yumuşak?.." deniyor.

- Yani Firavun'a yapılan davettin içeriği Firavun'a göre serttir, çünkü kendini tanrı olarak gören Firavun'a bu sözler yumuşak değil sert gelirmiş.

- O yüzden bugün hoşgörü adı altında gayri müslimlerle kurulan ilişkilerde kavli leyn düsturu yanlış anlaşıldığı için yanlış uygulanmaktadır, tavizler verilmektedir deniyor.

- Bu iddaya ne diyebiliriz ve ayetteki ifadenin aslı "yumuşak dil mi" yoksa "yumuşak söz müdür" açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Ona kavl-i leyyinle = Yumuşak bir sözle (tatlı, yumuşak bir tarzda) hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.”

mealindeki ayette Hz. Musa’ya açıkça yumuşak bir sözle konuşması emredilmiştir.

Bize göre, yumuşak dil ile yumuşak söz aynı gibidir. Meğerki yumuşak dilden yumuşak ses tonu kastedilmiş olsun. Zira dilin sert veya yumuşaklığı telaffuz ettiği sözlerin konumuyla doğru orantılıdır. Ancak, yumuşaklık kavramı, hakikatleri anlatmamak manasına gelmez. Fakat her doğruyu her yerde söylememek anlamına gelir.

Ayrıca, ayette yer alan “Kavl-i leyyin = yumuşak söz” ifadesi, içinde  güzel bir sunum barındıran, arzu edilen konuya teşvik eden, söylenenlerin  doğruluğunu gösteren unsurlar ihtiva eden, hak ile batılı açıkça ortaya koyan ve bununla beraber muhatabın damarına dokunduracak hiçbir unsur barındırmayan söz demektir. (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

Hz. Musa (as)’nın buna aykırı davranması düşünülemez. O halde, Hz. Musa (as)’nın Firavun ile konuşmasında kullandığı bütün sözlerinin ve tavırlarının yumuşak olduğunu kabul etmek gerekir.

Üstelik yumuşak söz söylemelerini emreden Allah, bizzat o sözlerin ne olduğunu da bildiriyor:

“Haydi varın da şöyle deyin ona: 'Rabbin tarafından gönderilen elçileriz biz sana! İsrailoğullarını bizimle gönder ve işkence etme onlara! Rabbinden bir belge ile geldik biz sana. Kurtuluş hastır, bu doğru yolu tutanlara!  İnan ki bize: “Dini yalan sayıp ondan yüz çeviren, mutlaka azaba uğrayacaktır!” ' diye vahyedildi.” (Tâhâ, 20/47-48)

Görüldüğü üzere, burada çok yumuşak ve makul öneriler ve ikna edici bilgiler sunuluyor.

Son cümledeki uyarıyı da sert bir ifade tarzı olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü o ifade doğrudan Firavun’u hedef almaktan ziyade, genel olarak iman etmeyenlere uyarı yapmaya yönelik bir prensibe vurgu yapılmıştır.

Sert sözden maksat karşı tarafın damarına  dokunduracak bir tavır sergilemektir. Bu tavır sözlü de olabilir, davranış biçimiyle de olabilir. Ayette sert sözden kaçınmalarının emredilmesi, zımnen  fiili sertliği ifade eden kaba davranış biçimini de içermektedir. Bu sebeple, çok yumuşak bir sözü pek kaba bir tavırla ortaya koymak sert sayıldığı gibi, pek yumuşak bir tavır ve ses tonuyla kaba bir söz söylemek de sert sayılır. Bunların tersi ise yumuşaklıktır.

Kur’an’ı yorumlarken, kesin delillerle veya kesin realiteler olarak kabul gören bilgi ve görgüleri göz önünde bulundurmak gerekir. Bediüzzaman Hazretlerinin “Zaman büyük bir müfessirdir, kaydını gösterse itiraz edilmez.” şeklindeki ifadesi, sertlik ve yumuşaklık kriterleri için de geçerlidir.

Bu gün insanların genel olarak içlerinde taşıdıkları nefislerinin küçük bir firavuncuk olduğuna şüphe yoktur. Aynı hakikati güzel, saygılı, sevecen, tatlı, yumuşak bir üslupla anlatmak varken, tersini benimsemenin hiç bir manası yoktur.

Özellikle bu asırda insanlar genellikle tahsilli, mekteplidir. Bediüzzaman hazretlerine göre, Kur’an’daki “ehl-i kitap” kavramı, “ehl-i mektep”i de ihtiva eder.

Bu açıdan bakıldığı zaman,

“Zulmedenleri hariç, Ehl-i kitab ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen kitaba hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlahımız da sizin İlahınız da bir ve aynı İlahtır ve biz O’na gönülden teslim olduk.' (Ankebut, 29/46)

mealindeki ayette yer alan ilahî emir bütün medeni, tahsilli insanlar için söz konusudur.

Evet, Üstad'ın dediği gibi,

“Medenilere galebe çalmak ikna i​ledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” 

İkna üslubu ise, ilmi ve yumuşaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun